Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

14 Eylül 2022 Çarşamba

Çiftler, zıtlar ve kâinât...

 

"İbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır" (Zâriyât sûresi, 49)

Eğer zıtlar ve zıtlıklar olmasaydı, referansımız ve ayırt etme yeteneğimiz nasıl çalışacaktı acaba ?
Görünür âlemdeki siyah-beyaz; ışık-karanlık; acı-tatlı; soğuk-sıcak...gibi.

Zıtlar, zıtlıklar, çiftler âlemindeyiz...
Zıtlar ve çiftler ki, kâinatın yapıtaşları, olmazsa olmazı, biribirinin mütemmin cüzleri...

Bilinen tüm zıtlar, çiftler, zıtlıklar birbirini tamamlayarak bir bütünü oluşturuyor ve biri olmadan diğerinin de olamayacağını anlatıyor değil mi, düşünebilme ve idrak etme yeteneğini kaybetmemiş olana !

Bitkiler ve hayvanlar aleminde çiftleri, zıtları görüyor, gözlemliyor biliyoruz da, atom altı parçacıklardaki çiftler ve zıtlar hakkında ne biliyoruz acaba ?....işte bu yazının konusu atomaltını fizik terim ve terminolojisi ile anlamaya, anlatmaya yönelik...
Fizik biliminde manyetik etkileşimden dolayı "zıt kutuplar birbirini çeker" ve "aynı kutuplar birbirini iter" kuralı/kavramları evrendeki etkileşim ve ilişkileri canlı ve sürekli kılmaktadır.

Gözle görülür makroskobik madde âleminde de bu manyetik etkileşimi bir çok sahada görmekteyiz, gerek elektriksel yük gerekse kütle çekimi kanun ve sabitlerinin altında bir çok olay cereyan etmekte değil midir...?

Bugünkü gelinen noktada mikroskobik âleme inildiğinde zıtları, zıt elektrik yüklerini, zıt parçacıkları, maddenin karşıtı anti-maddeyi fizik bilimi ayrıntılı olarak ortaya koymaktadır.
 
Eskilerde maddenin parçalanamaz en küçük parçacığı atom iken, sonraları atomun parçalanabildiği ve şimdilerde atomaltı parçacıklarının elektriksel yük zıtlıkları bir anlamda çiftleri, bugün bilimsel çalışmalarla gözler önüne serilmiştir.

Bugün üç grup(tip) atomaltı parçacık tanınıyor: 
1-Leptonlar; muonlar ve nötrinolar. 
2-Hadron, proton, nötron ve pionlar 
3-Bozonlar; foton ve gravitonlar...

Kâinatta cari olan sistemin temel kuvvetlerinden  elektromanyetik kuvveti fotonların, yerçekimi kuvvetini ise gravitonların taşıdığı düşünülüyor ki, bunlar atomaltı mesajcı parçacıklar olarak ifade ediliyor.
Werner Heisenberg’e 20. yy’ın en ilginç buluşunun ne olduğu sorulduğunda, 1930’larda öngörülen karşıtmaddenin keşfi olduğunu belirtmiştir. Buna göre her bir parçacığın görünmez bir ayna görüntüsü vardır ve buna antimadde adı verilmiştir.

"Fizik bilimine göre fotonun ve nötral pionun dışında bilinen her parçacığın bir karşıtparçacığı var."

Fizikçiler herbir parçacığın görünmez bir ayna görüntüsü de olduğuna inanıyorlar; bu ayna görüntüsüne de antimadde adını vermişler.  

Sağ ve sol elinizi, parmakları aynı yöne bakacak şekilde üst üste getirmeyi deneyin. Getiremezsiniz ! Eldiven teklerini de aynı şekilde üst üste getiremezsiniz. Bir kere daha deneyin! Sağ ayağınızı sol ayakkabınızın tekine sokamazsınız. Buna ayna simetrisi denir. 
Bir örnek daha: Dış görünüşü bakımından tamamıyla özdeş iki tür salyangoz kabuğu vardır; ama bunlar kabuklarını (evlerini) ayrı biçimde yapar: Birinin kabuğunun kıvrımı saat yelkovanının dönüşü yönünde iken ötekininki tersi yönündedir. 
Glikozun izomerlerinden sağ ve sol dizilimli (ayna görüntüsü) olmak üzere iki türü (şeker) vardır, şeker yiyen iki tür bakteriden her biri bunlardan yalnızca birini yer. 
Bu özellikte olan birçok organik molekül vardır. 
Maddenin karşıtmaddesi olduğunun keşfi, doğada simetrinin önemi konusunda bizleri düşündürmektedir.

Ayna, insanoğlunun çok önemli buluşlarından olsa gerek. Yapışık ikizler de embriyolojinin çok önemli konularından biri. 
Bir maddenin ikizi, önce atomlarında kendini gösteriyor. Bir elementin atomları birbirinin aynısıdır. Örneğin bir demir parçasında bulunan demir atomları hep aynıdır. Su moleküllerinin hepsi de tıpa tıp birbirinin aynıdır. 
Karşıtmaddeye dönecek olursak; bir parçacığın karşıt parçacığı, parçacıkla aynı kütle ve spine sahiptir ve eğer kararsız ise aynı yarı ömre sahiptir. Sadece tek bir noktada birbirlerinden ayrılırlar: eğer varsa yükleri farklıdır. Spini ve manyetik momenti arasındaki yönelim veya ters yönelim de parçacıkla ters yönlüdür.

