Sokak başlarında o baygın koku,
Haziranın kalbinden dökülür gelir.
Dallarda sallanan gümüşi uyku,
Gamı kederi süpürür gelir.
Demli bir buharda saklı şifası,
Sapsarı çiçekte kadim vefası.
Yorgun bir akşamda ikrâm sefası,
Anılar içinden süzülür gelir
Köşe başını dönünce başlar bir büyü,
Adımları yavaşlatır, ıhlamur sokak
Baharın en taze, en beyaz düşü,
Ruha nefes verir ıhlamur sokak
Dostların tebessümü ile selâmı,
Dağıtıyor bir bir kederi gamı,
Ihlamur kokulu saba rüzgârı
Cana huzur verir ıhlamur sokak
e-Dergi: Fikir, Kültür, Edebiyat ve San'at, Popüler Bilim muhtevalı yazılar - Editör: Prof.Dr. Suat Kıyak - Redaktör: Nursultan Ahıskalı - İletişim: nefes.kelam@gmail.com
Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
26 Ağustos 2024 Pazartesi
Ihlamur Sokak...
24 Ağustos 2024 Cumartesi
Hatır, katır, satır...
derlerdi eskiler
bir fincan kahve içün,
tam tamına kırk yıl...
şimdilerdeyse hatırı
işi bitirene kadarmış...
sonrası mı ?
ya kırk katır ya kırk satır !
şükret ki,
tercihi,
en azından
sana bırakılmış...!
22 Ağustos 2024 Perşembe
İşte meydan, işte insan...
işte meydan, işte insanişte han, işte insanişte sofra, işte insanişte tafra, işte insanişte yatak, işte insanişte batak, işte insanişte miyar, işte insanişte çıkar, işte insanişte izan, işte insanişte mizan, işte insanişte kazan, işte insanişte sazan, işte insanişte lisân, işte insanişte iman, işte insanişte ikân, işte insanişte ihsan, işte insanişte dünya, işte insanişte rüyâ, işte insan
içde nasıl, içde insaniçde imiş, asıl "İNSAN"
21 Ağustos 2024 Çarşamba
"Keşke, keşke..."ler !
Hayat öğretmenini iyi dinle, yoksa "keşke, keşke..."ler kulağında çınlar..
Hayat okulundan mezun olurken "iyiki..." lerin çok, "keşke..."lerin az olsun ya da en iyisi keşkeler hiç olmasın karnende !
En azından keşkelerin, şeytanın yanlış cevap olarak sana verdiği kopya olduğunu anla ve unutma ki tekrara kalmayasın !
Ve en önemlisi hayat okulundan öyle ya da böyle mezun olup diploma almadan gitme...
Diplomasızların ötedeki hâlini anlatmaya gerek yok sanırım, bu kadarını, eğer aklın başka yerlerde değildiyse hayat okulunda duymuşsundur değil mi ?
20 Ağustos 2024 Salı
Bal arısı ve sinek...
19 Ağustos 2024 Pazartesi
Masal: Yaşlılık, tecrübe ve bilgelik...
★★★
Bir varmış, bir yokmuş.
18 Ağustos 2024 Pazar
Bir şey hiç bir şey...
16 Ağustos 2024 Cuma
Kendini zümrüd-ü ankâ zanneden sefil...
Avlıyor şimdi sinek, parası yok "
-Saffet'den-
Kâf-ı ikbâl zirvesine hasbe'l kader çıkmış,
15 Ağustos 2024 Perşembe
Tekeden süt sağmak, sosyal medya ve algı
Sosyal medyanın algı oluşturma gücüne çarpıcı bir örnek olmak üzere, bir güçlü ülke tarafından yatağından alınarak kaçırılan bir devlet başkanının giydiği (belkide giydirilen) "eşorfman" öylesine bir gündem olmuş ki, kelepçeli fotoğrafı servis edildikten sonra sosyal medyada viral olmuş...
Eşorfmanı satan siteler kısa sürede "stoklar tükendi" ibaresi ile yok satmaya başlamış...hatta iki katı fiyata karaborsaya düşmüş...
Dünya insanlığının geldiği noktaya bakar mısınız?
Bir devletin başkanı, suçlu ise kendi ülkesinde yargılanması gerekirken, bir takım iddialarla yargılanmak üzere yatağından baskın ile alınıp kaçırılıyor...
Sosyal medya kullanıcıları, bu haydutca tutumu protesto etmek, kınamak/eleştirmek yerine, tutuklunun servis edilen fotoğrafında gördükleri "eşorfman"ı satın almak için e-ticaret sitelerinden sipariş etmeye başlıyorlar ve stoklar tükeniyor...
Kapitalist zihniyetin tekelinde olan sosyal medya ile önce algı oluşturuluyor, sonra bu paylaşım viral oluyor ve eşorfman yok satıyor...
"Tekeden süt sağmak" bu olsa gerek...
★
Dünya artık haksız olan güçlünün oyunun kurallarını belirlediği uluslararası ilişkilere sahne olmakta...
Bugünün dünyasında orman kanunları cari olacaksa devletlerin egemenliklerini tesis etmeleri için savunma stratejilerini gözden geçirmeleri zorunluluk haline gelmiştir.
Zayıf ve güçsüzlerin, güç birliği yapmaları, "pakt"lar ve ittifaklar yoluyla haydutlara karşı durabilmenin alt yapısını oluşturmaları elzemdir...
7 Ağustos 2024 Çarşamba
Konfor alanı ve gayret...
İnsanların kendilerini rahat ve güvende hissettikleri konfor alanı, fiziksel, zihinsel ve duygusal alan olup, insanlar bu alanın içerisinde kendilerini güvende hissederler. Çünkü bu alanda belirsizlik ve risk yoktur. Bu alandan çıkmak istemezler, onlara göre bu alanın dışı bazı riskleri içerir.
Ancak unutmamak gerekir ki risk almamak yerinde saymak, risklerin varlığı ise başarıya açılan kapı olabilir.
Ancak talihsizliğinin sebebini insan kendinde aramaz da yaşadıkları için suçu kendi dışındaki etkenlere yüklerse, belki geçici olarak rahatlayabilir. Ve eğer "nerede hata yaptım?", sorusunu sorarak sorumluluğu üstlenirse, insan bu durumdan ders çıkarır, aynı hataya yeniden düşmez.
