
"Al takkeyi ver külahı," Türkçemizin meşhur, biraz kurnazlık kokan ama bir o kadar da hayatın içinden olan deyimlerinden biri...
Özünde bu ifade; iki kişi arasındaki karşılıklı, çıkar odaklı ve çoğu zaman etik sınırları zorlayan alışverişi anlatır. Bir nevi "sen bana bunu ver, ben sana şunu ayarlayayım" durumu da diyebiliriz.
Bu deyim, genellikle gizli saklı yürütülen, pek de şeffaf olmayan pazarlıkları ifade eder.
Her iki taraf da genellikle haksız veya kurallara uymayan bir şekilde birbirine bir şeyler vererek işlerini yürütmesi şeklinde bir çıkar ilişkisi içindedir. Bu ilişkide birbirini kandırmaya çalışmak ya da bir başkasını aradan çıkarıp kendi aralarında anlaşmak şeklinde kurnazlıklar da söz konusudur.
Bu deyimde eskiden erkeklerin genelde evde veya ibadethanede başlarına taktıkları takke ve daha çok dışarıda veya resmi yerlerde taktıkları külah üzerinden bir benzetme yapılır. Biri diğerine takkesini verirken öbürü de külahını uzatır. Bu sürekli yer değiştirme hali, işin içinde bir "dolap döndüğünü" veya ciddiyetten uzak bir pazarlık olduğunu simgeler.
Meselâ "İhale sürecinde al takkeyi ver külahı yaparak rakiplerini elemek" şeklinde günlük hayatta çevrilen dolaplar gibi...
Eğer bir yerde "al takkeyi ver külahı" durumu varsa, orada kurallardan ziyade kişisel çıkarlar ve karşılıklı tavizler konuşuyor demektir. Biri bir işi bağlar, diğeri o işin yolunu açar. Biri susar, diğeri görmezden gelir. Herkes birbirinin açığını kapatırken aslında kendi çıkarının kalesini inşa eder. Dışarıdan bakıldığında samimi bir dostluk gibi görünen bu alışveriş, aslında pamuk ipliğine bağlı bir menfaat dengesidir. Kimin takkesinin kimin başında olduğu belli değildir ama herkes günün sonunda cebine girene bakar.
Bu oyunun kuralı da oldukça basittir: Dürüstlük kaybettirir, kurnazlık kazandırır. Ancak külahlar sürekli el değiştirdikçe, bir gün birinin başı mutlaka açıkta kalır...
★
Hikâye: "Al takkeyi ver külahı"
Mahallenin muhtarı Selim Bey ile bakkal Hayri arasındaki ilişki, tam bir "al takkeyi ver külahı" başyapıtıdır. Mahalleli bu durumu bilir ama kimse ses çıkarmaz; çünkü bu çarkın dişlileri arasında herkesin bir parça ekmeği veya ödenmemiş faturası vardır.
★
Bir sabah Muhtar Selim, nefes nefese bakkala girdi. "Hayri, benim hanımın emeklilik evraklarını belediyeden bir türlü geçiremedik. Seninkilerin yeğen orada çalışıyordu değil mi?"
Hayri, tezgahın altından bir paket kaçak çay çıkarıp tartıya koyarken bıyık altından gülümsedi. "Ayarlarız be muhtarım, ayıp ettin. Ama bizim oğlanın şu dükkanın önüne açtığı kaçak sundurma meselesi var ya... Zabıtalar dün yine 'Yıkacağız' diye tutturmuşlar."
Muhtar hemen kaşlarını kaldırdı, "E o iş bende! Ben şimdi encümene bir selam çakarım, sundurma olur sana 'sanatsal gölgelik'. Ama şu benim kayınbiraderin ehliyet kursu işini de senin kayınçoyla konuşman lazım."
Muhtar ve Bakkal hesap kitapla uğraşırken,
"Boş dükkan yok, uygun fırsat var" sloganıyla tanınan Emlakçı Tilki Ekrem kapıdan kafasını uzattı :
"Beyler, külahlar güzelmiş ama altında kafa kalmamış! Muhtarım, Bakkal Hayri’nin o 'sanatsal gölgelik' dediğiniz sundurmasının olduğu arsa aslında yan parseldeki dul teyzenin bahçesine 20 santim giriyor. Eğer teyze uyanırsa mahkeme kurulur. Ama teyzenin evi satılık... Ben evi ucuza kapatırım, siz de oraya bir otopark ruhsatı çakarsınız, takke de benim olur külah da!"