Zıtlara bir diğer misâl;
Elektron negatif, pozitron pozitif; proton pozitif, karşıt proton ise negatif işaretli. Nötron ve karşıt nötron ise yüksüz. Ama nötron, değişik yükteki üç kuarktan oluşuyor. Bu kuarklardan ikisinin yükü –1/3 diğerinin yükü ise +2/3'tür. 

Evrenimizde görünen çok sayıdaki gökcisminin hepsi proton, nötron ve elektrondan oluşmuştur.

Bir şeyin gerçeği ile aynadaki görüntüsü arasındaki tek fark, sağ ve solun değişmesidir. Bunun sonucunda, tüm cisimler ve süreçler, sağ ve sol değişmelerine karşı eşit ihtimalle oluşmuşlardır. Bu mantıksal kural, çekirdek ve elektromanyetik etkileşmeler için deneylerle doğrulanmıştır. 

Atomaltı dünya'da neler var neler ! ...
Parçacık ve karşıt parçacığın tek ve bir oldukları bazı durumlar da vardır: Işığın kuantumu, foton, böyle bir parçacıktır. Böyle olanların kendi karşıt parçacıklarıyla aynı oldukları düşünülür. Bu durumda elektrik yükü doğal olarak sıfır olmalıdır. Ama fotonun elektrik yükünün sıfır olduğu ifadesiyle, yüklü parçacıkların foton yayımladıkları (elektromanyetik ışıma) ifadesinin kafaları karıştırmamasına dikkat edilmelidir. 
Bu ifadenin anlamı: 
"ışığın kendisinin, ışığın kaynağı olamayacağıdır." 
Doğal olarak parçacığın kütlesi parçacığın türüne bağlıdır; bu sıfır da olabilir. Böyle olması halinde parçacık her zaman ışık hızında hareket eder. Böylesi bir parçacığın başlıca örneği fotondur. 

20.yy bilimin en büyük buluşu karşımadde... 
Madde ve karşıt-maddesi tam olarak bakışımlıdır. Yani neredeyse özdeş ikizlerdir. Ancak tek bir noktada birbirlerinden ayrılırlar: yükleri karşıttır. 
Bunların bir başka özelliği, birbirleriyle karşılaştıklarında birbirlerini yok etmeleri. Karşıt-hidrojen atomu, normal hidrojenle aynı fotonları yayar. Bizim yapımızda onlar yok. Bunlar iki şekilde dünyamızda bulunuyorlar: Birisi kozmik ışınlar uzayda bunları üretiliyor. Diğeri, Avrupa Nükleer Araştırma Konseyi(CERN)’nde milyarlarca pozitron ve karşı-proton dolaşıyor. Gökadalardan gelen kozmik ışınlar ve hızlandırıcılar dışında ise karşı-maddeye (şimdilik) rastlamıyoruz. 

Anti-madde ve maddenin bir başka özelliği, birbirleriyle karşılaştıklarında birbirlerini yok ederler; örneğin ışığa (fotonlara) dönüşürler.

Peki dünya dışında karşı-madde var mı?
Karşı-maddenin oluşturduğu bir yıldız varsa o da öbürleri gibi parlayacaktır. Görünüşe göre evrende karşı-madde son derece az olup evrende madde egemen. 

Neden acaba? 
Karşıt-madde vardı da yok mu oldu? 
Buradan evrenimizin geçmişine bakabilir miyiz? 
Evet dünyamızın bu özelliği onun çok kıymetli bir fosil olduğunu gösteriyor. 

Bir elektronun olacağı yerde, yeni bir parçacık, pozitronun varlığı söz konusudur. Bu parçacığın elektronla ortak bir çok özellikleri olmalıdır: aynı kütle, kendi çevresindeki aynı dönüş. 
Elektrik yükü ise mutlak değer olarak elektronunkine eşit ama manyetik özellikleri gibi ters işarette olmalıdır. 
Pozitronun en dikkate değer özelliklerinden biri, bir elektronla çarpıştığı zaman kendini gösterir. O zaman elektron-pozitron çiftinin yok olma olayı ile karşılaşılır: İki parçacık, bir çift foton ya da bir foton üçlüsünü oluşturarak kaybolurlar. Kütlesi olan ve maddesel olan iki parçacık kaybolarak, fotonlar, yani ışıma oluşmaktadır. Ters tepkime de mümkündür: başka bir fotona rastlayan bir foton, bir pozitron-elektron çifti meydana getirebilir.

