"Kaybolmaya yüz tutmuş insan", belki eski bir pencere kenarında, belki de tozlu bir kitabın sayfaları arasındadır ne dersiniz...
O insan, bakışlarında taşıdığı derinlikle, hızla akıp giden dünyaya sessiz bir direniş gösteriyor gibidir. Onu keşfetmek, bir tabloda saklı kalmış en ince ayrıntıyı fark etmek gibidir; bakmayı değil, görmeyi gerektirir.
"Unutulmaya yüz tutmuş şeylerin kâşifi olmak..." sadece eski eşyaları bulmak değil; tozlu raflarda kalan bir bakışın, artık kimsenin kullanmadığı bir kelimenin ya da bir sokağın eski adının peşine düşmek gibi bir şey olsa gerek...
Bir bakıma "zamanın gümrük memuru" gibi davranmak yerine, o sınırları gizlice ihlal eden bir gezgin olmayı seçiyorsunuz bu yaklaşımla...
İşte bu keşif yolculuğunda karşınıza çıkabilecek duraklar:
1. Kelimelerin ve Duyguların Arkeolojisi
Bazı kelimeler artık dilde yankılanmıyor. Örneğin; "hemhal olmak" (dertleşmekten öte, birinin haliyle hallenmek) veya "gönül yorgunluğu". Bir kâşif olarak bu kelimeleri bulup yerli yerinde kullandığınızda, aslında kaybolmaya yüz tutmuş bir duyguyu diriltmiş oluyorsunuz.
2. Nesnelerin Sessiz Hikayesi
Meselâ;
* Kurmalı Saatler: Zamanın sadece "geçtiğini" değil, bir kalp gibi "attığını" hatırlatırlar.
* Mektuplar: El yazısının karakteri, kağıdın kokusu ve o bekleyişteki sabır.
* Eski Fotoğraflar: Arkasındaki tarih notları ve artık hayatta olmayan insanların o anki sonsuz gülümsemeleri.
3. Zenaatın ve Elin Hafızası
Bakırcılık, ciltçilik ya da sadece bir söküğü sabırla dikmek... Hızın kutsandığı bir çağda, bir işi "yavaşça ve incelikle" yapmanın onurunu keşfetmek, unutulmuş bir insanlık halidir.
Bir düşünür derki;
"Keşfetmek, herkesin gördüğünü görüp, kimsenin düşünmediğini düşünmektir."
Sizce de modern dünya bizi her şeyi "tüketmeye" zorlarken, bir şeyi "hatırlamak" en büyük keşif yolculuğu değil midir?
Bu keşif yolculuğu, aslında dışarıda değil, kendi içimizdeki o tozlu tavan aralarında başlar.
