Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

21 Temmuz 2026 Salı

Böyle mi Hakk'ın takdimi?


Nasıl boşalttık içini,
Çok sevdik şekli biçimi,
Bilemedik biz seçimi,
Yanıldık dışı içi mi?...

Görünüşe aldandık hep,
Özümüz gibi sandık hep,
Sahtekârı omuzladık,
Kaybettik biz bu geçimi...

Riya sardı dört yanımız,
Heba oldu zamanımız,
Madde oldu imanımız,
Sattık irfanı bilimi...

Ehliyetsiz liyakatsız
Ademlere mühür verdik
Kötü gidişata kızdık
Söylenip de seyre daldık

Dostluk koptu, bağlar bitti,
Bahçelerde güller yitti,
Edep, haya çekip gitti,
Kışa döndü kalp iklimi...

Nefsimize esir olduk,
Kıymet verdik, nankör bulduk,
Açmadan sararıp solduk,
Böyle mi Hakk'ın takdimi?

Teslim olduk, boyun büktük,
İçimize dertler döktük,
Sağlam idik, nasıl çöktük,
Bekler olduk bir hekimi...

İmar dedik inşâ dedik
Fakir iken zenginleştik
Akıllı evler diktik de
İnsanımızı kaybettik

Düşünüp de kaldık naçar,
Ömür kuşu elden uçar,
Ruh bedenden bir gün kaçar,
Gör bak neymiş can teslimi...

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Beyhude Arayışlar Külliyatı


Cimriden cömertlik
Hainden sadakat
Tembelden başarı bekleme

Yalancıda doğruluk
Şerefsizde şeref
Fahişede namus arama...

Bencilden fedakârlık
Nankörden vefa
Dönekten samimiyet bekleme...

Cahilde feraset
Korkakta cesaret
Zalimin elinde adalet arama...

Soysuzdan asalet
Riyakârdan samimiyet
Yüzsüzden utanma bekleme...

Aslını inkar edende asalet
Zalimde merhamet
Düşmanın yurdunda emniyet arama...

Yüzsüzden astar
Arsızdan ar
Sütü bozuktan vicdan bekleme...

Muhannette yiğitlik
Dost görünenden vefa
Namerdin sofrasında lokma arama...

Çapulcudan düzen
Ahmaktan nasihat
Hırsızın torbasından helal bekleme...

Görgüsüzde zarafet
Kibirlide tevazu
Hasedin gözünde hüsnüniyet arama...

Çıkarcıdan dostluk
Cahilden basiret
Gafilden uyanma bekleme...

Liyakatsizde adalet
Kuyruk sallayanda sadakat
Kötünün yurdunda kerem arama...

Çirkeften taharet
Sakardan maharet
Sözünden dönenden metanet bekleme...

Güdükte feraset
Fitnecide selamet
Yalancının sözünde hakikat arama...

Çoraklıktan hasat
Gözü açtan kanaat
Ussuzdan dirayet bekleme...

Nankörde hürmet
Çirkefte asalet
Hainlerde selamet arama...

Ham demirden cevher
Bed asıldan gevher
Eğri ağaçtan düz gölge bekleme...

Fikri kıtda basiret
Haramzadede şükür
Cibilliyetsizde vefa arama...

Güdük akıldan fikir
Paslı demirden tenkir
Nankörün dilinden teşekkür bekleme...

Zıpçıktıda edep
Sebepsizde sebep
Bâtılın kapısında hikmet arama...

Nefsi körden kanaat
Dil-i zârdan hakikat
Yalancının mumundan aydınlık bekleme...

Kuru dalda meyve
Bozuk terazide vezin
Kılavuzu karga olanla yön arama...

Kem gözden kerem
Dili kirliden muhabbet
Vicdansızdan merhamet bekleme...

Gölgesiz ağaçta durak
Yüreği çorakta otlak
Akıntıya kürek çekende hedef arama...

Kuru kuyudan ab-ı hayat
Hesapsız yapılan binadan hayır
Dünü inkarcıdan hayır bekleme...

Gönlü kirlide hulûs
Hayasızlarda namus
Zemheri ayında bahar arama...

Yarım tabibden sıhhat
Yarım hocadan din-u taat
Emeği olmayandan hasat bekleme...

Cahiller meclisinde irfan
Mürainin kalbinde iman
Sırrını rüzgâra verende eman arama...

Gönlü kış olanda cemre
Boyun eğmeyende itaat
Açılmamış gülde koku arama...

Vebal akan çeşmeden tek damla su içilmez...

Üstâd Abdurrahim Karakoç ne de güzel söylemiş;

"Müstehaktır diyerek insaftan vazgeçilmez, 
Zorda kalınsa bile hayduttan dost seçilmez.
Bulutlardan yağacak rahmet gecikse dahi,
Vebal akan çeşmeden tek damla su içilmez"

"Vebal akan çeşmeden tek damla su içilmez"...