Sıcaklık 6 milyar dereceye yaklaşınca fotonların enerjisi artık çok sayıda elektronlarla pozitronların oluşmalarını sağlayacak kadar yüksektir. O zaman sürekli olarak, fotonların çarpışması elektron-pozitron çiftleri doğurur; buna karşı bir elektron ile bir pozitronun çarpışması yeniden fotonlar üretir, öyle ki, sistemin tümü denge halinde kalır, çünkü, yaratılan çiftler kadar, aynı anda, yok edilen çiftler de vardır. Daha yüksek sıcaklıklarda aynı olgu sürüp gider; ama bu kez artık yalnızca elektronlarla pozitronlar değil, belki de yeni elemanter parçacıklar da ortaya çıkar.

Fizikçi Richard Feynman, antimaddelerin zaman içinde geriye doğru hareket ettiğini göstermiş. Bir antimadde, zaman içinde geriye doğru hareket ederken, özellikleri önemli ölçüde tersine çeviriliyor. Örneğin, negatif yüklü bir elektron geçmişten geleceğe ya da geriye doğru gelecekten geçmişe hareket ettirmesi aslında artı yüklü bir parçacığın davranışıdır; yani zaman içinde geriye doğru hareket eden bir elektron bize artı yüklü görünecektir. Feynman’a göre bir pozitron, zaman içinde geriye doğru hareket eden bir elektrondur, dolaysıyla madde ve antimadde arasında zaman tersinmesi ilişkisi de vardır.

Feynman, Kuantum Elektrodinamiği'nde şöyle anlatıyor: “Şimdi diğer bir olaya bakalım. Bir foton ve bir elektrondan başlayıp bir foton ve bir elektronla bitirelim. Bir foton, bir elektron tarafından soğurulur, elektron biraz ilerler ve yeni bir foton ortaya çıkar. Bu sürece "ışığın saçılması" denilir. Burada özgün oluşlar söz konusudur. Örneğin, elektron bir foton soğurmadan önce diğerini salabilir. Daha da ilginci elektronun bir foton salıp, sonra zamanda geri giderek bir başka fotonu soğurarak zamanda yeniden ilerleyişidir. Böylesine “geriye doğru giden” elektronun yolu, laboratuvarda yapılan bir deneyde, gerçekmiş gibi görülebilecek kadar uzun olabilir. Geri giden bir elektron, ilerleyen zaman içinde gözlendiğinde olağan bir elektron gibi görünür; yalnız bu elektron olağan elektronlara doğru çekilir- dolayısıyla buna “artı yüklü” deriz. Bu tür elektrona pozitron denir. Pozitron, elektronun kardeş parçacığı ve bir “karşıt-parçacık” örneğidir. Bugün pozitronlar kolaylıkla yapılabilmekte (örneğin iki fotonun birbiriyle çarpıştırılmasıyla) ve haftalarca bir manyetik alanda saklanabilmektedir.

Bu olgu, yani karşıt parçacık olgusu, geneldir. Doğadaki her taneciğin zamanda ileri gitmek için bir genliği, dolayısıyla bir karşıt parçacığı vardır. Bir parçacık kendi karşıtıyla karşılaştığında birbirilerini yok ederek başka parçacıklar yaratır. Pozitron ve elektronların yok olmasından genellikle bir veya iki foton çıkar. 
Peki fotonların durumu nedir? 
Fotonlar zamanda ters yöne gittiklerinde, her bakımdan aynı görünürler; dolayısıyla fotonlar kendi kendilerinin karşıtı parçacıklarıdır. 

Elektron ile zıt yönde giden foton belli bir anda birdenbire iki parçacığa ayrılıyor: bir pozitron ve bir elektron. Pozitronun ömrü fazla değildir: hemen bir elektrona rastlar ve bunlar yok olarak yeni bir foton yaratırlar. Bu arada baştaki fotonun daha önce yaratmış olduğu elektron da uzay zamanda yoluna devam eder.

Yüksüz kaon adı verilen bir parçacığın bozunumu madde ile antimadde arasında bir asimetri olduğunu gösteriyor. Bu da antimadde yansımasında bozukluk olduğunu kanıtlıyor. 

Bir ilginç sonuçta şöyle; kaonun geçmiş ile geleceği ayırt edebilmesidir (çünkü antimadde tepkimeleri, zaman içinde geriye doğru hareket eden madde tepkimelerine denk geliyor). Yani makroskobik yönde görünen günlük hayattan bildiğimiz tersinmezliğe (bir bardağı kırmak,onu kırık parçalarından yeniden oluşturmaktan daha kolaydır) ek olarak bir de atomaltı zaman yönü var.

Elektron ve pozitron biraraya geldiğinde mutlaka birbirlerini yok etmeleri gerekmiyor. Birisi diğerinin yörüngesine girerek daha çok hidrojene benzeyen ve pozitronyum adı verilen bir pseudo-atom (sözde atom) oluşturabilir. Eğer elektron ve pozitronun spinleri antiparalel (toplam spin sıfır) ise, bu pozitronyumun 8 nanosaniyelik bir ömrü vardır. Eğer spinleri paralel ise (toplam spin 1),7 mikrosaniyeye yakın bir ömrü olur.

Hidrojen dediğimiz en basit atom, bir proton ve bir elektrondan oluşur. Proton, foton alışverişiyle elektronu yakın çevresinde dans ettirerek tutar. Birden fazla proton ve bunlara karşılık gelen eşit sayıda elektron içeren atomlar ışığı da saçarlar ki, havadaki atomlar güneşten gelen ışığı saçarak gökyüzüne mavi rengi verirler.