İnsan, hayatın iniş ve çıkışlardan ibaret olduğunu, her hatanın bir tecrübe fırsatı sunduğunu unutmamalıdır.
İnsan, hayatı olduğu gibi kabul ederek dersini alır da yoluna devam ederse, hayatı suçlamaması gerektiğini anlamış olur ve tecrübeden en iyi şekilde faydalanmanın yollarını arar.
Hayatın akışına yön vermek gayreti ile düze çıkmak ise insanın gayretine bağlıdır.
Gayret ile yalçın dağları aşmak varken, konfor alanının güveni içerisinde yaşamak, yerinde saymayı, hatta geriye savrulmayı içinde barındırır.
Unutulmamalıdır ki, gayret ve çaba, imkân ve fırsatlar denizine yelken açmaktır...
3 Ağustos 2024 Cumartesi
Meczuplar, "naz ve niyâz makamı"...
Meczuplara 'deli' denilse de onlar deli değildir, aklını terkiye atmış olanlardır.
Meczublar bulundukları mahalle rahmeti, bereketi, uğuru, güzelliği, kazaların defi için bir vesile olarak bilinirler,
Yine meczuplar sırlı insanlar olarak bilinirler, öyle ki onların asıl kişilikleri, kimlikleri diplerdedir, onlara üstünkörü bakanlar bu taraflarını göremez...
“Meczup”lar Anadolu’da, halk arasında alelade bir hayat yaşamayan ve bu hâlleriyle insanlara ayna vazifesi görerek ibret alınacak kişiler şeklinde tanınırlar.
Deliçokaklıyok Mehmet Usta, Lailaheillallah Abdi, Adamol Mehmed Efendi, Çöp Atlamaz Baba, Nenesi Dede Sultan, Horoz Dede , Sefer Dede, Sümüklü Dede, Saçlı Mehmed Efendi, Yetmiş Kuruş Dede, Pazar Ola Mehmed Ağa, Ayarcı Mustafa Efendi, Kelbi Hasan Baba, Elfi Kadın, Kadı Delisi, Dalkavuk Osman Efendi, Taslak Efendi ...
Horoz Mehmed Dede, Sultân II. Mehmed Hân ve ordusu ile Konstantiniyye şehrine gelirken, her saat başı horoz gibi çırpınarak öter ve“ Kalkın…Ey gâfiller!..” dermiş. Bu nedenle askerler kendisine Horoz Baba demişler. İstanbul’un en eski meczuplarındandır. Hoca Ahmed Yesevî’nin mürîdlerinden olup, Hacı Bektaş-ı Velî ile birlikte Horasan’dan gelip, Sultan II. Mehmed ile birlikte Konstantiniyye’nin fethinde bulunmuş ni’me’l-ceyş’dendir (mutlu asker). Kabri, Unkapanı Yavuz Er Sinan Camii hazîresindedir.
Evliyâ Çelebi’ye göre Kapânî Deli Sefer Dede, Unkapanı’nda Ekmekçi Ali Çelebi’nin fırını, çok şiddetli yandığı zamanlarda; içine girer ve rahat bir uyku çekermiş. Bir gün oradan çıkıp binlerce kişi ile vedalaşarak Unkapanı’ndan kendisini denize bırakıp kayıplara karışmış. Sefer Dede yedi yıldan sonra Cezayir’den Kara Hoca ve Ali Peçenoğlu kalyonları ile İstanbul’a gelerek Unkapanı’na yerleşmiş. Deli Sefer Dede’nin kabri Unkapanı’nda olup kayıptır.
Meşhur seyyah Evliya Çelebi’nin görüp tanıdığı meczuplardan biri olan Sümüklü Dede, vaktiyle Fâtih’te Etmeydanı’nda yaşarmış. Bu civarda kimin üstüne sümkürürse, sümkürdüğü kişinin işi düz gidermiş. Kimin üstünde tükürürse, onunki de ters gidermiş.
Meczup Aydın, ramazan günü iftara saatler kala, elinde bir salatalıkla Cağaloğlu’nda bağırarak insanları meydana toplar. Kalabalık toplandıktan sonra salatalıktan ısırıp bağırmaya başlar:
Delisinden Velisine... kitabının yazarı Yusuf Karakaya benzer bir hadiseden bahseder: Meczubun biri sürekli kâğıt yırtmaktadır. Çevresindeki kişiler ona, israf oluyor dediklerinde onlara:
“Tapu dağıtıyorum, tapu dağıtıyorum.” şeklinde cevap vermektedir.
“Boş kâğıttan tapu olur mu?” diyenlere:
“Boş dünyaya boş tapu.” der...
Bir diğer meczubun hikâyesi:
Çöp Atlamaz Baba'ya atfen bir hikâye ise şöyle: "Çöp Atlamaz Baba"lık el verir gibi kişiden kişiye geçiyor. 1800'lü yıllarda Mehmed Atıf Efendi kayığa binecekken bir meczup görür. Meczup rastladığı tüm çöpleri ama tüm çöpleri toplar. Atıf Efendi'nin kayığı hareket edecekken de koşup gelir ve kayığa dokunarak üç kere, "Hâlimi sana verdim," der. Kayık karşı tarafa ulaşınca Atıf Efendi kayıktan indiği gibi ansızın ve istemsizce gördüğü tüm çöpleri toplamaya başlar. O günden sonra o da Çöp Atlamaz Baba olur....
2 Ağustos 2024 Cuma
Tecrübe !
Hayatın yokuşlarını, patikalarını yaşayarak öğreneceğine, yaşayandan ve yaşlanandan hem hayatı, hem otobanını, düz yolunu sor ki, boşuna yorulmayasın, eziyet çekmeyesin !
★
Tecrübe etmeden/edeceğine tecrübeliye sor !
★
Çiftliğinde öten çok horoz vardır, onları çiftlikten yaban ellere gidince gör bakalım, ötüyor mu, ötüşü değişmiş mi, tavuklaşmışlar mı ?
★
Yiğitlik gurbete düşünce belli olur.
★
Ne demiş ozan: "bir yiğit gurbete gitse, gör başına neler gelir".
Şu insanoğlunun tarihini oku da düşün ! Dünya gurbetine insan düştü düşeli, neler neler gelmiş başına...
