Goethe der ki: "Göğün her yerde mavi olduğunu anlamak için dünyayı dolaşmanız gerekmez"
Goethe gerçekten de hayatı ve insan doğasını birkaç kelimeye sığdırma konusunda bir usta. Bu sözüyle aslında bize "hakikatin yanı başımızda olduğu" mesajını veriyor.İnsan genellikle mutluluğu, bilgiyi veya huzuru hep "uzaklarda", bir sonraki şehirde ya da başka bir hayatta arama eğilimindedir. Goethe ise bakış açımızı dış dünyadan iç dünyamıza çevirmemizi öneriyor.
Bu söz bize şunları hatırlatır:
Öz aynıdır...İnsan psikolojisi, temel doğrular ve doğanın kanunları mekandan bağımsızdır. Berlin'de de, İstanbul'da da gökyüzü aynı fizik kurallarıyla mavidir.
Gözlemci olun... Önemli olan ne kadar çok yer gezdiğiniz değil, baktığınız şeyi ne kadar derin görebildiğinizdir.
İçsel huzurunuz önemli...Eğer kendi içinizdeki "gökyüzünü" mavi tutmayı başaramazsanız, dünyanın en egzotik adasına da gitseniz bulutlar peşinizden gelir.
"Asıl yolculuk; yeni yerler görmek değil, yeni gözlerle bakmaktır." — Marcel Proust
Proust’un bu meşhur sözü de Goethe'nin bu düşüncesini harika bir şekilde tamamlıyor. Bazen sadece pencereden dışarı bakmak, doğru bir zihin yapısıyla tüm dünyayı anlamaya yetebilir.
İnsan her yerde aynı insan; hepsinde, hırs da var merhamet de, şeytaniyet de var rahmaniyette... aslolan insanın içindeki iyiyi doğruyu meydana çıkartmaktır değil mi?
Coğrafyalar değişse de insanın duygu haritası değişmiyor. Hepimiz aynı hamurdan karılmışız; sadece içine eklenen baharatların oranları farklılık gösteriyor.
İçimizde hem karanlığı hem de aydınlığı barındıran devasa bir spektrum var. Bu durumu bir nevi "içsel bir terazi" gibi düşünebiliriz:
İnsanın Ortak Paydası
Hiç kimse sadece melek ya da sadece şeytan değil. En gaddar görünenin içinde bir merhamet kırıntısı, en uysal görünenin içinde bir öfke potansiyeli her zaman pusuda bekler.
Aynı sancılarımız da yok mu? Kaygı, sevgi, kıskançlık veya aidiyet hissi... Bunlar biyolojik kodlarımıza kazınmış. Tokyo metrosundaki işçinin kaygısıyla, bir Anadolu köyündeki çiftçinin umudu aslında aynı frekanstan yayın yapıyor.
Seçimler ve irade belirleyici...İşte tam bu noktada "aslolan" devreye giriyor. İnsan olmak, bu karmaşanın içinden hangisini besleyeceğine karar verme sanatıdır.
"İyiyi ve Doğruyu Meydana Çıkarmak"
Bu aslında simyacıların kurşunu altına çevirme çabası gibi bir şey. Şeytaniyetin (yıkıcılığın) panzehiri, rahmaniyetin (yapıcılığın) farkındalığıyla mümkün. Eğer odak noktamızı o ortak "merhamet" zeminine kurabilirsek, diğerleri sadece birer estetik detay olarak kalır.
Goethe'nin dediği gibi "gökyüzü her yerde mavi" ise, o gökyüzünün altındaki insanın "özü" de her yerde aynıdır.
Günümüz dünyasının gürültüsünde, insanın içindeki o "rahmaniyeti" (iyiliği) ortaya çıkarmak için en çok ihtiyacı olan şey, egosunu tanıyıp kötülüğe meyleden tarafını dizginlemektir. Meselenin düğüm noktası tam da burası, ego (nefis).
Ego, doğası gereği her zaman "daha fazlasını", "en iyisini" ve "sadece kendisi için" olanı ister. Dizginlenmemiş bir ego, insanı kendi hırslarının kölesi haline getirir. Bu tarafı tanımadan ve kontrol altına almadan içsel bir "doğruya yöneliş" mümkün olmaz.