Bir diğer madde-antimadde melezi ise yüksüz pionlardır. Bu, pozitronyuma benzer bir şekilde gama ışınlarına bozunan mezondur (kuark-antikuark çifti) ve bu bozunmanın ömrü 10–15 saniyedir. Bu süre, pozitronyumunkine göre çok daha kısadır, çünkü kuarkları, dört temel kuvvetten biri olan güçlü kuvvetler birarada tutar. Birbirlerine yakın oldukları için kısa bir süre içerisinde birbirlerini yok etme şansları yüksektir.

Antiatomu yaratırken yaşanan sorunlar gözönüne alındığında, madde-antimadde melezlerini yaratmak daha kolay geliyor. Madde dünyası nasıl kararlı elementlerin olmasına izin veriyorsa, antimadde dünyası da anti-periyodik tabloyu (antihidrojen,antihelyum vb) içeriyor. CERN’deki fizikçiler,1996 başlarında az sayıda antihidrojen atomu yaratmayı başardılar. 3 haftalık süre içerisinde 9 antihidrojen atomu oluşturdular ve her biri; maddeyle çarpışıp oluştukları noktanın 10 metre uzağında birbirlerini yok etmeden önce yaklaşık 40 nanosaniye yaşadılar.

Bize yakın galaksilerde çok az antimadde olduğu görünüyor. Hızlandırıcılarda ve yüksek kozmik ışınlarla yaratılan antimadde parçacıkları dışında evren sanki yalnızca maddeden oluşuyor. 

Sorular, sorular, sorular... !
Acaba bizim gözleyemediğimiz antimadde galaksileri var mı? 
15 milyar yıl önceki büyük patlama sırasında madde ve antimadde oranı neydi? 
Antiatomlar “yukarıya” mı düşer kendi kütleçekim alanına göre? 

Bunlar, bilim adamlarının üzerinde çalıştığı kimi konulara sordukları sorular....
İnsan da dahil canlı ve cansızları kapsayan evrende ve dolayısı ile dünyamızda meğer sessiz ve derinde olagelen ne çok şey oluyormuş ve farkında değilmişiz...

Atomaltı parçacıklar, parçacıklar, parçacıklar...zıt yüklüleri de biraradalar...dengedeler !

Öylesine değil, tam tersi muntazam, mükemmel ve muazzam bir şekilde kurulu düzende olduğumuzu haykırıyor atomaltı âlemdeki parçacıklar !

Buna göre, yazının başında ifade ettiğimiz; "Zıtlar ve çiftler kâinatın yapıtaşları, olmazsa olmazları, biribirinin mütemmin cüzleri"dir sonucuna buradan ulaşamaz mıyız:  “Zıtların birliği” mes'elesi !
Bir kaç zıtlığı daha ifâde edersek;
İyi-kötü, nazik-kaba, adil-zalim, melek-şeytan, mümin-münkir, hak-batıl, zahir-batın, ruh-beden, has-sahte, hayat-ölüm, lütuf-kahır, huzur-bunalım, tevazu- kibir, cömert-cimri, doğru-eğri....
Toplamda hepsi birarada !
______________
KAYNAK:

13 Eylül 2022 Salı

Mevsim güz, insanoğlu ihtiyar...

Öyledir işte sonbahâr
Zaman kanatlanmış sanki
saatler uçuşuyor
Günler sağanak sağanak koşuyor...
Meğer;
Geçip gidiyormuş yaz ve ilkbahar
bir lahzâ gibi...
Sonbahar sarıya kavuşur,  tıpkı güneş gurub edince sararan dünya gibi...
Hani ilkbaharda;
Cıvıl cıvıldı kuşlar
Cazipti âşinâ olunan gülzâr...

Hani nerde süslenmiş gelincikler
Ya sarı sarı papatyalar
Hepsi de şimdilerde
Turuncu güze saman sarısı ile katılmışlar...
Ve sonbahar...
mevsim de insan da dünya da ihtiyar
Bir yanda ölmeye yüz tutmuş benzi sararmış yapraklar
Öte yanda güçsüz bedenli ihtiyarla sarmaş dolaş hatıralar...
Meğer
Zaman gergefinde dokunmuş olanlar
İrili ufaklı siyah beyaz hatıralar...
Kimi kahır yükler yahut kimi bahtiyar...
Olsa da ruhlar genç, gönüller diri
Vücûdları kuşatmıştır artık ihtiyarlık tesiri...
Ve nihayetinde;
Ağızdan ikide bir de dökülen
Ahlar keşkeler vahlar...
Ey eskimeden eskiten
Her lahzâyı ter ü taze işleten
Bahar da Sen, güz de Sen...
Bilmem !... ikilemeden nasıl söylesem !

11 Eylül 2022 Pazar

Solda Sıfır, Gül Yaprağı ve Suskunlar Meclisi...