İmanını da tecrübe et, taklidi mi, tahkiki mi?
Tahkikî (tecrübi) iman sahibi lâfını ettiğini yaşantısına uygular...lâfta mı kalpte mi?
Adam, Allah'tan korkarım der amma kul hakkı yer, çalar, yalan söyler, Allah birdir der sonra O'nun yerine kullarını koyar ortak koşar kullarına avuç açar yalvarır...olmaz, olmadı !
Vel hâsıl tecrübe mühim...
1 Ağustos 2024 Perşembe
Bilmece...
27 Temmuz 2024 Cumartesi
Şapkadan tavşan çıkarmak, göz boyamak...
Akıl ise gönülden bîhaber, göz ile beslenen, gözün gönderdiği görüntü ile iktifa eden ve onaylayan 600gramlık et külçesine dönmüş.
İşte bu sebeple göze hitap reklamcıların, toplum mühendislerinin, PR çalışmalarının, propagandistlerin, algı oluşturma çabasında olanların hedef organıdır.
Herşeyin ve herkesin özen gösterdiği tek şey öncelikle görünüş ve dış yapı...iç ise ihmâl edilmiş...akl-ı selim sayesinde zuhur eden zevk-i selimin yerini, estetikten yoksun olan "göz zevki" dedikleri (nasıl bir zevkse) ruhsuz ve egoya hitap eden hedonist/hazcı bakış açısı almış...
Yâni dışı mamur olsun da varsın içi harap kalsın mevzuu...
Toplum, birbirlerinin veya dışarıdan bakanların gözüne, göstermek istediğini sokma çabasında iken, içerisini pislik (maddi-manevi) götürse de, kimsenin aklına, dönüp içe bakmak gelmiyor artık.
Bugün buna bir de teknoloji ilave olmuş ki, herkesin elinde göz boyamak içün her türlü malzeme var. Çek, fotoşopla, paylaş sosyal medyada, imkân elinin altında ise üstelik web sayfasında... tabi bu arada milletin emeğini kendi başarısı gibi gösterenleri ve müesseselerin imkânlarını şahsi reklâmı içün kullananları söylememe gerek yok sanırım.
Göz boyayan da gözü boyanan da aynı sürünün elemanı olunca algıda seçiciliğin lüzumu da kalmıyor.
Bir yazar diyor ki;
"İbadet mekânlarımız camiler bile bu göze hitap eden, ruh yerine gözü koyan anlayıştan etkilenmiştir. Sade bir ortamda ibadet makbul değilmişçesine mescitlere tezyinat (süsleme) yapılmaktadır.
Gözleri boyamaya Mushaflar bile katılmıştır. Kur’an ne için indi, ne için onu alıp okuyoruz gibi endişelerin yerini, neresinde hangi süs ilavesi var merakı almıştır. Ruha hitap eden Kur’an, günümüzde gözü tatmin etmeden ruha ulaşamamaktadır, mesele budur"
Bürokrasiden bilim camiasına, bilim adamı görünümlü kimi zevata, manavdan tuhafiye mağazasına kadar mevzu artık göze hitap ve reklama kurban edilmiş neredeyse...
Kalp gözüyle görebilen, firaset ve basiret ehli insanlardan müteşekkil bir medeniyetin mensupları, bugün gözden başka bir şeyle göremeyen, aklını gözüne teslim etmiş, gönlünü kırk kilit ardına hapsetmiş bir tüketiciye dönüşmüş maa't-teessüf.
Bu devirde artık asıl görülmesi gereken değil de gösterilmek istenen görülüyor.
Göz boyamayı san'at haline getirmiş hokkabazlara, sihirbazlara bugün her kesimde rastlıyoruz, ve bugünküler artık medyatik vasıtaları, interneti ve sosyal medyayı, web sayfalarını göz boyamak içün yoğun kullanıyorlar.
"Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar."
Kitab-ı Kerim'de buyrulur:
“Sizi yanımızda değerli kılacak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır. Ancak imân edip güzel ve hayırlı işler yapanların durumu başkadır. Onlara yaptıklarının kat kat fazlasıyla mükâfat verilecektir” (Sebe’ sûresi, 37)
Ancak, boya dökülüp pas görülünce, foya kazınınca, testideki dışa sızınca ki, sızıyor sızar, takke düşüp kel görününce ki görünüyor, o zaman ne yapacaksın ey göz boyama ustası medya soytarısı !
24 Temmuz 2024 Çarşamba
Hikaye: Keser döner sap döner...Boş ambarda peynir ekmek aramak...
Bir süre sonra halk adamla alay etmeye ve:
“Rızık çalışarak elde edilir, bu adam deli mi, yoksa sarhoş mu ki böyle dua edip duruyor? Allah’ın peygamberi Hz. Davut bile rızkını elde etmek için çalışıp çabalıyor. Bu adam şaşırmış olmalı”
Adam, halkın alay etmesine, kınamasına aldırmadan aynı minval üzere duasına devam etmektedir. Durum bu olunca, halk arasında: “Boş ambarda peynir ekmek arıyor” diye meşhur olur.
Bir gün bir seher vakti evinde dua ederken bir öküz gelir, kilitli kapıyı boynuz darbesiyle kırar içeriye dalar. Adam, öküzü keser ve yer...
Bir müddet sonra öküzün sahibi bunu haber alır, adama çıkışır:
Mes'eleyi çözmek ve vuzuha kavuşturmak içün Hz. Davut’un yanına giderler. Öküzün sahibi:
Hz. Davut:
Bunun üzerine davacı ve oraya toplanan halk dağılır. Hz. Davut bir kenara çekilerek bu işin hakikatini kendisine bildirmesi için Allah’a yalvarır.
Karar zamanı öküzün sahibi ve şikayetçi olduğu adam Hz. Davut’un huzuruna gelirler, halk da işin sonunu merak ettiği için gelmiştir.
Hz. Davut öküzün sahibine:
Öküz sahibi:
Hz. Davut:
Adam sesini daha da yükseltmeye, daha çok bağırıp feryat etmeye başlayınca, Hz. Davut:
Bunu duyan adam deliye dönmüş halk da söylenmeye başlamıştır.
