"Masamdaki 'Dekan' yazılı isimliğe bakarken, bu unvanın aslında bir 'yangın söndürme tüpü' ile eşdeğer olduğunu anlamam sadece iki haftamı almıştı. Odama giren her hoca bir devrim yapma peşindeydi, her öğrenci ise sistemin kurbanı... Oysa ben sadece fakültenin kaloriferlerinin yanmasını ve kimsenin birbirine kağıt fırlatmamasını sağlamaya çalışıyordum."
Fen Fakültesi demek; laboratuvarda bozulan pahalı bir cihaz için dökülen terler, "en temel bilim biziz" diyen Fizikçiler ile "hayat biziz" diyen Biyologlar arasındaki tatlı sert rekabet ve her şeyi matematiksel bir mantığa oturtmaya çalışan ama hayatın kaosuna çarpan bir dekan demek.
Fen Fakültesi Dekanının Not Defterinden:
"Bütçe mi, Simya mı?"
Yeni alınan bir elektron mikroskobunun gümrükte takılması ve dekanın, cihazı kurtarmak için bürokrasiyle verdiği mücadele. Bilimsel bir devrim yapmaya çalışırken kendini Ankara yollarında evrak kovalarken bulması.
"Elementlerin Savaşı":
Fakülte kurulunda Kimya bölümü ile Matematik bölümü arasındaki o meşhur "ek ders saati" kavgası. Deney tüplerinin gürültüsüyle, tebeşir tozunun sessiz otoritesi karşı karşıya.
"Kayıp Numuneler Vakası":
Biyoloji bölümünün dondurucusunda saklanan ve on yıllık bir araştırmanın ürünü olan numunelerin, bir elektrik kesintisi yüzünden erime tehlikesi geçirmesi. Dekanın gece yarısı pijama üzerine giydiği pardösüyle fakülteye koşup jeneratör başında nöbet tutması.
★
"Fen Fakültesi’nin o her daim dezenfektan ve tebeşir tozu kokan koridorlarında yürürken şunu fark ettim: Doğanın kanunlarını anlamak, insanlarınkini anlamaktan çok daha kolaydı. Entropi yasasına göre evren düzensizliğe giderdi; ama bizim dekanlık binasındaki düzensizlik, termodinamiğin bile açıklayamayacağı kadar hızlı gerçekleşiyordu. Masamda bir yanda kuantum fiziği üzerine yazılmış bir makale, diğer yanda ise bozulan asansörün tamiri için yazılmış bir dilekçe duruyordu. Bilim, bazen o asansörün katlar arasında kalması kadar acımasız olabiliyordu."
Bilge ve tecrübeli bir dekan Prof. Dr. Hikmet Bilgin, artık emekliliğine aylar kalmış, olaylara "bu da geçer" sükunetiyle bakan, odasındaki her objenin (eski bir periyodik tablo, çatlak bir deney tüpü, sararmış bir logaritma cetveli, bir büyüteç) bir hikayesi olan bir adam.
Entropi ve Emeklilik:
Fakültenin taş binasındaki odamda otururken, pencereden bahçedeki asırlık çınar ağacına bakıyordum. Genç asistanlar koridorda telaşla koşturuyor, sınav sonuçları için birbirini yiyen öğrenciler dekanlık kapısının önünde birikiyordu. Ben ise sadece bardağımdaki çayın soğuma hızını izliyordum. Newton’un soğuma yasası şaşmazdı ama insanların öfkesi hangi formüle sığardı, otuz yılda henüz çözememiştim.
Masamın üzerinde iki önemli dosya vardı: Biri, fizik laboratuvarına alınacak olan parçacık hızlandırıcı simülatörünün ödeneği; diğeri ise kantinde "neden tostlar bu kadar pahalı" diye eylem yapan bir grup öğrencinin disiplin tutanağı. Bilim ve hayat... Biri evrenin sırlarını çözmeye çalışıyordu, diğeri ise mide gurultusunu.