Timurlu soyunun son büyük hükümdarı olan Hüseyin Baykara, Türk kültürünün parlak bir düzeye ulaşmasında önemli rol oynamış olması ve Türk dilini ve kültürünü korumasıyla tanınır, Sultan Baykara Çağatay Türk Edebiyatı ve Türkçe'nin itibarının hükümdârlığı döneminde artmasını sağlamıştır.
Şair
Sultan Hüseyin BAYKARA
 Hükümdar Baykara, Türkçe bir divan yazmış, şiirlerinde Hüseynî mahlasını kullanmış, küçüklüğünden itibaren birlikte büyüdükleri çocukluk ve mektep arkadaşı Ali Şir Nevâi ile Türkçe’nin devlet ve edebiyat dili olması için çalışmış, Türkçe yazmayı emreden ferman çıkarmıştır.
Hüseyin Baykara bilgin, şair ve hattat olması yanında bestekâr bir musikişinastır. 37 yıllık hükümdarlığı sırasında san'ata ve sanatçılara büyük destek vermiş, şair, ressam ve tarihçilerin de arasında bulunduğu pek çok ilim adamını himaye ederek Herat’ı bir kültür ve sanat merkezi hâline getirmiştir. Himaye ettiği âlimlerin başında  divan beyi nişancısı ve nedimi olan Ali Şîr Nevâî ile ünlü mutasavvıf şair Mollâ Mevlânâ Abdurrahmân-ı Câmî gelmektedir.

Mevlânâ Molla Câmî (Abdurrahman bin Nizameddin Ahmed), Horasan’ın Câm şehrinin bir kasabasında doğmuştur. İlk tahsilini babasından alır, babası Herat Nizâmiye Medresesi’nde müderrislik yapmış bir zattır. 
Câmî, ünlü bilginlerin derslerine devam eder. Daha sonra Uluğ Bey zamanında büyük bir ilim merkezi haline gelen Semerkant’a giderek orada dokuz yıl kalır. Keskin zekâsı, yeteneği, ilmî meseleleri anlatma gücü ve görüşünü çok açık olarak ortaya koyabilme kabiliyeti sayesinde herkesin hayranlığını kazanmıştır. Ünlü astronomi ve matematik âlimi Ali Kuşçu Herat’a gittiğinde Câmî’ye astronomiyle ilgili zor sorular sormuş, cevabını hemen alınca hayranlığını gizleyememiş, onunla riyâzî meseleler üzerinde çalışmalar yapmış ve kendisini takdir etmiştir.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî'nin ilmî ve mânevî yönüyle zirvede olduğu yıllar Timur İmparatoru Sultan Hüseyin Baykara dönemidir (1470-1505). O, sultanların ve saray ileri gelenlerinin kendisine sonsuz hürmeti olmasına rağmen hiçbir zaman hükümdarlara hoş görünmeye çalışmamıştır. Câmî, ilim ve sanat hâmisi Hüseyin Baykara gibi hükümdarları övmekle birlikte asla aşırılığa kaçmamış, metihlerinde kişileri hayra teşvik edici ve eğitici bir üslûp kullanmıştır. Sultan Hüseyin Baykara da kendi devrinin âlim ve şairlerini anlattığı risâlesinde Câmî’den büyük bir övgüyle bahseder. Sultan Hüseyin Baykara Mevlânâ Abdurrahmân Câmî için bir medrese yaptırır, Câmî orada dersler okutur, talebe yetiştirir. Muhyiddin İbni Arabi'nin eserlerini şerh etmesiyle de bilinir Mevlânâ Abdurrahmân Câmî...

Câmî, sadece Mâverâünnehir ve Horasan’da tanınmakla kalmamış, Hindistan’dan Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir alanda sultanların, âlimlerin ve şairlerin saygısını kazanmıştır. Anadolu Türkleri arasında da "Molla Câmî" olarak bilinir.

Fâtih Sultan Mehmed, Câmî’yi hacdan dönerken İstanbul’a davet etmek için Hoca Atâullah Kirmânî’yi 5000 altın hediye ile Halep’e gönderdiyse de Kirmânî varmadan az önce Câmî oradan ayrılmış olduğundan bu davet gerçekleşmemiştir. Fâtih ikinci defa yine değerli hediyelerle Câmî’ye bir elçi gönderip ondan kelâmcılar, felsefeciler ve mutasavvıfların görüşlerini mukayese eden bir eser yazmasını istemiş, bunun üzerine Câmî "ed-Dürretü’l-fâḫire" adlı eserini kaleme almış, ancak eser kendisine sunulmak üzere gönderildiğinde Fâtih vefat etmiştir. Câmî’nin divanında Fâtih Sultan Mehmed’in fetihlerini anlatan mesnevi tarzında bir şiiri yer almaktadır.

Fâtih’in oğlu II. Bayezid ile Câmî arasında karşılıklı yazılmış mektuplar, sultanın ona karşı saygı ve sevgi beslediği anlaşılmaktadır. Câmî II. Bayezid’in bir mektubuna bir kaside ile cevap vermiş, başka bir kasidesinde de onu övmüştür.

Câmî’nin, Baykara devrinin emîrlerinden Ali Şîr Nevâî ve Süheylî gibi şairlerle de yakın dostluğu vardır.

