Neden "Kırk Yıl"?
Türk irfanında ve medeniyet tasavvuru içinde "40" (Kırk) sayısı, sadece matematiksel bir değer değil; bir eşiği, olgunluğu, çokluğu, tamlığı ve kalıcılığı, tamamlanmayı ve manevi bir dönüşümü simgeleyen en güçlü sembollerden biridir.
Divan ve halk şairleri, "Kırklar"ı genellikle birliği temsil eden, benliğin yok edildiği bir makam olarak anlatırlar.
Bu sayı, hem dini metinlerde hem de halk kültüründe "kemâl" (olgunluk) noktası olmanın yanısıra aynı zamanda idrâkın üst düzeyde belirginleştiği çağ olarak kabul edilir.
Bektaşi geleneğindeki Kırklar Cemi, bu sayının birliğe, beraberliğe ve kolektif bir manevi bilince işaret ettiği en somut örnektir. "Kırkı birdir, biri kırktır" anlayışı, çokluk içindeki birliği ifade eder.
Kırk'a dair bir rubai:
Kırk kapı çaldım da geldim bu eşiğe,
Kırk yıl ninniler söyledim ben boş beşiğe.
Meğer kırkın sırrı bir "Elif" imiş,
Çıktım zifir karanlıktan vardım ışığa.
Gündelik hayat ve gelenekteki izlerine birkaç misâl vermek gerekirse; kırk sayısı, doğumdan ölüme kadar hayatın her aşamasında karşımıza çıkan bir "mühür" gibidir. Yeni doğan bebeğin ve lohusanın "kırkının çıkması", ölen kişinin ardından "kırk uçurma" veya mevlit okunması, bir halden diğerine geçişin tamamlandığını tesciller.
Deyimlerimizde de bu sayıya farklı mânâlar yüklenir, meselâ "Kırk gün taban eti, bir gün av eti" sabrı, "Kırk dereceden su getirmek" zorlukları ifade etmek için, "Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır" vefayı ifade için gündelik hayatta karşımıza çıkar.
Türk kültürünün o en zarif dokunuşudur "Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır" deyimi.
Bu söz aynı zamanda paylaşılan bir anın, samimi bir sohbetin ve kurulan dostluğun zamana karşı direnişini anlatır. Kahvenin o yoğun kokusu, aslında bir nevi "hafıza mührü" gibidir.
Bir fincan kahve içimi belki 15-20 dakika sürer ama bıraktığı o koku ve kurulan bağ, bir ömür boyu hatırlanacak bir vefa borcuna dönüşür.
Kahve Kokusunun Duygusal Etkisi
Kahve kokusu, beynimizde duygusal hafızayı yöneten bölgeyi doğrudan uyarır. Bu yüzden o koku bizi anında eski bir dosta veya sıcak bir hatıraya götürür. Bu açıdan bir hafıza tetikleyicidir kahve...
Aynı zamanda samimiyetin simgesidir. "Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül ahbap/sohbet ister kahve bahane" sözüyle de pekiştiği gibi; asıl mesele o dumanı tüten fincanın etrafında oluşan muhabbet bağıdır.
Çekirdeklerin kavrulmasından cezvedeki köpüğe kadar geçen süreç de, aslında sabrın ve emeğin bir göstergesidir.
★
Hikâye: Gizemli Kahve Dükkânı ve Kırk Yıllık Sır
İstanbul'un eski, dar sokaklarından birinde, üzerinde "Vefa Kahvesi" yazan küçük, ahşap bir dükkân vardı. Penceresinden sızan loş ışık ve kahve değirmeninden yayılan o baş döndürücü koku, gelip geçen herkesi içeri davet ederdi. Burası sadece bir kahve dükkanı değil, aynı zamanda yaşanmışlıkların, sessiz sözlerin ve kırk yıllık hatırların demlendiği bir yerdi.
Dükkânın sahibi, aksak adımlarla yürüyen ama gözleri hep pırıl pırıl parlayan ihtiyar Hamdi Usta'ydı. Her sabah ilk müşterisi, dükkanın karşısındaki eczanenin sahibi genç ve meraklı Ayşe olurdu. Ayşe, her gün bir fincan sade kahve içer, Hamdi Usta'nın anlattığı eski hikâyeleri dinlemeyi çok severdi.
Bir gün Ayşe, "Ustam, sizin bu kahvenizin sırrı nedir? Neden herkes 'kırk yıl hatırı var' der?" diye sordu.
Hamdi Usta gülümsedi. "Sırrı, içine kattığımız sevgidir kızım. Ama bir de benim kahvemin özel bir sırrı var. Yıllar önce, bu dükkânı açtığımda, babam bana kahveyi getirtecek bir adres vermişti, 'Sadece oradan çekirdek kahve sipariş et, kendin kahve değirmeninde öğüt, başka ürün kullanma sakın, bu kaliteden taviz verme' demişti. Ben de halen o çekirdekleri kullanırım hala. Ama asıl sır, bir fincan kahve içtiğin kişiyle kurduğun sahici muhabbet bağıdır. O bağ, en acı kahveyi bile tatlandırır."
Ayşe, ustaya bakarken gözlerinin derinliklerinde bir hüzün yakaladı. "Peki sizin de o kırk yıllık hatırınız var mı, Hamdi Usta?"
Usta derin bir nefes aldı. "Ah, hem de nasıl... Gençliğimde, bu dükkânın kapısına bir gün bitkin bir adam geldi. Çok hastaydı, titriyordu. Ona sıcak bir fincan kahve ikram ettim, bir de yanında simit verdim. Para istemedim, sadece 'İyileşince bir gün bana bu kahvenin hatırını ödersin' dedim."
Ayşe heyecanla sordu: "Peki ödedi mi?"
Hamdi Usta'nın gözleri dükkânın kapısına takıldı, yüzünde garip bir tebessüm belirdi. "Henüz değil kızım. Ama her sabah, o kahveyi içtiğimiz köşede bir fincan kahve bırakırım ona. Belki bir gün gelir diye..."
Tam o sırada, dükkânın kapısı usulca açıldı. İçeriye bastonundan destek alarak yürüyen yaşlı bir adam girdi. Gözleri doğrudan Hamdi Usta'nın her sabah boş bıraktığı o fincana takıldı. Göz göze geldiler. Hamdi Usta'nın yüzünde ise kırk yıllık bekleyişin huzuru vardı.
"Hoş geldin dostum," dedi Hamdi Usta, sesi titreyerek. "Kahvenin hatırı hep baki kaldı."
Yaşlı adam gülümsedi. "Hiçbir zaman unutmadım Hamdi. O sıcak kahve, sadece bedenimi değil, ruhumu da ısıtmıştı. O günden sonra her şey değişti. Ben de sözümü tutmaya geldim."
Ayşe, bu anı nefesini tutarak izliyordu. Kahve kokusunun sadece bir koku olmadığını, aynı zamanda zamana meydan okuyan bir vefanın, kırk yıl süren bir dostluğun ve bir umudun kokusu olduğunu o an anladı.
Aslında 'Vefa Kahvesi'nde demlenen sadece kahve değildi, hayatın kendisiydi...