Bilgeliğin İlk Kuralı: Dinlemek
O sırada kapım hafifçe vuruldu. İçeriye, gözleri fal taşı gibi açılmış, elleri titreyen genç bir araştırma görevlisi girdi. Bir deneyin ters gittiğini, laboratuvarı dumanların sardığını anlatıyordu. Sakince gözlüğümü burnumun ucuna indirdim:
"Evladım," dedim, "Eğer bir laboratuvarda duman çıkıyorsa iki ihtimal vardır: Ya yeni bir şey keşfediyorsunuzdur ya da bir şeyi yanlış bağlamışsınızdır. Eğer ilkiyse tadını çıkar, ikincisiyse vanayı kapat ve çay içmeye gel. Hangisi?"
Genç adam duraksadı. O an anladı ki, dünya batmıyordu. Sadece bir devre yanmıştı.
Dekanın Not Defterinden: "Kürsü ve Vicdan"
Yıllar içinde öğrendiğim en büyük bilimsel gerçek şuydu: Molekülleri bir arada tutan çekim kuvveti neyse, bir fakülteyi bir arada tutan şey de adalettir. Eğer bir asistanın hakkını bir profesöre yedirirseniz, o fakültenin kimyası bozulur. Reaksiyon bir kez tersine döndü mü, bir daha hiçbir katalizör o huzuru geri getiremez.
Emekliliğe yaklaşırken geriye dönüp baktığımda; yazdığım makalelerden çok, haksızlığa uğradığı için odama ağlayarak girip, gülümseyerek çıkan o gençlerin gözlerindeki ışığı hatırlıyorum. Bilim dediğin sadece laboratuvarda değil, o vicdan terazisinde yapılır.
★
Bir entomolog (böcek bilimci) olması, Hikmet Hoca’nın karakterine müthiş bir metaforik derinlik katıyor. Onun gözünde profesörler birer yusufçuk, hırslı asistanlar ise durmadan çalışan işçi karıncalardır. Karmaşayı çözmek için büyüteci nereye tutacağını da çok iyi bilir.
★
İki dev egonun çatıştığı bir "akademik kriz"e Hikmet Hoca bir böcek sabrıyla müdahale ediyor.
Kovanın Huzuru
Fizik bölümünden Profesör Selçuk ile Kimya bölümünden Profesör Mualla’nın sesleri, dekanlık koridorunu bir ağustos böceği korosu gibi inletiyordu. Konu; ortak kullanılan "İleri Araştırmalar Laboratuvarı"ndaki yer paylaşımıydı. Aslında mesele metrekareler değil, hangi ismin kapının daha üstünde yazılacağıydı.
İçeri girdiklerinde Selçuk Bey atom altı parçacıklardan bahsediyor, Mualla Hanım ise polimer zincirlerinin önemini haykırıyordu. Masamda oturdum, önümdeki mikroskobun lamında duran mantis (peygamber devesi) örneğine bakarak onları dinledim.
Nihayet nefes almak için durduklarında, başımı kaldırmadan konuştum:
"Biliyor musunuz Selçuk Bey, Mualla Hanım... Mantis religiosa, yani şu önümde duran peygamber devesi, doğanın en büyük stratejistidir. Hareketsiz durur, sabreder ve sadece doğru anı bekler. Ama bazen kendi türünü yemeye kalktığında, ekosistemdeki dengesini kaybeder."
Oda bir anda buz kesti. İkisi de ne alakası olduğunu anlamaya çalışırken büyüteci masaya bıraktım.
Büyüteç Altındaki Egomuz
"Siz şimdi birbirinizin yaşam alanına müdahale eden iki baskın tür gibi davranıyorsunuz," dedim sakince. "Laboratuvardaki o üç metrelik tezgah için verdiğiniz savaş, doğadaki bir karınca kolonisinin yemek kırıntısı için verdiği savaştan farksız görünüyor dışarıdan. Ama unutmayın, karıncalar iş birliği yapmazsa kışın hepsi aç kalır."
Mualla Hanım savunmaya geçecek oldu: "Ama Hikmet Bey, bizim polimer cihazının hassasiyeti..."
Elimi hafifçe kaldırdım, parmağımda hayali bir kelebeği incitmekten korkar gibi nazik bir jestle susturdum onu.