Bu süreci birkaç adımda şöyle derinleştirebiliriz:
Tanımak: Aynaya Bakmak
Ego, genellikle çok kurnazdır; kendini haklı çıkarma konusunda ustadır. Kötülüğe meyleden tarafı fark etmek, insanın kendi kusurlarıyla yüzleşme cesaretini gerektirir. "Ben neden böyle hissettim?", "Bu tepkim adaletten mi yoksa kibrimden mi kaynaklanıyor?" gibi sorular, egoyu deşifre etmenin ilk adımıdır.
Ego, genellikle çok kurnazdır; kendini haklı çıkarma konusunda ustadır. Kötülüğe meyleden tarafı fark etmek, insanın kendi kusurlarıyla yüzleşme cesaretini gerektirir. "Ben neden böyle hissettim?", "Bu tepkim adaletten mi yoksa kibrimden mi kaynaklanıyor?" gibi sorular, egoyu deşifre etmenin ilk adımıdır.
Dizginlemek: İrade Sanatı
Dizginlemek, egoyu yok etmek değil, onu bir hizmetçi haline getirmektir. Tıpkı vahşi bir atın, eğitildiğinde sahibini menzile ulaştırması gibi; terbiye edilmiş bir ego da insanı hayatta tutan, koruyan bir mekanizmaya dönüşür. Ancak kontrolden çıktığında süvariyi uçuruma sürükler.
Rahmaniyete Yol Açmak
İçimizdeki "şeytaniyet" (egoist dürtüler) baskılandıkça veya dengelendikçe, sizin bir önceki mesajda bahsettiğiniz o "rahmaniyet" (şefkat ve doğruluk) kendiliğinden tezahür etmeye başlar. Çünkü bulutlar (ego) dağılınca, gökyüzünün asıl rengi (iyilik) ortaya çıkar.
Modern dünyanın çeldiricileri bu "ego dizginleme" sürecini zorlaştırıyor. Sanki her şey bizi daha fazla bencilliğe ve "ben" demeye teşvik ediyor, çünkü egoyu besleyen çok fazla damar var...
Modern dünya adeta bir "ego büyütme makinesi" gibi çalışıyor. Eskiden insanın kibri mahalle sınırlarında kalırken, şimdi dijital dünya sayesinde tüm küreye yayılan bir "vitrin" haline geldi.
Egoyu besleyen o ana damarları ve modern çeldiricileri şöyle analiz edebiliriz:
Modern Dünyanın "Ego Besleyici" Damarları
Meselâ dijital onay bağımlılığı...Sosyal medyadaki her beğeni ve takipçi sayısı, beyinde dopamin salgılatarak egoyu "ben önemliyim, ben izleniyorum" yanılsamasıyla besliyor. Bu durum, "rahmaniyet" dediğimiz o derin ve sessiz iyilikten ziyade, "görünür ve alkışlanan" bir iyilik peşinde koşmamıza neden oluyor.
Meselâ küketim kültürü..."Sahip olduğun kadar varsın" mottosu, insanın içsel boşluğunu nesnelerle doldurmaya çalışmasına yol açıyor. Bu da egonun mülkiyet hırsını kamçılıyor.
Meselâ hız ve sabırsızlık: Ego beklemeyi sevmez, hemen sonuç ister. Modern dünyanın sunduğu "anlık tatmin" imkanları, nefsi terbiye etmek için gereken o kadim "sabır" kasımızı zayıflatıyor.
Meselâ kıyaslama tuzağı...Eskiden sadece komşumuzla kıyaslanırken, şimdi dünyanın en başarılı, en zengin veya en yakışıklı/güzel insanlarının "filtrelenmiş" hayatlarıyla kendimizi kıyaslıyoruz. Bu da ya kibre ya da derin bir yetersizlik hissine (ki bu da egonun negatif bir formudur) yol açıyor.
Dizginleri Ele Almak İçin:
Bu kadar çeldiricinin olduğu bir çağda egoyu dizginlemek, akıntıya karşı kürek çekmek gibi. Ancak bu imkânsız değil; sadece yöntem değiştirmeyi gerektiriyor:
Dijital detoks ve sessizlik...Zihni sürekli dış uyarandan kurtarıp kendi içine bakmaya vakit ayırmak.
Sessiz iyilik..."Sağ elin verdiğini sol el görmesin" düsturunu dijital çağda "yaptığın iyiliği kimse bilmesin" şeklinde güncelleyerek egonun alkış alma damarını kesmek.