Hz. Davut:
Ve halka öküzün sahibini göstererek:
Hz. Davut’un bahsettiği ağacın altına geldiklerinde, Hz. Davut:
Gösterilen yeri kazılınca öküzü kesen adamın babasını başını ve bıçağı bulurlar, bıçağın üstünde de katilin ismi vardır.
Hz. Davut öküzün sahibinin, öküzü kesen adamın babasının kölesi olduğunu, efendisini öldürüp bütün mallarını aldığını söyleyerek katili cezalandırdı.
7 Temmuz 2024 Pazar
Lotus (Mutluluk) çiçeği ve san'ata dair...
Mutluluk; köke ve besleyen damarların sağlıklı olmasına bağlıdır...hırslı, haset ve açgözlü insan ne huzurlu ne de mutludur...
Mutluluk çiçeğinin (Lotus: Nilüfer) derinlerdeki kökünden aldığı besin yaprağının altındaki muazzam damarları sayesinde su yüzeyine yayılmış yaprağını besler, nilüfer bu sayede rengârenk çiçeklerini ikrâm eder gören gözlere...
Kökün ve damarların önemini ne güzel anlatır Lotus insana...aynı zamanda huzuru ve mutluluğu...
İnsanlık da tıpkı Lotus gibi, ya da olmalı...
Kültür kökleri; tarihi tecrübe, bilgeliğe dayalı filozofi, ilim, irfan, san'at, edebiyat, mûsıkî, mimarî vb. damarları yoluyla beslediği insanda estetiği, zevk-i selimi hasıl eder ki, bunun neticesi olarak medeni insan inşâ ve ihyâ olur !
Köklerinden beslenmeyen, hatta köksüz, kültür damarları kesilmiş toplumların ne oldukları, nereye savrulduklarını söylemeye gerek var mı ?
O insansılar çiçeksiz, meyvesiz, ruhsuz, estetik yoksunu, kaba-saba, göz zevkini bozan, çirkin ve yoz bütleri ile idare ededursunlar...
İrfân ehli bak ne demiş:
"Tâk-ı ebrûsuna baksak n’ola yârin sôfî(Rûhî-i Bağdâdî).
Allah "Sâni-i hakîkî” “Sâni-i kâinat” dır. Lotus çiçeğindeki san'ata bakıp da görmez mi insan ?
6 Temmuz 2024 Cumartesi
Bir çocuk gelin hikâyesi: Kimseye etmem şikâyet şarkısı
İhsan Raif, ablası Belkıs ile olacaklardan habersiz oyun oynarken odaya daha önce hiç tanımadığı bir adam girdi. Adam kendisini kaçırmaya çalışınca da feryadı bastı. Yabancı adamın bu girişimi başarısız olmuştu ama bu adamın kim olduğu ve daha 14 yaşındaki bir kızdan ne istediği bilinmiyordu. Adamın amacı daha sonra anlaşıldı. Yabancı adam reji memuru Mehmet Ali Bey'den başkası değildi. Evin küçük kızına kafayı takmış ve evdeki hizmetçilerin yardımıyla İhsan Raif'i kaçırmaya çalışmıştı. Girişim başarısız oldu. Babası Mehmed Raif Paşa çıkan dedikodular üzerine Mehmet Ali ile zorla evlendirecektir... İhsan Raif babasına çok yalvardı ama nafile, O anları şöyle dile getirir: "Babamın terazisinin şaştığını hiç görmemiştim. Onu Hazret-i Ömer adaletinin timsali bilirdim. Benim istikbalimi tartarken adil olmadı o terazi. Mehmet Ali’yle nikâhlanmaktan başka çıkar yolum kalmadı. Günlerce gözyaşı döktüm, haftalarca yalvardım. 'Babacığım masumum, bana kıyma, derslerimi tamamlayayım, yaşım küçük, beni yakma!' diye dizlerine kapandım. 'Beni sevdiğim biriyle evlendir, telli duvaklı gelin et…' dedim. Dinlemedi."
Bu andan sonra İhsan Raif'i çok zorlu bir hayat bekliyordu. Hayatını geçirdiği İstanbul'dan, ailesinden, hayallerinden canından çok sevdiği babası yüzünden koparılıyordu. Kendisini kaçırmaya çalışan bir adama mahkum bir hayat sürmesi için...
Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime
Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim (suçlu) gibi, baktıkça istikbalime
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet (karanlık perdesi) çekilmiş, korkarım ikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime…
14 yaşında bir kız çocuğu, istikbalinden korkar bir hale geldi. Hayatının bu noktasında İzmir'e sürgünü gerçekleştirildi. 14 yaşında çocuk gelin, 15 yaşında daha kendi çocukken anne oldu. Dile kolay 14 yılı kendi deyimiyle 'çapkınlıklarıyla kendisini hayattan bezdiren hayırsız' bir adamla geçirdi. 27 yaşında kendisine boşanma izni çıktı ve 27 yaşında 3 çocuk annesi olarak kendi topraklarına, İstanbul'a dönebildi.
İlk ve tek büyük aşkı, entelektüel, yazar-çizer Şahabettin Süleyman ile 1914'de üçüncü evliliğini yapar. Yahya Kemal’den Ahmet Haşim’e, Ruşen Eşref’ten Fazıl Ahmet’e entelektüel bir çevresi vardır. Şair olarak kabul, ilgi ve takdir görür.
“Fecr-i Âti”ci eşi Şahabettin Süleyman’ın 1921 yılında bir Avrupa seyahatinde ispanyol gribinden beklenmedik şekilde ölmesi tekrar karanlığa gömülmesine yol açsa da yas döneminde yanında duran bir Fransız’la (Bell) dördüncü evliliğini yapar. Bell, İhsan Raif Hanım’a aşkından dinini değiştirse de pek hoş karşılanmaz son evliliği.
Milli Mücadele’nin ateşli destekçilerinden İhsan Raif Hanım, 49 yıllık yaşantısına 19 yapıt, büyük bir aşk ve bolca acı sığdırdı. 1926 yılında Paris'te geçirdiği bir apandist ameliyatı sırasında hayata gözlerini yumdu.
Kimseye etmem şikayet
Makam: Nihâvend
Bestekâr: Kemani Serkis Efendi
Güftekâr: İhsan Raif Hanım
2 Temmuz 2024 Salı
Hayde, vira Bismillah...