"Bilim, bir hiyerarşi değil, bir simbiyotik yaşamdır. Fizik olmazsa kimya eksik kalır, biyoloji ise sadece bir gözlemden ibaret olur. Şimdi, o laboratuvarın kapısına ne Selçuk Bey’in ne de Mualla Hanım’ın ismini yazacağız. Kapıda sadece 'Merak Edenler İçeride' yazacak. Laboratuvarı da kullanım saatlerine göre değil, projelerin birbirini besleme sırasına göre bölüştürdüm. İşte taslak."
Sonuç; Ekosistem Dengeleniyor
İkisi de hazırladığım, titizlikle çizilmiş (tıpkı bir böceğin anatomik şeması gibi detaylı) kullanım planına baktılar. İtiraz edecek bir boşluk bulamadılar. Çünkü bilge bir entomolog, hangi böceğin hangi delikte, hangi saatte avlandığını bildiği gibi, hangi profesörün hangi saatte en verimli çalıştığını da analiz etmişti.
Onlar odadan çıkarken Selçuk Bey’in Mualla Hanım’a, "Aslında o polimer yapısı kuantum fiziğiyle de açıklanabilir..." dediğini duydum.
Gülümsedim. Kovanın huzuru geri gelmişti.
★
Hikmet Hoca’nın dünyasında hiçbir olay birbirinden kopuk değildir; bir böceğin kanat çırpışı, bir öğrencinin geleceğini fırtınaya da dönüştürebilir, süt liman bir denize de.
Metamorfoz ve Mukavemet
O sabah fakülteye girdiğimde bahçede iş makinelerinin homurtusu vardı. Rektörlük, yıllardır beklenen o devasa beton kütüphane ek binası için temeli kazmaya başlamıştı. Ancak unuttukları bir şey vardı: O kazılacak alan, benim otuz yıldır gözlemlediğim, endemik bir kınkanatlı türünün dünyadaki son sığınaklarından biriydi.
Tam o sırada odamın kapısı çalındı. İçeriye, üstü başı dağınık, göz altları morarmış öğrencimiz Kerem girdi. Botanik ve zooloji derslerinden üst üste kalmış, akademik atılmanın eşiğine gelmişti.
"Hocam," dedi sesi titreyerek. "Ben yapamıyorum. Bu formüller, bu Latince isimler... Ben bir başarısızlıktan ibaretim. Okulu bırakmaya karar verdim."
Tırtılın En Karanlık Günü
Ona "gitme" demedim. Pencereye çağırdım. Dışarıdaki kepçeleri ve tam onların durduğu yerdeki çalı öbeklerini gösterdim.
"Bak Kerem," dedim. "Şu çalıların altında bir Lucanus cervus popülasyonu var. Geyik böceği deriz. Bir larva olarak toprak altında tam beş yıl beklerler. Beş yıl boyunca sadece çürümüş odun yer ve karanlıkta yaşarlar. Dışarıdan bakan biri için o beş yıl, büyük bir başarısızlıktır. Hiçbir şey üretmezler, uçamazlar, güzellikleri yoktur."
Kerem şaşkınlıkla dışarıya bakıyordu. Kepçe toprağa ilk darbeyi vurmak üzereydi.
"Ama o beş yılın sonunda," diye devam ettim, "bir sabah topraktan çıkarlar. O hantal larva, muazzam bir zırha ve güce sahip bir canlıya dönüşür. Sen şu an kendi toprak altı dönemindesin evladım. Sadece biraz daha fazla 'odun' yemen, yani sabretmen gerekiyor. Kendi metamorfozunu tamamlamadan pes edersen, dünyaya ne olarak çıkacağını asla bilemezsin."
Beton ve Bilim Karşı Karşıya
Kerem’in gözlerindeki o anlık parlamayı gördüğümde, dışarıdaki kepçe operatörüne doğru bir işaret fişeği gibi fırladım. Dekanlık cübbem rüzgarda uçuşurken inşaat alanına daldım.
"Durun!" diye bağırdım şantiyedeki şefe. "Burayı kazamazsınız."