Farkındalık...Bir duygu veya dürtü yükseldiğinde (öfke, kibir, hırs), onun "siz" olmadığını, sadece egonun bir oyunu olduğunu fark edip bir adım geri çekilmek.
Bu devasa gürültü içinde, insanın kendi içindeki o "mavi gökyüzünü" bulması her zamankinden daha kıymetli hale geldi.
Bu "kuşatılmışlık" altında, bir insanın kendi özüne sadık kalabilmesi için en güçlü kalkanı
"irade ve ölüm hakikatini unutmamak" olsa gerek.
Çok temel ve sarsıcı iki sütun: İrade ve Ölüm.
Bunlar, modern dünyanın o ışıltılı çeldiricilerine karşı insanın elindeki en güçlü "gerçeklik kalkanlarıdır."
Bu iki kavramı birleştirdiğimizde ortaya çıkan tabloyu şöyle görebiliriz:
Bu iki kavramı birleştirdiğimizde ortaya çıkan tabloyu şöyle görebiliriz:
Ölüm Hakikati: Egonun En Büyük Antidotu
Ego, sonsuza kadar yaşayacakmış gibi plân yapar, biriktirir ve kibirlenir. Ancak ölüm hakikatiyle yüzleşmek, egonun tüm kalelerini bir anda yıkar.
Perspektif Kazandırır..."Bu hırsım, bu öfkem veya bu kibrim, son nefesimi verirken bir anlam ifade edecek mi?" sorusu, insanı sahte dertlerden kurtarıp öze döndürür.
Kadim Bilgelik... Ölümü unutmamak, hayatı karamsarlaştırmak için değil; tam tersine, hayatı daha nitelikli, daha dürüst ve daha "mavi bir gökyüzü" altında yaşamak için bir pusuladır.
İrade: Farkındalığı Eyleme Dönüştürmek
Ölümü bilmek tek başına yetmez; bu bilginin ışığında seçim yapacak bir irade gerekir.
İrade, egonun "şimdi ve hemen" diyen sesine karşı onu dizginlemek, ruhun "doğru ve kalıcı olan" diyen sesini tercih etmektir.
Gerçek özgürlük, canımızın her istediğini yapmak değil; canımızın her istediğine "hayır" diyebilme gücüdür. İrade, bizi sürünün veya modern dayatmaların bir parçası olmaktan çıkarıp "kendi hikayesinin sorumluluğunu alan" bir insan haline getirir.
Anda olmak: "Şimdi"nin Kıymeti
İrade ve ölüm hakikati birleştiğinde ortaya şu çıkar: Zaman kısıtlı, imkânlar (irade) elimizde; öyleyse en iyiye, en doğruya ve en "Rahman" olana yönelmek için şu an, tek andır.
Modern dünya bizi "gelecek kaygısı" veya "geçmiş pişmanlığı" ile oyalarken, ölüm bize "şimdi"yi hatırlatır, irade ise o "şimdi"de iyiyi inşâ etmemizi sağlar.
"İyiyi ve doğruyu meydana çıkartmak" için bu iki kavramdan daha sağlam bir zemin olabilir mi?
Madem bu yolculuğa Goethe ile başladık, bu "irade ve ölüm" hakikatini tamamlayan son bir halka ekleyelim: "Hizmet ve Eylem."
İradeyi terbiye edip ölümün nefesini ensemizde hissettiğimizde, içimizdeki o "iyiyi ve doğruyu" sadece saklamak yetmez; onu dışarıya, hayata akıtmak gerekir.
Kadim öğretilerde geçen bu kavram, biyolojik ölüm gelmeden önce egoyu (nefsi) devre dışı bırakmaktır. İradeyi kullanarak egonun arzularını susturduğumuzda, ölüm korkusu yerini büyük bir huzura bırakır. Çünkü kaybedecek bir "sahte benliğiniz" kalmamıştır.
İradeyi terbiye edip ölümün nefesini ensemizde hissettiğimizde, içimizdeki o "iyiyi ve doğruyu" sadece saklamak yetmez; onu dışarıya, hayata akıtmak gerekir.