Ne kadar yalın, bir o kadar da sarsıcı bir duruş... Bu söz, insanın ahlâki bütünlüğünü ve ruhsal temizliğini koruma gayretini çok güçlü bir metaforla özetliyor.

Gerek felsefi gerek toplumsal açıdan bakıldığında, bu tek cümlenin altında çok derin bir fıtrat ve vicdan muhasebesi yatıyor:

Kaynağın meşruiyeti mühimdir, göz ardı edilemez. Bir nehir ne kadar gür, bir çeşme ne kadar ihtişamlı akarsa aksın; eğer kaynağına adaletsizlik, kul hakkı ya da haksızlık karışmışsa, ondan gelecek "hayatın" bile bir anlamı kalmaz.

Tavizsiz bir duruş bu mevzuda elzemdir. "Tek damla" vurgusu, ahlâkta grilere yer olmadığının resmidir. "Azıcık faydalansam ne çıkar?" ya da "Çeşmeyi ben yapmadım, sadece su alıyorum" gibi insan zihninin üretebileceği tüm modern bahaneleri kapı dışarı eder.

Vebalin bulaşıcılık etkisi vardır. Vebal sinsi bir zehir gibidir. O kaynaktan beslenen her düşünce, her eylem ya da her kazanç, farkında olunmasa bile zamanla o zehirden payını alır.

İnsanın kendi iç sesine ve ilkelerine sadık kalabilmesi, o çeşmenin gürültüsüne aldanmayıp arkasını dönebilme iradesinde saklıdır.

Bu sözün izini sürerken, o çeşmeden uzak durabilme iradesine (bireysel vicdana) ve çeşmenin suyunun nasıl bulandığına (toplumsal yozlaşma) da göz atalım...hem içimizdeki o teraziyi hem de dışarıdaki o bulanık akıntıyı masaya yatıralım. Zira biri olmadan diğerini konuşmak, resmi yarım bırakmak olur.

Toplumsal Boyut: Çeşmenin Suyu Nasıl Bulanır?

O çeşmeden vebal akmaya başlaması, bir toplumun değerler sistemindeki kılcal damarların çatlamasıyla ilgilidir. Süreç genellikle büyük patlamalarla değil, küçük ve sinsi adımlarla yürür:

İlk damla düştüğünde gösterilmeyen tepki, zamanla o damlanın nehre dönüşmesine zemin hazırlar. Toplum, adaletsizliği ya da liyakatsizliği "hayatın gerçeği" olarak kabul etmeye başladığı an, çeşmenin kaynağı geri dönülemez şekilde kirlenir. (Sıradanlaşma ve Kanıksama)

Güç, sermaye veya makam; ahlaki bir zemin yerine sadece faydacı bir mantıkla dağıtıldığında, çeşme artık susuzluğu gideren bir pınar değil, haksızlığı besleyen bir mekanizmaya dönüşür. Üstelik bu durum, "kültürel bir aşı" gibi yeni nesillere de doğruymuş gibi aktarılmaya başlar.(Kurumsal ve Kültürel Yozlaşma)

Toplumsal yozlaşma kendi dilini yaratır: "Herkes yapıyor", "Sistem böyle", "Gemisini kurtaran kaptan"... Bu cümleler, vebal akan çeşmenin etrafına inşâ edilmiş sahte meşruiyet duvarlarıdır. (Bahaneler Endüstrisi)

Bireysel Boyut: O Çeşmeden Uzak Durabilme İradesi

Toplum ne kadar yozlaşırsa yozlaşsın, o çeşmenin önünde durup avucunu açıp açmamak tamamen bireyin vicdan manifestosudur. İşte zor, çileli ama insanı "insan" kılan duruş burada başlar:

Herkesin o çeşmenin başında kuyruğa girdiği bir dönemde, arkasını dönüp susuz kalmayı (yani maddi kaybı veya makam kaybetmeyi) göze alabilmek, en büyük entelektüel ve ahlâki erdemdir. Bu, kendi içsel çölünde dürüstçe yürümeyi, başkasının gölgesinde eğilmeye tercih etmektir.

Dışarıdaki hukuk kuralları veya toplumsal baskılar bazen esneyebilir, hatta o çeşmeden su içmeyi yasal bile kılabilir. Ancak insanın kendi içindeki o mahkeme (öz-bilinç, iç terazi, vicdan), o suyun rengini ve kokusunu bilir. Gerçek ahlâk, kimsenin görmediği o kuytuda, o tek damlayı bile reddedebilmektedir.

