Hayat, her zaman tek bir tonda akmıyor. Tıpkı bir günün içinde saklı duran o dört mevsim gibi, ruhumuz da farklı havalara bürünüyor.
Doğanın bu dört farklı halini, hayatın içindeki derinliklere ve duygusal karşılıklarına indirgeyerek daha detaylı bir perspektifle ele alırsak:
Kimi zaman kısa ve yoğun sağanak gibi... Beklenmedik bir anda bastıran öfkeler ya da aniden boşalan bir sevinç gibi... Her şeyi bir anda yıkayıp geçen, gürültülü ama ferahlatıcı bir gidişat. Kısa ve yoğun sağanak bir arınma ve yüzleşme evresi gibidir. Bu hal, hayatın "kriz" anlarını temsil eder. Ansızın gelir, planları bozar, dışarı çıkmanıza engel olur. Ancak bu sağanak; biriken tozu toprağı süpüren, havayı ağırlaştıran o basık elektriği dağıtan bir güçtür. Biriken gözyaşlarının boşalması ya da bastırılan bir gerçeğin aniden haykırılması şeklinde tezahür eder. Kısa sürer ama gelip geçtiğinde geride ıslak, taze ve her şeye yeniden başlamaya hazır bir dünya bırakır.
Kimi zaman uzun ve dingin çisenti gibi...Zamanın yavaşladığı, düşüncelerin ince ince zihne süzüldüğü o sabırlı anlar. Bitmek bilmeyen bir hüzün değil bu, toprağın suyu içmesi gibi ruhun sessizliği emdiği bir süreç. Uzun ve dingin çisenti benzeri evre sabır ve kabullenişin göstergesi gibidir. Çisenti acele etmez. Toprağı dövmez, onu incitmeden yavaş yavaş içine işler. Bu, hayatın "oluş" sürecidir. Bir acının zamanla sönümlenmesi veya bir fikrin zihne ağır ağır yerleşmesi gibidir. Melankoli ile karışık bir huzur dönemidir. Islanmaktan korkmadığınız, aksine o ıslaklığın içinde sakince yürüdüğünüz zamanlardır. Derine işler. Sağanak gibi yüzeyi temizlemekle kalmaz, köklere kadar iner. Karakterin demlendiği dönemdir.
Kimi zaman sisli puslu...Önümüzü göremediğimiz, kararsızlığın gri bir tül gibi gerçeğin üzerine çöktüğü o belirsizlik zamanları. Kaybolmak değil, belki de sadece durup beklemek gerektiğini hatırlatan bir mola.Sis ve pus belirsizlik ve iç gözlem evresidir. Görüş mesafesinin bir metreye düştüğü o anlar, dış dünyayla bağın kesilip insanın kendi içine dönmek zorunda kaldığı anlardır. Yol belli değildir, yön kaybolmuştur. Bu evre tefekkür kapısını arakar. "Neredeyim ve nereye gidiyorum?" sorusunun en yüksek sesle sorulduğu gri bir sessizlik ile karakterizedir. Siste hızlı gidemezsiniz; yavaşlamanız, hatta durup dinlemeniz gerekir. Bu pus, aslında ruhun dışarıdaki gürültüden kaçıp kendi sesini duyması için bir fırsattır.
Ve nihayet, kimi zaman güneşli...Her şeyin berraklaştığı, renklerin parladığı ve adımların hafiflediği o aydınlık sabahlar. Güneş kendini gösterir, her şey berraklaşır ve hareket başlar. Bulutların dağıldığı, gölgenin netleştiği o an. Her şeyin olduğu gibi göründüğü, saklanacak bir yerin kalmadığı "eylem" zamanıdır. Hayatiyet ve neşe ile karakterizedir. Her şeyin mümkün göründüğü, o sıcaklığın deri altına geçtiği iyimserlik hali tezahür eder. Planları hayata geçirme, dış dünyaya açılma ve paylaşma enerjisi verir.
Aslında hepsi tek bir gökyüzüne ait. Meselâ sağanak olmasa toprağın kokusu çıkmaz, sis olmasa güneşin kıymeti bilinmez. İnsanoğlu da bu değişken havaların toplamı gibi; her damlada ve her ışık hüzmesinde biraz daha kendi oluyor.
Unutulmamalıdır ki, insan ruhu sabit bir iklim değildir, bilakis değişken bir gökyüzü gibidir. Önemli olan sisin içinde kaybolmamak, sağanakta boğulmamak ve güneşin sadece bir süreliğine orada olduğunu bilerek güneşli zamanların tadını çıkarmaktır.