-Pusulanız, usturlabınız, haritanız yanınızda mı ?
-Rotanızı belirlediniz mi ?
-Olmanız gereken güzergâhta mısınız ?
-Koordinatınızdan sapmanız söz konusu mu ?
....
Şöyle bir yokladım kendimi,
rotamı belirlememişim,
meğer hedefim de yokmuş,
rasgele ve avare yaşıyor muşum !
Ömrümün bir kısmını da iştiha ile yemiş, tüketmişim...
...
Ve ahd ettim geç olsa da...
Bundan böyle; çeldirici ve oyalayıcılara prim vermeyecek, rüzgâr gülü olmayacak, benden beklenileni sarf-ı nazar etmeden ve hedeften taviz vermeden hayat yolunda yürüyecektim !
"Hayde, vira Bismillah..."
1 Temmuz 2024 Pazartesi
Sosyal etiket, hakikat ve "İnsan"...
Aslında otorite kaynaklı güç zehirlenmesi genellikle kitap yüklü merkeplere, elbisesi bol gelenlere, sonradan görmelere has bir duruştur.
Bugün insanlık çoğunlukla fitne fücur ile hem hâl...
Zulüm ateşi mazlumları kavururken, güç zehirlenmesi ile serhoş adamların gözlerini çıkar hesapları perdelemişken, gelecek nesillere bırakılacak yangın yeri dünyanın, yaygınlaşmış ahlâksızlıkların günahının hesabını nasıl verecek bugünkü refah toplumu ve medeni(!) insanlar...
Mavi küre denilen mavi ve yeşilin hakim olduğu dünyadan bugün kan ve pislik damlamakta âleme...
Batılın muhalifi; hırsızın, arsızın, ahlâksızın, haksızın ve zalimin, yalancı ve münafığın hasmı; hak, hukuk ve hakikatın müdafii olur... Gurebanın, yolcunun, yolda kalanın ve yolunu kaybedenin elinden tutanı ve musâhibidir...
Aça aşı, dertliye devayı, çıplağa esvabı infâk edendir...
"İnsan", Rezzâk, Samed, Kadir ve Malikü'l-mülk olan Mabud'un haricindeki masivaya zerre içün bile olsa eğilip bükülmeden azîz bir ömür sürdürebilmekle müşerref ve "Eşref-i Mahlûkat" ve "Ahsen-i Takvîm" üzere yaratıldığına arif olandır.
bir ömür boyu sahici insan aramış durmuşum
mağripten maşrika kadar meğer boşa dolanmışım
mamur olan yerlere göz atıp dururken
viranelerde sırlıymış sahici insan, geç anlamışım
Ne yazıkki insanoğlu bugünden yarını, akşamdan sabahı iple çekiyor, küçükken çarçabuk büyümeyi arzuluyor...ömrünü iştah ile tüketirken hazırlığını yapmadığı ölüme bir adım daha yaklaştığının ise farkında değil gibi, ihtiras denizinde kulaç atarken yaşıyorum zannediyor !
Vesselâm...
30 Haziran 2024 Pazar
Balık hafızalılar ve "PR"...
"PR kelimesi 'public relations'ın baş harflerinden oluşur. Türkçede piar şeklinde telaffuz edilir, karşılığı halka ilişkilerdir. PR(Halkla ilişkiler) medya, basın, mobil uygulamalar ve sosyal medya aracılığıyla insanların zihninde, marka ya da kişi ile ilgili olumlu düşünceler yaratma sanatıdır."
Özellikle kendisini topluma kabul ettirme ve şirin gösterme, sempati kazanma, taraftar bulma amacıyla narsist eğilimli kimi liderler ve liderliğe soyunanların da başvurduğu bir yöntemdir.Ancak kalabalıklar balık hafızalı, sürü ahlâkı da cari olunca, bu durum ekmediği yerden biçmek isteyen muhterislerin iştahını kabarmakta...
29 Haziran 2024 Cumartesi
Zihniyet devrimi şart...!
Traktör makine ve donanımlarına olan merakım daha o yaşlarda başlamıştı.
Öğretmen Okuluyla birlikte, Çınarlı Meslek Lisesi Radyo-Elektronik Eğitimi’nin gece bölümünü bitirdim.
Öğretmen okulunda öğrenciyken müdürümüz Tevfik Elmas'ın teşvikiyle, tarihte ilk defa Radyo-Elektronik kolunu kurdum.
19 yaşımda bir dağ köyüne atandığımda, bilgilerimi hayata geçirmeye can atıyordum.
O yıllarda Grundig marka transistorlu radyolar; dokuz yüz, öğretmen maaşı da dört yüz elli liraydı.
Yani bir transistorlu radyo, iki öğretmen maaşına, satılıyordu.
Atılmış radyo kondansatörleri, radyonun kalbidir, onu buldun mu, gerisini yapmak kolaydır! İzmir Çankaya Caddesinde elektronik hurdacıları vardı .
Hurdacıdan aldığım parçalarla bir radyo otuz liraya mal oluyordu .
Öğretmenlik yaptığım dağ köyünün, elinden marangozluk da gelen muhtarı İrfan, muhtarlık binasında bana yer verip bir de çalışma masası yaptı.
İşe koyulup radyo elemanlarını monte ettim.
En sona hoparlörü kalınca; muhtara, “Tut şu kablonun ucunu, hoparlörün dibine değdir” dedim.
Değdirdiği gibi oyun havaları patladı!
Ankara radyosu çalıyordu!
Muhtar radyoyu kapıp sevinçle dışarı fırladı:
“Öğretmenimiz radyo icat ettiii!” diye bağırarak köy meydanındaki kahvehaneye koştu.
Köylü merakla kahvehaneye doluşmuştu .
“Üleen dokuz yüz gaymelik iş, bu muymuş” deyip, dudak bükenler vardı.
Onlar, “Öğretmenimiz radyo icat etti” dedikçe; ben, “Ben icat etmedim, ben imal ettim, sadece…” diye uyarsam da; onlar, inatla, “hayır efendim, sen icat ettin…” diyorlardı.
Önce muhtara, sonra da köylülerime radyo yapmaya başladım.