Câmî vefat ettiğinde cenazesi, başta Sultan Hüseyin Baykara ve Ali Şîr Nevâî olmak üzere devrin bütün ileri gelenlerinin iştirakiyle kaldırılır.
★★★
Mevlânâ Abdurrahmân Câmî'nin bir çok hikmetli sözünden bir kaçı şöyledir:
-"Akıl dışında olan şeyler, keşif ve müşahedeyle, kalp gözü ile anlaşılır. Akıl bunları anlayamaz."
-"Bir'i iste, Bir'i oku, Bir'i ara, Bir'i gör, Bir'i anla, Bir'i söyle…"
-"Seninle cevheri bir olmayan bir kimse ile oturma, sohbet için mutlaka cevherlerin birliği lazımdır..."
-"Allah dostları ile bir an beraber kalıp sohbet etmek, cehl u gafletle yüz sene takvaya çalışmaktan evlâdır!"
-"Üç zümreye, üç şey çirkin düşer: Padişahlara sertlik, âlimlere mal sevdası, zenginlere cimrilik…"
-"Cihanın seni aziz etmesine pek de aldanma. Çünkü aziz etmiş olduğu kimseleri tekrar hakir ettiği çok görülmüştür."


Mevlânâ Abdurrahmân Câmî'nin, Ali Şîr Nevâî  ile birlikte toplumun ilim ve irfan yönünden yetişmesi için çaba ve hizmetleri olmuştur. Ali Şîr Nevâî  ve Câmî eserler vererek mensup oldukları cemiyetleri aydınlatmaya çalışmışlardır…
Mevlânâ Abdurrahmân Câmî'ye bir gün bir zat gelir:
-"Bana öyle bir şey öğret ki kalan ömrümde onu yaparak cenabı Hakk'ın rızasını kazanayım" der. Molla Câmî ona sadece "kalbini" işaret eder !
★★★
Bir hikmetli hikâye: “Suskunlar Meclisi” (Meclis-i Hâmuşan)

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî (1414-1492)'nin yaşadığı dönemde tanınmış âlimler, yazarlar ve bilginler, “Suskunlar Meclisi” (Meclis-i Hâmuşan) adını verdikleri bir heyet oluşturmuşlardır. 
Bu meclis, üyelerini; çok düşünen, az konuşan ve az yazan insanlar arasından seçer. Meclisin üye sayısı ise otuz kişiyle sınırlı tutulmuştur.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî bir gün suskunlar meclisinin üyelerinden birinin öldüğünü duyar. Bunun üzerine üyeleri toplantı halindeyken toplantı yapılan binaya gelir. Binanın önünde bir kapıcı bekliyordur. Ona hiçbir şey demeden isteğini bir kağıda yazıp gönderir.

Meclis üyeleri Mevlânâ Câmî’yi çok yakından tanıyorlardır, fakat vefat eden üyelerinin yerine başka bir değerli insanı almışlardır. Mevlânâ Câmî'ye münasibince bunu ifâde etmek için bir yol üzerinde mutabık kalırlar. Bir bardağı ağzına kadar su ile doldurup kapıcıyla Mevlânâ Câmî’ye gönderirler. Bununla meclisin üye sayısının tam olduğunu, yeni bir kişiye yer olmadığını anlatmak istiyorlardır.

Kendisine, ağzına kadar su ile dolu bir bardak gönderilen Mevlânâ Câmî, meclis üyelerinin ne demek istediğini anlamıştır. O da hemen bahçedeki gülden bir yaprak koparıp yavaşça bardağın üstüne koyar ve kapıcıya verir, kapıcı bunu içeri götürür..

Meclis üyeleri ağzına kadar su dolu olan bardağın üzerine bir gül yaprağı konarak kendilerine geri gönderildiğini görünce durumu anlarlar. Böyle bir insana “meclisimizde yer yok!” anlamında tepeleme su dolu bardakla cevap verdiklerinden dolayı da çok üzülürler.

Otuzla sınırlı olan üye sayılarını da aşarak Mevlânâ Câmî’yi üye yapmaya karar verirler.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî meclise gelince başkan onun adını da listeye yazar. Üye sayısını belirten 30 sayısına bir "0" ekleyerek kendisine verir. Başkan bununla Mevlânâ Câmî’nin katılmasıyla meclisin değerinin on kat arttığını anlatmaya çalışıyordur. Listeyi eline alan Mevlânâ Câmî, kendisinin gelmesiyle meclisin değerinin on kat artmış olduğu düşüncesine katılmadığını göstermek için 30 sayısına eklenen 0’ı silip otuzun soluna "0" yazar...

Mevlânâ Câmî saygı ve alçak gönüllülük üzere verdiği bu cevapla, meclisin üye sayısını artırmadığı gibi, kendi değerinin, bu meclisin yanında solda sıfır olduğunu anlatmaktadır...
Sükût, çoğu kez konuşmaktan evlâdır...
Şahin'in mekânı padişahın sarayıdır, o kuşların sultanıdır, padişahla ava çıkar kuşları avlar, padişahın yanında da değeri yüksektir.
Ve Şahin, bin murat alır da (sır tutar) ancak birini bile söylemez...