Şef şaşkındı: "Hocam rektörlük emri var, kütüphane yapılacak buraya."
"Evladım," dedim, sesimdeki o bilge ama sarsılmaz tonla. "Kütüphane dediğin şey kağıttan yapılır. Kağıdı her yerde bulursun. Ama bu toprağın altındaki genetik mirası bir kez yok ederseniz, hiçbir kitap o canlıyı geri getiremez. Rektör beye söyleyin; ya projeyi on metre kaydırır ya da ben bu kepçenin önüne sandalyemi atar, emekli olana kadar entomoloji derslerimi burada, tozun toprağın içinde işlerim!"
Zaferin Rengi
O gün o inşaat durdu. Rektör Bey ile akşam içtiğimiz o uzun ve bol tartışmalı kahvenin sonunda proje revize edildi. Kerem ise, o günden sonra derslerinde bambaşka birine dönüştü. Laboratuvardan çıkmaz oldu.
Yıllar sonra bir gün, odama bir paket geldi. İçinde harika bir makale kopyası ve küçük bir not vardı. Makalenin başlığı: "Kentsel Yapılaşmanın Endemik Türler Üzerindeki Etkisi: Bir Vaka Analizi". Yazarı: Dr. Kerem Aydın.
Notta ise sadece şu yazıyordu:
"Hocam, toprağın altındaki o beş yıl bitti. Kanatlarımı açtım, uçuyorum. Teşekkür ederim."
Gözlüğümü sildim, masamdaki büyüteci Kerem’in isminin üzerinde gezdirdim. Bir dekan için en büyük bilimsel başarı, bir gencin ruhundaki o gizli metamorfozu başlatabilmektir.
Uluslararası Bir Başarı
Hikmet Hoca'nın yıllar önce keşfettiği bir böcek türünün, tıp dünyasında çığır açacak bir ilaca dönüşme hikayesini ve onun bu süreçteki mütevazılığını mı işleyelim?
Hikmet Hoca’nın odası sadece bir idari merkez değil, aynı zamanda bir "modern zaman stoası" gibiydi. Kapısı her zaman aralıktı; çünkü o, bilginin ancak bir esinti gibi odadan odaya yayılırsa taze kalacağına inanırdı.
Öğrencileriyle yaptığı o meşhur çay sohbetlerinde, konu asla sadece sınavlar veya formüller olmazdı. O, bir böceğin anatomisinden yola çıkarak hayatın en karmaşık düğümlerini çözerdi.
Yaşamın Simetrisi ve Kaos
Bir gün, derslerinde çok başarılı olmasına rağmen sosyal hayatında ve iç dünyasında sürekli huzursuz olan bir son sınıf öğrencisi olan Aslı geldi yanına. Aslı, her şeyin mükemmel, simetrik ve planlı olmasını istiyordu; olmamasından ise derin bir kaygı duyuyordu.
Hikmet Hoca, önündeki kutudan bir kelebek koleksiyonu çıkardı ve Aslı’ya bir fırça uzattı.
Hikmet Hoca: "Bak Aslı, şu kanatlara bak. Uzaktan mükemmel bir simetri görürsün, değil mi? Ama mikroskop altına koyduğunda, pulların hiçbirinin birbirinin aynısı olmadığını, birinin biraz yamuk, diğerinin hafifçe soluk olduğunu fark edersin."
Aslı: "Ama hocam, o kusurlar birleşince ortaya bu muazzam bütünlük çıkıyor."
Hikmet Hoca: "İşte hayat da böyledir evladım. Biz hepimiz o küçük pullarız. Kendi başımıza kusurlu, eksik ve bazen de anlamsızız. Ama hayata biraz uzaktan, bütünün içinden bakmayı öğrendiğinde, o kaosun aslında nasıl bir zarafet oluşturduğunu görürsün. Mükemmellik, kusurların yokluğu değil; onların bir ahenk içinde yan yana durabilmesidir."
