Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

6 Ocak 2026 Salı

Aynadaki Dev: Bir İbretlik Hikâye


İnsan için çiğ süt emmiş derler ki, böylesi nankörlüğün ve kibrinin körlüğü ile"cüceyken kendini dev sanma" gafleti içinde yozlaşma numunesi gibidir...

Bir zamanlar, büyük bir şehrin en işlek çarşısında kendi halinde, kimsenin yüzüne bakmadığı, çıraklık bile yapamayacak kadar mahcup ve imkansızlıklar içinde bir genç vardı. Adı Selim’di. Selim’in elinden o günlerin tanınmış ustalarından olan Hikmet Efendi tuttu. Ona tezgâhını açtı, sanatının inceliklerini öğretti, hatta rızkına ortak etti. Hikmet Efendi’nin tek derdi; bir yeteneği ziyan etmemek, bir "insan" yetiştirmekti.

Güç Zehirlenmesi ve Kibir

Zaman geçtikçe Selim işi öğrendi. Eli kalem tutmaya, cebi para görmeye başlayınca içindeki o sessiz mahcubiyet yerini gürültülü bir kibre bıraktı. Ustasına "Sen artık yaşlandın, devir değişti" demeye başladı. Kendine sunulan her imkanı, ustasının lütfu değil, kendi üstün zekasının bir sonucu sanıyordu... cüceyken dev sanmaya başlamıştı kendini.

Bir sabah, ustasına haber bile vermeden, onun müşterilerini de arkasından sürükleyerek karşı sokağa görkemli bir dükkan açtı. Artık o eski Selim değil, "Büyük Usta Selim"di. Övgüler, sahte dostlar ve parıltılı hayat başını döndürdü. Geçmişini, o eski yamalı hırkasını ve ustasının şefkatini çoktan unutmuştu. Kendini fasulyeden nimet saymanın zirvesindeydi.

Kaderin Sessiz Şamarı

Birkaç yıl böyle geçti. Selim, daha çok kazanmak için hırsına yenik düştü; malzemeden çaldı, insanları kandırdı, kendine akıl verenleri tersledi. "Ben neymişim be!" diyerek aynalara gülüyordu. Ancak kaderin, insanın aklıyla ve varıyla övünmesini bitirecek bir gaybı vardı.

Önce dükkanında büyük bir yangın çıktı. Sigorta yaptırmayı "bana bir şey olmaz" diyerek reddettiği için her şeyini kaybetti. Ardından, o dalkavuk dostları birer birer yanından uzaklaştı. Bir zamanlar gökyüzünde kanat çırptığını sanan o mağrur adam, şimdi kanadı kırık bir kuş gibi dımdızlak ortada kalmıştı.

Mazinin Aynası

Bir akşamüstü, aç ve bitkin bir halde eski mahallesinden geçerken, Hikmet Efendi’nin dükkanının önünde durdu. Ustası hâlâ aynı mütevazı tezgâhında, aynı huzurla çalışıyordu. Hikmet Efendi, Selim’i görünce ne bir sitem etti ne de bir kahkaha attı. Sadece gözlerinin içine baktı ve şöyle dedi:

"Evlat, vermeyi bilen almayı da bilir. Biz sana imkan verdik, sen kibir evi kurdun. Unutma; insan 'ne oldum' değil, 'ne olacağım' demeli. Şimdi o yıktığın maziye bak da, gerçekte ne kadar küçük olduğunu hatırla."

Selim, başını öne eğdi. Attığı her adımın, kazandığı her kuruşun kendi eseri olduğunu sanırken; asıl sermayesi olan "insanlığı" ve "vefayı" tükettiğini çok geç de olsa anlamıştı.