Bülbül ise günü güne ekler, her gece sabaha kadar söylenir durur, gülün açılmasını bekler. Ancak o uyumadan gül açmaz, uyanınca ise gülü açılmış görür. Açıldığını göremediğinden de asla muradına eremez. Dikenler arasında muratsız ağlar, bahçenin dikenliğinde yüreğini dağlar. 

Bülbül murat almadan bin söyler de, Şahin bin murat alır da birini demez. "Susan murat alır, söyleyen/söylenen muratsız kalır."
"Sormak ilim kapısını açar, susmak (tefekkür ve murakabe) hikmet kapısını"
★★★
Hikâye: “Mevlânâ Câmî ve Arabiye satılan deve”

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî, Hicaz seferi esnâsında bir Arabî (Çölde yaşayan göçebe Arap) ile karşılaşır. Molla Câmî’nin güzel bir devesi vardır. O deve Arabî’nin hoşuna gider. Arabî, kendi kafasına göre bir fiyat biçerek o deveyi satın almak ister. Molla Câmî, Arabî’nin ısrârına dayanamayarak verilen fiyata devesini ona satar. Arabî, kendi yükünü yükler ve deveyi alıp gider...

Aradan on gün kadar bir zaman geçtikten sonra, o deve çölde kum fırtınasına tutulup ölür. Arabî, Mevlânâ Câmî’ye gelip;
-"Bana hasta bir deveyi sattın", diyerek, küstahça sözler söyler. Molla Câmî, adama parasını geri vererek;
-"Deve nerede öldü?" buyurur. O da;
-"Falan yerde, istersen gidip görelim", der. Molla Câmî, devenin öldüğü yere gitmeyi kabûl eder. Yola çıkmadan evvel, yakınlarından bir kimseye buyurur:
-"Bu Arabî’nin ölümü yaklaştı!"
Arabî, Mevlânâ Câmî hazretlerini devenin kum fırtınasına tutulduğu yere getirince orada düşüp can verir...

8 Eylül 2022 Perşembe

Meşk usûlü, usta çırak ilişkisi ve Hafız Zeki Altun...

Bir medeniyyette lisânın zenginliği edebiyatın zenginliği olarak neşv ü nema bulurken, hüsn-i hat, tezhip, ebru gibi süsleme san'âtları ve mûsıkî'nin de kültürün oluşumunda mühim bir yeri vardır.

Diğer bir çok dallarda olduğu gibi san'at eğitiminde de nazari eğitim yanında mutlaka uygulamalı eğitim yapılır ki, bunlar biribirlerinin mütemmim cüzleridir.

Asırlar boyunca ilmek ilmek dokunarak örülmüş san'at anlayışımız ve zirvenin imbiğinden süzülerek damıtılmış Türk-İslâm san'atları, dünya san'at tarihinde hak ettiği yeri almıştır.

Medeniyyetimizde bu san'atların eğitiminde ve öğretiminde "meşk" usûlüne önem verilmiştir; hoca talebesine hem nazariyyat hem de alıştırma uygulamaları yolu ile, usta öğretici olarak, bilgi aktarımı yapar. Bu eğitim-öğretim metoduna "meşk etmek" denilmiş ve ders ve alıştırmaları usta-çırak, hoca-talebe arasındaki birlikte çalışma tarzında yürütülmüştür. Ders vermek "meşk vermek", ders almak ise "meşk almak" olarak tabir edilmiştir.

Eğitim yahut terbiye kişinin kendi kendini yetiştirmesi ile -istisnaları hariç- pek mümkün değildir. Özellikle san'at öğrenmek ve bu hususta kabiliyetin -varsa- disiplin altına alınarak geliştirilmesi içün talebenin bir üstâdın eğitiminden meşk usûlünde  geçmesi gerekir.

Hz. Ali’ye izâfeten:
"Güzel yazı bizzat hocanın öğretişinde (meşk) gizlidir; olgunlaşması çok yazmakla, devamı da İslâm dinini yaşamakla olur." ifadesi meşkin gücünü ortaya koyan mühim bir tesbittir.

Meşk yolu ile ustadan çırağa öğretilen ve sık tekrarlarla hafızaya alınma esasına dayalı bu geleneksel öğretim usûlü ile hüsn-i hat, tezhip, ebru gibi süsleme san'âtlarında ve mûsıkîmizde çok meşhur san'atkârlar yetişmiş, medeniyyet tarihimize isimlerini altın harflerle yazdırmışlardır.
Yahyâ Kemâl der:
"Gönlüm isterdi ki mâzîni dirilten san’at
Sana târîhini her lahza hayâl ettirsin"
★★★
Mûsikî, medeniyyetimizin hem maddî hem de manevî değerlerini mündemiç bir yansıma olarak milletimizin sosyal hayatında da önemli bir yere sahiptir.

Türk mûsikîsinde usta çırak ilişkisi çerçevesinde, üstâd talebesine eserleri meşk etmek yolu ile öğreterek aktarır, yetiştirdiği ve "alaylı" tabir edilen bu san'atkârlar zümresi eliyle ve sayesinde de, bir çok klasik eser yüzyıllar öncesinden günümüze kadar ulaştırılmıştır.