Muhtar radyolara kutu yapıyor, hoparlör çıkışının deliklerini açıyordu. Kutunun yan tarafındaki kondansatör düğmesinden arama yapılıyor, tam net olmasa da istasyonlar da pekâlâ bulunabiliyordu.
Kimseden para da almıyordum ama onlar da çeşit ikramlarla memnuniyetlerini gösteriyorlardı…
Radyoya kavuşmaktan dolayı herkes çok mutluydu.
- Nedir ülen bu?
- Radyo başefendi.
- Böyle radyo mu olur ülen?
- Öğretmenimiz icat etti.
- Neee, kaçak radyo yapmış haaa… Tut onbaşı, tut tutanağı!
Hemen oracıkta tutanak tutuluyor, tutulan tutanak kaymakamlık makamına iletiliyor.
O yıllarda öğretmenlerin, milletvekili gibi dokunulmazlığı vardı. Jandarma ya da polis karakoluna çağrılamazlardı. Milli Eğitim Müdürü ifade alır, gerektiğinde savcılığa sevk ederdi.
Milli Eğitim Müdürümüz Ahmet Bey, “öğretmenimiz bana bir uğrayabilir mi” diyecek kadar kibardı.
Yine öyle demiş.
Yanına vardım.
“Ne yaptın be öğretmenim…” dedi.
Yanıt vermedim.
“Durduk yere niye başını derde sokarsın?” dedi.
Yine yanıt vermedim…
Beni alıp kaymakama çıkardı ve “O muhteşem mucit bu efendim!” dedi.
Kaymakam da suçumu yüzüme tebliğ etti.
Radyoların yıllık vergisi vardı ve vergi kaçakçılığı nedeniyle radyo başına para cezası kesiliyordu.
İzinsiz radyo imal etmek de casusluk gibi bir şeydi ve sonu hapis cezasıydı.
Savcılığa sevk etmemek için; önce takdir edip, sonra bir sürgün cezası ile işi kapatarak, Ödemiş Bozdağlardaki Kızılkeçili Köyü’ne sürgün ettiler beni…
Soruşturma kapanmış ama yurdumun geri kalmışlığının yaraları kapanmamıştı.
Bahar aylarında Bozdağlar'a geldim; İsviçre gibi bir yer!
Karakeçili Köyü, Bozdağların tepesindeki son köy, buradan öteye sürülecek yer yok!
Köyü gezerken, içinde alabalıkların oynaştığı, dere boyunda terk edilmiş üç su değirmeni gördüm.
Elektriklisi çıkınca, bunların pabucu dama atılmış!
Birinde bir su var; insana çarpsa parçalar ama ne yazık ki boşa akıyor!
O yıllarda hiç bir köyde elektrik yok.
Hafta sonunu dar ettim.
İzmir Sanayi Bölgesinde Manisalı Ahmet Tütüncüoğlu’nu buldum. Derdimi anlatınca yardımcı olup, jeneratör için gerekli parçaları bulmamı sağladı.
Alternatör, voltaj aralığı sağlayan kolektör ve kondüktör, jeneratörün miline monte edilecek kayış ve tribün kanatlarını kaynak yapacağım değirmen çarkı.
Ahmet Bey, o iyi yürekli insan, hepsini köyüme kadar kendi cipi ile getirdi.
Bir kaç günde montajı tamamladım.
Köy kahvesine, okuluma, camiye ve köy meydanına kılavuz aydınlatma için kablolar çektim. Açılış için akşam karanlığını seçtim.
Köylü merakla toplanmış bakarken, suyun kapağını açınca, ortalık gündüz gibi aydınlık oldu. Suyun gücü, neredeyse on beş köyü aydınlatacak elektriği üretebilirdi.
Köylü sevinçten çığlık atıyordu.
Köylülere, “sakın ola ki hiç kimseye, bunu, öğretmenimiz icat etti gibi şeyler söylemeyin; başıma iş açarsınız” diye sıkı sıkı tembih ettim.
O gece devreyi hiç kapatmadım, nasıl olsa bedavaydı!
Sabaha kadar efeler zeybek oynadı…
Kimi duayla, kimileri rakı içerek karanlıktan kurtuluşu kutladı.
Mutluluğumuz iki gün sürdü.
İki gün sonra basıldık. İlçe jandarması tüm köyü basmıştı.
“Emir aldık, sökün bunları yoksa fena olur…” dediler.
Söktük.
Kasabaya indim ve “Sizin mevzuatınıza da, palavra eğitiminize de....” diyerek istifamı verdim.
Oradan denizlere açıldım.
Önce telsiz ve güverte vardiya zabitliği, ardından süper tanker süvariliği...
Tüm dünyayı dolaştım.
Yıllar sonra memlekete döndüğümde gördüm ki; değişen hiçbir şey yok.
Sığırlar yine aynı yerde otluyorlardı"
28 Haziran 2024 Cuma
Şeytan arabası...üfle gelen püfle gider !
"Bugün, modern bisikletin temel hatlarını az çok taşıyan ilk iki tekerlekli modeli tasarlayıp üreten kişinin Alman Baron Karl Von Drais (1785-1851) olduğu konusunda hemen herkes fikir birliği içinde..
Karl Von Drais, ulaşımdaki boşluğu doldurmak için bir "koşma makinesi" icat etti. Bu aracın tahtadan yapılma iki tekerleği, selesi ve sadece tutunmaya yarayan bir gidonu vardı. Drais bu araçla kayıtlara geçen ilk sürüşünü 12 Temmuz 1817'de Mannheim'da gerçekleştirdi, bir saatte yaklaşık 13 kilometre yol yaptı ve dünyanın ilgisini çekmeyi başardı. Bisikletin bu ilk atasına Almanlar "Draisine", Fransızlar "Velocipe" (Hızlı Ayak) ya da "Draisienne", İngilizler "Hobby Horse" (Tahta At) adını verdiler..
İzleyen yıllarda "velocipede"ler Fransa ve İngiltere'de yaygınlaştı. 1839'da İskoçyalı nalbant Kirkpatrick MacMillan, mekanik tahrikli ilk iki tekerlekli aracı imal etti. Aslında yaptığı şey bisikletin ön tekerleğine iki pedal eklemek, bu pedalların ürettiği enerjiyi bir zincirle arka tekerleğin dingiline iletmekti. MacMillan, bu buluşuyla tarihe "pedallı bisikletin mucidi" olarak geçecekti...
