Güneşin kavurduğu bozkırın ortasında, kerpiçten yapılma küçük bir atölye vardı. Bu atölyede, ömrünü toprağa şekil vermeye adamış Ârif Usta yaşardı. Atölyesinin kapısı her daim açıktı, ancak içeri girenler genellikle gösterişli vazolar, süslü porselenler arayanlardı.
Bir gün, şehirden gelen mağrur bir genç girdi içeri. Üzerindeki ipek kaftanı, parmağındaki yakut yüzüğüyle etrafı süzdü. Köşede duran, henüz fırınlanmış ama boyanmamış sade bir testiyi işaret ederek:
— "Usta," dedi kibirle. "Benim sarayımda pırlanta işlemeli sürahiler, altın varaklı kadehler var. Bu çamur parçasını neden evimde bulundurayım ki? Aslı toprak, sonu toprak..."
Ârif Usta, elindeki çamuru usulca tamburun üzerinde döndürürken başını kaldırdı. Gencin gözlerinin içine bakıp tebessüm etti:
— "Doğru dersin evlat. Hepsinin aslı topraktır. Lakin bir bak bakalım; porselenin üzerindeki o parlak sırrı kazısan altından ne çıkar? Altın kadeh yere düşse eğrilir, pırlanta kırılsa keser. Ama bu testi, içindeki suyu soğuk tutar, sızdırır ama nefes alır. Çünkü o, fırına girmeden önce suyla yoğruldu, ateşte pişti ve artık 'taşıyıcı' oldu."
Genç, ustayı pek anlamamış gibi omuz silkti. Usta devam etti:
— "Sana bir sır vereyim. İnsan da bu testi gibidir. İçindeki ruh, o tertemiz 'ab-ı hayat' gibidir. Eğer testinin ağzını açık bırakırsan içine toz kaçar, su bulanır. Eğer içindeki suyu kirletirsen, testi dışına kiri sızdırır. Testi ne kadar süslü olursa olsun, içindeki su acıysa kimse ondan şifa bulamaz."
Usta, tezgâhından bir parça çamur alıp gence uzattı:
— "Gel, şu önlüğü giy de bu çamura bir dokun. Kendi aslını, avucunda hisset. Bak bakalım, o parmağındaki yakut mu daha kıymetli, yoksa hayatı taşıyan bu sadık toprak mı?"
Genç adam, önce çekindi ama sonra merakla önlüğü giyip tezgâhın başına oturdu. Ellerini ıslatıp çamura dokunduğu an, kalbinde garip bir sızı hissetti. Çamur, avuçlarının arasından kayıp giderken usta fısıldadı:
— "Darb-ı meseldir evlat; su testisi su yolunda kırılır. Sen hangi yolu yürüyorsan, o yolun testisisin. Eğer yolun hakikatse, kırıldığında bile toprağın suya karışır, aslına rücu edersin. Ama yolun gafletse, kırıldığında geriye sadece bir yığın çöp kalır."
Güneş batarken genç adam atölyeden ayrıldı. Elinde pahalı bir süs eşyası yoktu; sadece kendi elleriyle şekil verdiği, henüz kurumamış sade bir toprak testi vardı. O günden sonra sarayındaki altın kadehlere her baktığında, o mütevazı testiyi ve ustanın şu sözünü hatırladı:
"Kazı üzerindeki tüm yaldızları, geriye kalan sadece topraktır; mühim olan içinde ne taşıdığındır."
.jpg)