Nota sisteminin olmadığı/kullanılmadığı dönemlerde meşk usûlü ile yetişen üstâdların kültür hafızaları sayesinde taşınmış olan eserler, sonraki dönemlerde "mektepli" san'atkârlar tarafından kayıt altına alınmıştır.

Meşk geleneğinde talebenin kendine ait özgün tavrı, öncelikle ustası ile meşk ettiği eserler yanında diğer üstâdlardan da meşk yolu ile öğrendiği eserleri çokça tekrar ve ezberleyerek icra etmesi ile gelişir. Özellikle de repertuar; çok dinleme, çok eser icra etme ve ezbere icra çalışmaları ile gelişir ki, yine meşk bu açıdan da çok önemlidir.

Mûsıkîmizin önemli özeliklerinden biri olarak uslûp ve tavır, meşk ve repertuar silsilesi sayesinde oluşur/gelişir ki, bunlar san'at ve san'atkâr açısından önemlidir.

Şu bir gerçektir ki, tavır kitaptan öğrenilmez, eğitim içün bir ses ne nefes sahibi lâzımdır, ve o nefes sahibinden örnekleme yolu ile, modellenerek,
uslûb ve tavır öğrenilir, zamanla hâl ve ahlâk edinilir... !

Bu sebeple hocanın/üstâdın yeri medeniyyetimizde çok önemlidir, talebe aynı zamanda hocasının/üstâdının eseri ve ayinesidir. Ve denirki; "üstâdı olmayanın üstâdı şeytandır"...(bilgi çağını idrak ettiğimiz bu devirde, mes'elâ google hazretlerinde bilgi kumsaldaki kumlardan fazla, ancak bu bilgiler tavır ve uslûbü ne yazıkki edindirmiyor)

Rahmetli "Prof. Dr. Alâeddin Yavaşça repertuar silsilesi ve kendi meşk silsilesinin hocaları sayesinde Zekai Dede’ye kadar dayandığını, Zekaî Dede’den Hamamizade İsmail Dede Efendi’ye oradan Sultan III. Selim ve onun hocası Tanburi İsak’a kadar dayandığını" ifâde ediyor, "bu da iki yüzyıllık bir meşk silsilesi ve repertuar aktarımını bu yüzyıla ulaştırmak" demektir (1).

Meşk usûlüyle ses eğitimi ve mûsikî eğitimi alanlar içerisinde hafız ve mevlidhânlar önemli yer tutmaktadırlar.

Yakın zaman bestekârlarından ve çok farklı üstâdlar ile meşk etmiş olan klasik meşk geleneğine bir misâl olmak üzere Hâfız Mevlidhan Hanende ve Bestekâr Zeki Altun'dan bahsetmeden geçmeyelim..

Hafız Zeki Altun ile ilgili; "Mûsıkîşinas Zeki Altun'un Hayatı ve Eserleri" başlıklı bir de lisansüstü çalışma (Ergür, 2003) yapılmıştır. (2)

Zeki Altun;"Hafız Kemâl, Hafız Burhan, Saadettin Kaynak, Hafız Arap Cemal’i tanımış, kimisinin rahle-i tedrisinde bulunmuştur." Zeki Altun'un kişiliği ve san'atı ile ilgili olarak da: "...fevkalade edasıyla, sedasıyla, tavrıyla İstanbul beyefendisi, İstanbul terbiyesi almış, çok şık ve zarif giyinen, kendisine çok iyi bakan ve oturduğu, bulunduğu muhitlerde fevkalade saygınlık kazanmış bir zat idi. Fasıllarda bulunmuş Zeki Çaglarman ile Istanbul Radyosu fasıllarına iştirak etmiş ve Türk sanat mûsıkîsine de vâkif idi. Hasılı mevlidhanlıkta en zirvede olanlardan, İstanbul tavrını iyi okuyanlardan biri oldu. Biz onlara efsane gôzüyle bakardık, yanlarına yaklaşamazdık Nusret Yeşilçay, Esat Geredeli, Mecit Sesiştir ve Zeki Altun’dan hep istifade etmeye çalışılırdı" denilmektedir.

Buyrunuz rahmetli bestekâr Hafız Zeki Altun'un Eserlerinden Bir Demeti dinlemeye...







Hülasa-i kelâm:
Gönül ister ki, bir çok ilmî disiplinde usta-çırak metodunu terk etmeyelim de, bilgi yükünün yanıbaşında tavır, hâl, uslûb, edeb ve yüksek ahlâkı da terbiye sistemi içinde aktaralım, yoksa nâkıslardan şikâyet etmeye devam ederiz, vesselâm...
__________
1)"Klasik Türk Musıkisinin Dünü, Bugünü ve Yarını" Paneli, T.C. Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu
2)Ergür, C.E., 2003. "Mûsıkîşinas Zeki Altun'un Hayatı ve Eserleri", Marmara Üniv., Sosyal Bilimler Enst.,Y. L. Tezi