İnsan, dokunduğu ve beslendiği şeyle şekillenir. Vebal akan bir kaynaktan alınan tek bir damla, insanın düşünce dünyasını, estetik algısını ve ürettiği her şeyi (ürün, malzeme, yazı, kelâm, sanat, bilim vs.) zehirler. Kendini korumak, aslında kendi özünü ve değerleri koruma gayretidir.

Sonuç olarak;

Çeşmenin suyunun bulanması toplumsal bir trajedi olsa da, o sudan içmemek bireysel bir zaferdir. Toplum ne kadar büyük bir gürültüyle o çeşmeye koşarsa koşsun; bir insanın kendi temiz vahasını koruma mücadelesi, dünyaya bırakabileceği en asil mirastır.

Sırtında yumurta küfesi taşıyanlar...

"Sırtında yumurta küfesi taşımak", bu toprakların sorumluluk ahlâkını ve mecburiyetin getirdiği o muazzam dikkati anlatan en bilgece deyimlerden biridir. Sırtındaki yumurta küfesi, insanın "kendi iradesiyle veya hayattaki rolü gereği" üstlendiği, hataya yer olmayan o hassas emanettir.

Kayayı sırtlayanlar bükülür ama kırılmaz; oysa yumurta küfesini taşıyanların *"bükülmeye bile lüksü yoktur". Çünkü en ufak bir sendeleme, bir anlık gaflet veya öfkeyle atılacak yanlış bir adım, arkalarında taşıdıkları o kırılgan değerlerin, umutların ve hayatların tuzla buz olması demektir.

Sırtında yumurta küfesiyle yürüyen o insanları anlamak için şu gerçeklere bakmak gerekir:

Hatasız Yürüme Zorunluluğu (Mutlak Dikkat)

Bu insanlar tek başına yaşamazlar; onların kararları, adımları ve sözleri başkalarının hayatını doğrudan etkiler. Bir lider, bir hoca, bir anne-baba ya da toplumun önünde duran bir aydın… Sıradan bir insanın lüksü olan "küsüvermek", "bırakıp gitmek" ya da "öfkeyle hareket etmek" onların defterinde yazmaz. Küfedekiler kırılmasın diye, kendi içlerindeki fırtınalara rağmen dümdüz ve dengeli yürümek zorundadırlar.

Kendi Özgürlüğünden Vazgeçiş

Yumurta küfesi taşıyan insan, "canımın istediği yere koşarım" diyemez. Adımlarını coğrafyaya, yola ve yükün hassasiyetine göre ayarlar. Toplum bazen onları "fazla temkinli" ya da "ağırkanlı" olmakla eleştirir; oysa bilmezler ki o temkin, korkaklıktan değil, sırtlarında taşıdıkları emanete duydukları o derin hürmettendir. Onların hürriyeti, emaneti menziline sağ salim ulaştırma sorumluluğunun içinde saklıdır.

Yalnızlık ve Anlaşılmama

Küfe sırtınızdayken kimse size arkadan sarılamaz, yükünüze kolay kolay ortak olamaz. İnsanlar genellikle küfenin içindeki yumurtalarla (yani o yürüyüşün sonuçlarıyla) ilgilenirler; fakat o dik yokuşta dengede kalmak için baldırların nasıl titrediğini, omurgaya binen o görünmez sızıyı sadece taşıyan bilir.

"Kayayı taşıyan can verir, ömür verir, direnir... Ama yumurta küfesini taşıyan, kendi canından önce taşıdığı canların incinmemesi için adeta nefesini bile sayarak yürür."

Bu hassas denge, günümüzün o hoyrat, sabırsız ve her şeyi bir anda kırıp dökmeye meyilli dünyasında çok daha hayati bir boyuta ulaştı. 

Fedakârlığın ve sorumluluğun trajik bir ironiye, hatta bir tür varoluşsal sınava dönüştüğü yere göz atalım... Sırtında yumurta küfesi taşımak büyük bir dikkat ve asalet gerektirir; fakat "dibi delik bir sepette" o yumurtaları taşımaya çalışmak, insan ruhunun sınırlarını zorlayan bambaşka bir hikâyedir.

Dibi delik sepette yük taşıyanlar için söylenecek o kadar çok şey var ki:

Beyhude Bir Çaba ve Sisyphos Yazgısı

Kadir kıymet bilmeyen bir topluma emek vermek, değer üretmeye çalışmak tam olarak dibi delik sepetle yürümektir. Siz yukarıdan ne kadar özenle yerleştirirseniz yerleştirin, sepetin altı (yani muhatabınızın nankörlüğü, vefasızlığı veya idraksizliği) o emekleri birer birer aşağıya düşürür ve kırar. Mitolojideki Sisyphos gibi, o kayayı tepeye çıkarırsınız ama her seferinde aşağı yuvarlanır. Dibi delik sepetle yürüyen insan, emeğinin ziyan olacağını bile bile o yoldan vazgeçemeyen insandır.