Kabuk Değiştirme Sancısı
Bir başka gün, akademik kariyer mi yoksa özel sektör mü diye kıvranan, belirsizlikten korkan Mert’e bir yengeç kabuğu üzerinden ders verdi:
Mert: "Hocam, ya yanlış kararı verirsem? Ya seçtiğim yol beni korumazsa?"
Hikmet Hoca: "Yengeçler nasıl büyür bilir misin Mert? Kabukları serttir, onları korur ama aynı zamanda hapseder. Yengeç büyüdükçe o kabuk dar gelmeye başlar, canını yakar. İşte o an yengeç bir karar verir: Ya o dar kabuğun içinde sıkışıp ölecek ya da o sığınağı terk edip bir kayanın altına saklanacaktır. O kayanın altında, tamamen savunmasız ve çıplak bir halde yeni kabuğunun sertleşmesini bekler."
Mert: "Peki ya o sırada bir avcı gelirse?"
Hikmet Hoca: "İşte o risk, büyümenin bedelidir evladım. Eğer şu an canın yanıyorsa ve bulunduğun yere sığamıyorsan, bu senin bir 'hata' yaptığın anlamına gelmez; bu, kabuk değiştirme vaktinin geldiği anlamına gelir. Korkun savunmasız kalmaktan değil, eski kabuğunda çürümekten olsun."
Bilge Dekanın "Hayat Formülü"
Hikmet Hoca, fakülte yıllığına yazdığı veda yazısında tüm bu diyalogları şu satırlarla özetlemişti:
"Doğayı inceleyen bir adam olarak size şunu söyleyebilirim: Hiçbir çiçek açmak için acele etmez ve hiçbir fırtına sonsuza dek sürmez. Bir böcek kadar sabırlı, bir su damlası kadar uyumlu olun. Unutmayın; doğada 'atık' diye bir şey yoktur, sadece henüz yerini bulamamış değerler vardır. Siz de henüz yerinizi bulamadıysanız, bu sizin değersiz olduğunuzu değil, ekosistemin sizin için daha büyük bir planı olduğunu gösterir."
Son Perde: Odadaki Son Işık
Hikmet Hoca, emeklilik belgelerini imzalayıp masasının başına geçti. Pusulayı eline aldı; pusulası yıllardır kuzeyi hep "adalet" ve "bilim" olarak göstermişti. Yanındaki kutudan son bir iğne çıkardı ve onu boş bir kağıdın tam ortasına sapladı. Altına şu notu düştü:
"Bir entomolog olarak ömrümü böcekleri sınıflandırmakla geçirdim. Ama dekan olarak öğrendim ki; insanları sınıflandıramazsınız. Her biri, kendi kozasında apayrı bir mucize bekleyen birer bilmecedir. Benim görevim sadece o kozaların yırtılmasına izin vermemek ve vakti gelince uçmalarını izlemekti."
Paltosunu askıdan aldı, ışığı söndürdü. Koridorda yürürken ayakkabılarının sesi, o eski taş binanın hafızasına son bir imza atıyordu. Arkasında bıraktığı sadece bir fakülte binası değil; binlerce "metamorfoz" geçirmiş zihin ve vicdan sahibi insandı.
★
Hikmet hocanın bir ömür geçirdiği akademide özetle aklında kalanlar...
Bürokrasinin Cilveleri: "Sayın Rektörüm" ile başlayan bitmek bilmeyen toplantılar, kaybolan dilekçeler ve üniversite bütçesiyle mucizeler yaratma çabası.
Öğrenci Manzaraları: Disiplin kurullarında duyulan absürt savunmalar, mezuniyet törenlerindeki o gurur dolu (ve bazen hüzünlü) anlar.
Akademik Egodan Manzaralar: Profesörler arasındaki o meşhur "oda savaşları" veya yayın sıralaması kavgaları.
Fildişi Kule'nin Dışı: Üniversite ile şehir/sanayi arasındaki o garip uçurum ve dekanın bu iki dünyayı birleştirme çabası.
★
Bilge Hikmet Hoca’nın dünyası, bilimin soğuk formülleriyle insanın sıcak hikayelerinin nasıl birleşebileceğinin en güzel örneği işte...
_1769191089133.jpg)