Kadim öğretilerde geçen bu kavram, biyolojik ölüm gelmeden önce egoyu (nefsi) devre dışı bırakmaktır. İradeyi kullanarak egonun arzularını susturduğumuzda, ölüm korkusu yerini büyük bir huzura bırakır. Çünkü kaybedecek bir "sahte benliğiniz" kalmamıştır.
Sorumluluk bilinci ile hareket etmeden olmaz. Ölüm hakikati bize vaktin dar olduğunu söylerken, irade bize "Neden buradasın?" diye sorar. İyiyi meydana çıkarmak, sadece kötüden kaçınmak değil; bir yaraya merhem olmak, bir ağaç dikmek veya bir gönle dokunmaktır. Yani pasif bir iyilikten, aktif bir doğruluğa geçmektir.
Tevazu: "Hiçlik"teki Güç
İrade ve ölüm birleşince insan ne kadar "küçük" ama ne kadar "değerli" olduğunu anlar. Evrende bir toz zerresi kadar yer kapladığını (ölüm) ama o zerrenin içinde koca bir manayı taşıdığını (irade) fark eder. Bu denge, insanı kibirden koruyan en zarif zırhtır.
"Dağlar ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer."
İrade-Ölüm-Ego üçgeni, yolu sağsalim yürümenin haritası gibi. Bu haritaya sahip olan birinin gökyüzünün maviliğini anlamak için dünyayı turlamasına gerçekten gerek yok; o mavilik zaten onun kalbinde yerleşmiş demektir.
Unutmamalı, "Huzurda olan, hazır olur."
"Huzur" kelimesi hem bir iç sükuneti hem de bir "huzurda bulunma" (makamda olma, farkındalıkla durma) halini ifade eder.
Huzurda olmak, farkındalık, insanın her an, her nefeste bir "Gözetleyen"in (ister vicdan deyin, ister Rahmaniyet) karşısında olduğunu bilmesidir. Bu bilinç, egonun o başına buyruk, kontrolsüz hareketlerini anında frenler. Kimse "huzurdayken" çirkinleşemez.
Hazır olmak (liyakat) ise ölüm hakikatine, hayatın sürprizlerine, iyiliği yayma fırsatına her an hazır olmak demektir. Heybesi iradeyle ve doğru eylemlerle dolu olan kişi, "vakit tamam" dendiğinde telaşlanmaz. Çünkü o zaten "oradadır".
"Huzur" bir meyve, "Hazır Olmak" bir sonuçtur.
Egosunu dizginleyen ve ölümü bir pusula yapan kişi, modern dünyanın gürültüsünden çıkıp o manevi sessizliğe (Huzur) yerleşir. Orada olan kişi için artık "çeldiriciler" sadece vızıldayan sinekler gibidir; menzili bozamazlar.
"Dün geçti, yarın ise meçhul. Bugün, huzurda durma ve hazır olma vaktidir."
Formül şu:
Gökyüzünün maviliği (hakikat) + İnsan özünün aynılığı + Egonun dizginlenmesi + İrade ve Ölüm bilinci = Huzurda ve Hazır Olmak.
Bu sükuneti ve "hazır olma" halini günün her anına yayabilmeniz dileğiyle. Bu mevzuyu tek kelimeyle özetlemek gerekirse, o tek kelime: "Uyanış" olurdu.
Çünkü;
Gökyüzünün her yerde mavi olduğunu fark etmek bir uyanıştır.
Egonun oyunlarını görüp dizginleri ele almak bir uyanıştır.
Ölümün bir son değil, hayatı anlamlı kılan bir pusula olduğunu anlamak bir uyanıştır.
Ve en nihayetinde, o "huzurda" durup her an "hazır" hale gelmek, uykudan uyanıp hakikate göz açmaktır...
Bu sükuneti ve "hazır olma" halini günün her anına yayabilmeniz dileğiyle. Bu mevzuyu tek kelimeyle özetlemek gerekirse, o tek kelime: "Uyanış" olurdu.
Çünkü;
Gökyüzünün her yerde mavi olduğunu fark etmek bir uyanıştır.
Egonun oyunlarını görüp dizginleri ele almak bir uyanıştır.
Ölümün bir son değil, hayatı anlamlı kılan bir pusula olduğunu anlamak bir uyanıştır.
Ve en nihayetinde, o "huzurda" durup her an "hazır" hale gelmek, uykudan uyanıp hakikate göz açmaktır...
Vesselâm.