Bile Bile Devam Etmenin Asaleti (veya Deliliği)

Dışarıdan bakan rasyonel bir göz için bu durum tam bir deliliktir: "Madem dökülüyor, neden hala taşıyorsun?" denir. Oysa o özel insanlar için bu bir hesap kitap meselesi değildir. Onlar, "Ben üzerime düşeni yapayım da, sepetin deliği onun ayıbı olsun" ahlâkıyla hareket ederler. Sonuca değil, yoldaki niyete ve eylemin kendi erdemine odaklanırlar. Kurak bir toprağa, yeşermeyeceğini sezse de su taşımaktan vazgeçmeyen o eski bilgelik buradadır.

İçsel Bir Yabancılaşma ve Tükeniş

Bu sürecin en acı tarafı, taşıyıcının kendi içinde yaşadığı kırılmadır. Bir yandan arkada bırakılan o kırık yumurta kabuklarının (ziyan olan emeklerin, yanlış anlaşılan niyetlerin) hüznü, diğer yandan "belki bu sefer biri tutunur" umuduyla atılan o yorgun adımlar... İnsan, kendi iyi niyetinin celladı olduğunu belkide en çok bu delik sepeti taşırken fark eder.

Dibi delik sepetle yürüyenler, bu dünyanın faydacı mantığına sığmayan, kaybetmeyi göze alarak iyilikte direnen o son kalelerdir.

Bu durum, insanın sadece dış dünyayla değil, kendi sabrıyla ve inancıyla verdiği en büyük savaştır. 

Bu delik sepeti taşımakta ısrar etmek bir erdem gibi gözükse de insanın kendi emeğine ve ömrüne haksızlık ettiği o ince sınırı aşmaması gerekir.

Meselenin düğüm noktası ve o en hassas terazi tam da burasıdır: Haksızlık...

İyilik, fedakârlık ve erdem; bir insanın kendi varlığını un ufak etmesi, kendini hoyratça tükettirmesi seviyesine vardığında, o asil duruş yerini derin bir adaletsizliğe bırakır. İnsanın dünyaya vereceği en büyük hesaplardan biri de kendi ömrüne, kendi ruhuna yaptığı adalettir. Bu yüzden dengeyi korumak, sadece bir tercih değil, erdemin kendisini yaşatabilmek için mutlak bir zorunluluktur.

Dibi delik sepetle yürürken o dengeyi kurabilmek ve haksızlığın önüne geçebilmek adına şu sınır hatlarını net çizmek gerekir:

Sepeti Tamir Etmek (Sınır Çizme Erdemi)

Fedakâr insan genellikle hep vermeye odaklandığı için, karşı tarafın veya toplumun noksanını kapatmaya çalışırken kendi sınırlarını çizmeyi unutur. Dengeyi korumak, yoldan tamamen çekilmek demek değildir; sepetin deliğini görüp, "Ben taşıyorum ama senin de bu emeği tutacak bir taban oluşturman gerekir" diyebilme cesaretidir. Alıcı tarafta hiçbir sorumluluk bilinci uyanmıyorsa, orada yapılan şey dayanışma değil, bencilliği beslemektir.

Kendi Kaynağını Korumak

Tıpkı uçaklardaki o klasik kural gibi: "Oksijen maskesini önce kendinize, sonra çocuğunuza takınız". Kendisi nefessiz kalan, kökleri kuruyan bir ağacın kimseye gölge etmesi ya da meyve vermesi mümkün olamaz. İnsanın kendi ruhsal, zihinsel ve bedensel sağlığını koruması; bencillik değil, bilakis başkalarına faydalı olmaya devam edebilmek için vermesi gereken bir öz-özveridir.

"Kime" ve "Neye" Taşıdığının Bilincinde Olmak

Emeğin ziyan olması kaçınılmaz bir kuraklığa mı hizmet ediyor, yoksa geçici bir fırtınanın atlatılmasına mı? Eğer taşınan yük, toplumun ya da muhatabın tembelliğini, vurdumduymazlığını ve arsızlığını meşrulaştırıyorsa, orada denge çoktan bozulmuştur. Erdemli insan, emeğinin bir uyuşturucuya dönüşmesine izin vermez. Hakiki adalet; değer bilene vaha, değer bilmeyene ise sınır olabilmektir.

Kendine haksızlık ederek yapılan hiçbir iyilik, uzun vadede dünyadaki adalet dengesini düzeltmeye yetmez. Terazi önce insanın kendi içinde doğru tartmalıdır.

Bu dengeyi kurabilmek, o bükülmeyen gövdeye hak ettiği saygıyı bizzat kendimizin vermesiyle başlar.

Sağlık ve safâlıkla kalınız.