Böylece ikili koalisyon, üçlü bir "çıkar karteline" dönüşür. Artık kimin eli kimin cebinde belli değildir!
Ekrem, bakkal Hayri'nin titreyen ellerle tarttığı yarım kilo peynire odaklanır. Muhtar Selim ise, arkada bir gizli servis ajanı gibi rafları incelemektedir.
Muhtar fısıltıyla, Hayri, zabıta müdürünün oğlu senin kıza talipmiş. Eğer "evet" dersen, dükkanın önündeki kaldırım işgaline de "festival alanı" diyeceğiz.
Hayri: Muhtar, kızın gönlü var da, benim dükkanın vergi borcu ne olacak?
Emlakçı Ekrem: (Aniden dondurma dolabının arkasından çıkarak) Vergi borcu kolay! Ben o borcu, Muhtar’ın yeğenine sattığım 'manzaralı' (aslında bodrum kat) dairenin komisyonundan düşerim. Ama Muhtar, senin o belediye arazisindeki çardağı benim üzerime yapman lazım.
★
Belediye Meclisi toplantı salonunda buz gibi bir sessizlik var... Başkan kürsüde hararetle "şehrin vizyonundan" bahsederken, arka sıralarda oturan Muhtar Selim, Bakkal Hayri ve Emlakçı Ekrem ise kendi "vizyonlarını" uygulamaya koymuştur.
Başkan, "Yeni yapılacak parkımız, mahallemize nefes aldıracak bir proje olacak!" derken, Hayri, Muhtar'ın cebine gizlice bir not sıkıştırdı:
"Parkın karşısındaki arsanın imarını 'çok katlı konut'a çevirsek, bizim oğlanın düğün salonu projesi oraya kayar."
Muhtar, notu okur okumaz Emlakçı Ekrem'e döndü. Fısıltıyla: "O arsayı sen geçen Ayşe teyzeden almıştın değil mi? Eğer Hayri'nin işini halledersek, otopark ruhsatı sözünü yerine getiririm."
Ekrem sinsi bir gülüşle oturduğu yerden elini kaldırdı: "Sayın Başkanım, park projesi çok güzel ama ben daha sürdürülebilir bir fikir öneriyorum:
'Park ve AVM Entegre Sosyal Yaşam Alanı Projesi'!"
Başkan şaşkınlıkla Ekrem'e bakarken, salonda hafif bir uğultu yükseldi. Muhtar hemen devreye girdi: "Ekrem Bey haklı! Hem yeşil alan, hem istihdam... hem de benim muhtarlığın ek binası oraya sığar!"
Hayri de yerinden fırladı: "Ve tabi ki, 'Sosyal Yaşam Alanı'na düğün salonu olmazsa olmazdır. Hatta otoparkı da belediye yapsın!"
Salondaki sessizlik bozulmuş, kaosa dönmüştü. Meclis üyeleri şaşkınlıkla bu üçlünün birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu anlamaya çalışıyordu. Başkan'ın yüzü morarmıştı. Üç kafadar, o kadar çok "al takkeyi ver külahı" yapmışlardı ki, artık kimin hangi projenin sahibi olduğunu, kimin kim için konuştuğunu kimse ayırt edemiyordu.
Meclis Başkanı, çekiçle masaya vura vura bağırdı: "Yeter! Kimin neyi, kiminle takas ettiğini anlamıyorum! "
Ancak artık çok geçti. Muhtar'ın kafasında Emlakçı'nın kasketi, Hayri'nin başında Muhtar'ın takkesi, Ekrem'in kafasında ise bakkalın külahı vardı. Salonu terk ederken bile gülüşüyor, yeni takas planları yapıyorlardı. Ayşe Teyze ise elinde buruşmuş dilekçesiyle kalakalmıştı. "Benim dilekçem neden AVM oldu şimdi?" diye mırıldanırken, mahallenin geleceğinin, yanlış başlarda dolaşan şapkalar kadar karışık ve belirsiz olduğunu bir kez daha anladı.
Akşam kahvede oturduklarında, herkes birbirinin yüzüne büyük bir dürüstlük abidesiymiş gibi bakıyordu.
Al takkeyi, Ver külahı, Kap tapuyu!