1868'de baba-oğul Fransızlar François ile Pierre Michaux, "iki çember" anlamına gelen "bi-cycle" adını verdikleri pedallı bisikletin seri üretimine başladı. Aynı yıllarda MacMillan'ın modelini geliştiren Thomas MacCall'un pedallı bisikleti de İngiltere'de ticari başarıya ulaşıyordu..
1879'da Henry Lawson, pedalları doğrudan arka tekerleğe bağlanan bisikleti geliştirecekti. 1888'de İskoçyalı veteriner John Boyd Dunlop, tahta tekerlekler üzerine içi havayla şişirilmiş lastikleri geçirmeyi akıl etti : Sarsıntı azalmış, bisikletin sürüş keyfi artmıştı...
Bisiklet, Osmanlı döneminde "Memalik-i Şahane" sınırları içinde İstanbul'dan çok evvel, ilk kez 1880'li yıllarda Selanik şehrinde görüldü. Yarı İtalyanca, yarı Latince olarak karma bir adla, "çabuk giden ayak" manasına gelen "velocipede", halk ağzında "velespit" olurken, kimileri ona "şeytan arabası" adını yakıştırıyordu..."(*)
Geliş yolunuz gidiş yolunuzdur, çünkü o yolu ve yordamı bilirsiniz, rotayı güzergâhı planlamışsınızdır (her ne kadar ani gelişecek riskleri hesaplayamazsanız da)...
Roma'ya her yol çıkar deseler de, yol halinin yolcuya ne getireceği önceden kestirilemez...bazen köprüler yıkılır, bazen nehir taşkınları geçit vermez, bazen de ömür yetmez !
Yola birlikte çıktıklarınız mutlaka vardır, yolda bulduklarınız ve buluştuklarınız da olabilir elbette...yol şartları ve beklentiler doğrultusunda, genellikle yolda bulunanları görünce yola birlikte çıktıklarını unutan insanlarla yol yürüyenleri de, yolda yoldaşını satanları da duymuşluğunuz vardır...
Yol, yolcu ve vasıta kişiden kişiye değişir...Bir yere "üfle gelen püfle gider", ayak oyunları ile gelen ayak oyunları ile gider, birinin başına külah örenin karşısına başına külâh ören biri çıkar, geldiğiniz yoldan geldiğiniz gibi gidersiniz, ettiğinizi mutlaka bulursunuz, yaşattığınızı yaşarsınız, kınadığınıza düçar olur kınanırsınız, "büyük lokma ye büyük laf konuşma" sözü gün olur gerçekleşir...büyük konuşanların başına geleni bugüne kadar duymadıysanız şimdi duydunuz işte...
Yavuz Sultan Selim Han-ı Veli diyor ki: “Bütün dünya benim olsa gamım bitmez nedendir bu,Ezelden gam turabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu,
Gelen gider, giden gelmez iki kapılı handır bu,
Sakın insafı terk etme makam-ı imtihandır bu.”
Netice-i kelâm; şeytanın arabasına binen, sıcak hava balonu ile havalara giren ve seyahati seven, paraşütle tepeden inenler şeytani yollara tevessül etseler de, "şeytan arabası" ile gelen "şeytan arabası" ile gider, bize de haydi iyi yolculuklar, güle güle demek düşer !
__________
(*) R. Sertaç KAYSERİLİOĞLU, Şeytan Arabası, Tarih Dergisi, Temmuz 2017 sayısı
26 Haziran 2024 Çarşamba
Para, para, para...peki ya iman !
Kargalar bülbül yuvasına tünüyorsa
Kabahat ona tüneği tahsis edende
Gün olur, döner keser döner sap
Dökülür ortaya hem bir bir tutulan hesap
Adam teoloji okumuş para nerde o orda
Dökülür ortaya hem bir bir tutulan hesap
Haramiler azmışsa hem kudurmuşsa
Ehil olan eller bir yana atılmışsa
Okunmaz olmuş demek raftaki yasa
Gün olur, döner keser döner sap
Dökülür ortaya hem bir bir tutulan hesap
Görünse şakiler sureta haktan
Giyinse adiler ipekli kaftan
Okusa cahiller Mim'i kitaptan
Ağzı elbet çarpılır sin ile kaftan
Gün olur, döner keser döner sap
Dökülür ortaya hem bir bir tutulan hesap
23 Haziran 2024 Pazar
Cilalı taş devrinden cilalı adam devrine...
"Yıkılıpdur bu cihân sanma ki bizde düzele
Devlet-i çarh-ı denî verdi kamu mübtezeleŞimdi ebvâb-ı saâdetde gezer hep hezeleİşimiz kaldı hemân merhamet-i lem-yezele’’
İdrak ettiğimiz zaman diliminde eşref-i mahlukat olarak doğan ancak esfel-i mahlukat olarak hayat yolunda yürürken evrimleşmiş(!), koyun bile demenin iltifat olacağı insanımsılar maatteessüfki her yerdeler...koyun değil belki onlara har demek ehveninden kurtarabilir.
Cilalı taş devrindeki Homo sapiens; şimdilerde ya içinde şeytanın dizginleri ele aldığı, aklına kırk tilkinin danışmanlık yaptığı, "cilalı adam" görünümlü olarak debdebe ve şaşaa içinde yaşıyor...yahut uydum akıllı koyun sürüsü devrini yaşıyor geri kalan beceriksizler !
Bu dışı cilalı içi küflü/paslı, liyakat ve ehliyet yoksunu/yoksulu zevât içün Osmanlı devrinde kullanılan tabir, adam kıtlığı manâsındaki "kaht-ı rical"...
’Rical’’ (recûl kelimesinin çoğulu) iyi eğitimli, irfan, akıl, hikmet, ilim, dürüstlük ve cesaret sahibi insanları ifade etmek manasına kullanılır...‘’Kaht-ı rical’’, cemiyetin her kesiminde, hatta bürokraside, yönetimde, ehliyet ve liyakat gereken işlerde, ahlâklı, dürüst, bilgili, tecrübeli insanların kıtlığını da kasteder mahiyette özellikle kullanılan bir tabir...
Ziya Paşa yaşadığı devirde, bu minvaldeki zamanının yöneticilerine, siyasetçi ve bürokratlarına yazdığı mısralardan birisinde şöyle der:
‘’Asiyab-ı devleti (devletin değirmenini) bir har (eşek) da olsa döndürür.’’
Türk edebiyatının hiciv ustası Şair Eşref de Ziya Paşa’ya cevaben yazar:
"Asiyab-ı sengi'yi bir har da olsa döndürür, Döndürür ama mili kırar çarka s…çar harabeye döndürür.’’
Neyzen Tevfik de yukarıdaki mısralara “nazire” olarak, şöyle bir beyit yazar:
"Öyle harlar koştular kim asiyab-ı devlete, birbirin çiğnemekten, dolab-ı devlet dönmüyor.’’
"Sirkat çoğalıp lâfz-ı sadâkat modalandı(Hırsızlık çoğalıp sadakat sözü moda hâline geldi; namusu bitirdik, hamiyet yeni çıktı.)
Nâmus tamam oldu hamiyyet yeni çıktı"
"Bed-asla necâbet mi verir hiç üniformaZer-dûz palan vursan da eşek yine eşektir"
22 Haziran 2024 Cumartesi
Her dem dalkavuk...
21 Haziran 2024 Cuma
Kimi sütü sağarken kimi yer kaymağını...
20 Haziran 2024 Perşembe
Müzmin alacaklılar, "cool"lar !
“Kibirlenip de insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokman sûresi, 18)
Hz.Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Mütekebbirler/kibirli kimseler, kıyâmet gününde insan sûretinde küçük ve kırmızı karıncalar kadar haşrolunacaklardır. Zillet her taraflarından onları saracaktır. Cehennemdeki “Bûles” adı verilen bir zindana sürükleneceklerdir. Onları ateşlerin ateşi kuşatacak ve Cehennem ehlinin Tînetü’l-habâl denilen kan, irin ve pisliklerinden içirileceklerdir."
"...anlamak gerek: Sarsılmaz görünen özgüvenin ardındaki ruhsal çelimsizliği, karizmanın ardındaki hamlığı, böbürlenmenin ardındaki utancı, yalanların ve manipülasyonun ardındaki korkuyu, değersizleştirmelerin ardındaki değersizlik inancını, yetersiz hissettirmelerin ardındaki yetersizlik algısını, sürekli sızlanan mağdurun ardındaki faili, aşırı özverinin ardındaki hıncı, kendini adamanın ardındaki asalaklığı, sahte tevazunun ardındaki kibri, kendine acımanın ardındaki büyüklenmeyi, küskünlüğün ardındaki hasedi, kalabalık sosyal çevrenin ardındaki içsel boşluğu, kendini sevme söylemlerinin ardındaki kendilik nefretini, havalı (cool) duruşların ardındaki empati yoksunluğunu, soğukkanlılığın ardındaki anksiyeteyi, ilgi ve sahiplenmenin ardındaki kontrol ve iktidar çabasını, olgun duruşların ardındaki çiğliği, eğlenceli görünümün ardındaki iç sıkıntısını, keyif alışların ardındaki huzursuz arayışı, yarattığı ruh ikizi illüzyonunun ardındaki geçici kılık ve hatta şekil değiştirme kıvraklığını, etkileyici centilmenin ardındaki sadisti, cömert kahramanın ardındaki ruh ve beden cimrisini, sımsıkı saran kucaklamanın ardındaki sarsıcı kopukluğu, ne yaptığını bilen ağırbaşlı yetişkin görünümünün ardındaki sabırsız, güvensiz, travma mağduru çocuğu görmeden, bilmeden anlamadan narsist bireye karşı kendini korumak mümkün değildir. Çünkü narsisizmin dinamiklerini kavramadan narsist bireyle mücadele etmeye çalışmak, yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot gibi, bir illüzyona kılıç çekmeye benzer. Bir narsistle yaşamak, orada olmayanla yaşamaktır. Orada olmayana karşı korunamayız. Orada zannettiğimiz aslında nerededir? Önce bunu görmek, anlamak
lazım."..."büyüklenmeci narsist hayata karşi alacaklı pozisyon almıştır, sürekli tahsilat peşinde koşar, risk almayı ve rekabeti sever, tanınmak, şöhret kazanmak için ugrasir."...."Narsisistik yakıt ikmali; başkalarının vereceği aşırı ilgi, övgü, hayranlık ya da (bunlar olamıyorsa) korku, itaat ve hizmete ihtiyaç duyma, talep etme ve almak için yoğun çaba gösterme halidir. Narsist birey, ötekilerin duygu, tercih ve beklentilerini hiçe sayarak sahne şovunu sergiler ve onlardan sahte benliğini alkışlayarak onaylamalarını, zayıf egosunda anbean oluşmakta olan çatlakları, yarıkları beğeni ve hayranlıklarıyla sıvamalarını bekler."..."Hak etme yanılsamasının fahiş bedeli ebedi tatminsizlik ve huzursuzluktur. Çünkü bu yanılsama narsist bireyi “alacaklı” rolüne iter. Müzmin alacaklıdır narsist. Hayat borçludur ona: Servet, başarı, şöhret, zekâ, güzellik, bitmeyen gençlik, aşk, iktidar ve ayrıcalıklar borçludur. Bu durumda ihtiyaçları hasbelkader karşılansa bile narsist birey doğayla ve kendi gerçekliğiyle uyumlu olmayan beklenti ve hayallerin peşinde olduğu için bunun farkında ve doyumunda olamaz."(1)
"İyi bir lider, ekip üyeleri ve arkadaşlarıyla bir araya gelip rakip ekip ve kuruluşların önüne geçmeleri için onlara yardımcı olmaya çabalarken, narsist bir lider kendi ekibinde öne geçer. Böyle bir lider, en iyi ihtimalle yalnız bir kurt ve en kötü ihtimalle de bir asalak olur."(2)
Denk gelirseniz bu tevazu ile kılıflı narsist ve "cool" asalakları tanırsınız mutlaka !
(1)Şule Öncü, 2024, Hepimiz Narsistiz, Destek Yayınları.
(2) Why do So Many Incompetent Men Become Leaders ? Harvard Business Review Press. 19 February 2019







_1723965131620.jpg)























