Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

17 Ocak 2026 Cumartesi

Gökyüzü ve Kanatsızlar Krallığı...

 

Özgürlüğün doğasını ve bağımlılığın nasıl başladığını anlatan bir alegori kurgulayalım mı?

Gökyüzü ve Kanatsızlar Krallığı

Zamanın ötesinde, bulutların bile üzerinde yaşayan görkemli bir kuş sürüsü vardı. Bu kuşların tüyleri güneşin her rengini yansıtır, kanat çırpışları rüzgâra şarkı söyletirdi. Ancak bir gün, bu sürüye "konforun sessiz zehri" bulaştı.

Unutuşun Başlangıcı

Yeryüzünde buldukları meyveler o kadar tatlı, yerdeki yuvaları o kadar yumuşak gelmeye başladı ki, gökyüzünün zahmetli rüzgârlarından kaçar oldular. Önce yüksek uçmayı bıraktılar. Sonra alçaktan uçmayı... En sonunda, omuzlarındaki o muazzam uzuvların ne işe yaradığını bile hatırlamaz hale geldiler.

Kanatlar artık sadece süslü birer yüktü. Onları sırtlarında taşıyor ama neden orada olduklarını bilmiyorlardı. Kanatları olduğunu da unutmuşlardı.

Büyük Kopuş

Bir kuşun kanadını unutması tehlikelidir, ama asıl felaket hafızanın daha derinlerinde gerçekleşti. 

Yaşlı bilge kuşlar, "Size bu uçma yeteneğini Veren’i anın; O sizi rüzgâra hükmedesiniz diye yarattı," dediklerinde, genç kuşlar sadece güldüler. Onlar için rüzgâr artık bir dost değil, tüylerini bozan bir düşmandı.

Günün birinde, onlara bu mucizeyi bahşeden o Yüce Kaynağa dair son hikâye de anlatılmadı. Kanat vereni de unuttular.

Merdiven ve Esaret

O an, kuşların tarihinde kara bir sayfa açıldı. Artık bir ağacın dalına çıkmak için bile çırpınmaları gerekiyordu ama nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı. İşte tam o sırada, aşağıdan birileri onlara, tahtadan merdiven uzattı.

Kuşlar şaşkındı. Kendi içlerindeki gücü (uçmayı) bilmedikleri için, dışarıdan gelen bu basit tahta parçasına mucize gözüyle baktılar.

Merdiveni getireni baş tacı ettiler

Onu sırtlarında taşıyacak kadar minnet doldular.

"Bizi yukarıya ulaştıran tek şey bu merdiven ve onu tutan eldir!" diyerek ağladılar.

Kendi gökyüzüne sahip olanlar, artık bir başkasının basamağına muhtaç hale gelmişti. Merdiven uzatan her el, onlar için artık bir "kurtarıcı" değil, adeta bir "ilah" olmuştu. Maâz'Allah, o tahta basamaklara tapınmaya başladılar; çünkü omuzlarındaki o devasa kudretin —kanatların— farkında değillerdi.

 "Altın Kafes ve Güvenlik İllüzyonu"

Zamanla, merdiveni uzatanlar kuşlara sadece yukarı çıkmayı değil, "güvende kalmayı" da vaat ettiler.

Merdiven sahipleri, gökyüzünün aslında "korkunç fırtınalarla dolu, karanlık ve dipsiz bir uçurum" olduğuna dair masallar anlatmaya başladılar. Kuşlar artık sadece uçmayı unutmakla kalmadılar, gökyüzünden korkmaya başladılar.

Artık sadece merdivene muhtaç değillerdi; merdiveni tutan ele sadakatleri, duydukları korkuyla perçinlendi. Özgürlük, "tehlike" ile eşanlamlı hale getirildi.

"Paslanan Kanatlar"

Bir gün, genç bir kuş omuzlarındaki ağırlığın kaşındığını hissetti. Merdiven sırasını beklerken, içgüdüsel bir hareketle omuzlarını gerdi.

Kanatları açıldığında, çevresindeki diğer kuşlar çığlık attı: "Kapat o gereksiz çıkıntıları! Merdiveni devireceksin, hepimizi düşüreceksin!" Mahalle baskısı ve statüko, kuş bireylerinin içindeki potansiyeli bir "hata" veya "tehdit" olarak görmeye başladı. Kanat açmak, ihanet sayıldı.

"Fırtına ve Büyük Yüzleşme"

Bir gün yeryüzüne öyle bir fırtına indi ki, o çok güvenilen merdivenler çatırdayarak kırıldı. Merdiveni tutan eller, kendi canlarını kurtarmak için kuşları bırakıp kaçtılar.

Kuşlar, parçalanan merdiven basamaklarına sarılarak yere çakılmayı beklediler. "Kurtarıcı" dedikleri eller yoktu, "ilah" dedikleri tahtalar ise artık sadece odundu.

Tam o sırada, yaşlı bilge kuşun son fısıltısı o genç kuşun zihninde yankılandı: "Rüzgâr senin düşmanın değil, senin yükselmeni sağlayan tek haktır. Sadece direnme, bırak kanatların onunla konuşsun."

"Acı Veren Özgürlük"

Genç kuş, düşerken o zamana kadar hiç kullanmadığı kaslarını zorlayarak kanatlarını açtı.

Kanatları açmak canını yaktı. Çünkü yılların ataletiyle kasları körelmiş, tüyleri birbirine yapışmıştı.

Özgürlük, merdivenden çıkmak gibi konforlu bir tırmanış değildi; aksine sancılı, terleten ve ilk başta düşecekmişsin hissi veren bir mücadeleydi. Ama rüzgar omuzlarının altına dolduğunda, merdivenin ulaşabileceği en yüksek basamağın, gökyüzünün sadece başlangıç çizgisi olduğunu fark etti.

"Geri Dönüş ve Delilik Etiketi"

Genç kuş, bulutların ötesindeki o saf ışığı ve rüzgarın kalbindeki özgürlüğü tattıktan sonra, aşağıda kalan kardeşlerini unutamadı. Onlar hâlâ kırık merdiven parçalarına sarılmış, fırtınanın dinmesini ve "merdiven sahiplerinin" geri gelmesini bekliyorlardı.

Büyük bir hızla aşağı süzüldü. Yere indiğinde kanatlarını gururla değil, bir hizmetkâr edasıyla katladı ve haykırdı: "Kalkın! Merdivenlere ihtiyacınız yok! Omuzlarınızdaki o yük sandığınız şeyler aslında sizi kurtaracak olan tek şey. Sadece onları açın ve rüzgara güvenin!"

Ancak beklediği sevinç çığlıkları yerine derin bir sessizlik ve ardından öfke dolu bakışlarla karşılaştı.

"Konforun Kutsanması"

Sürünün içinden bir kuş öne çıktı. Kanatları o kadar körelmişti ki, sırtında kambur gibi duruyordu. Şöyle dedi: "Sen ne saçmalıyorsun? Biz yerin ve merdivenin çocuklarıyız. Gökyüzü deliliktir, belirsizliktir. Sen rüzgârla iş birliği yapıp bizi huzurumuzdan etmeye çalışan bir hainsin! Bak, kanatların kirlenmiş ve hırpalanmış. Oysa bizimkiler (hiç açılmadığı için) ne kadar düzgün duruyor."

Kuşlar için uçmak, artık doğal bir yetenek değil; konforu bozan bir "hastalık" olarak görülüyordu. Genç kuşu susturmak için etrafını sardılar söylenmeye başladılar:

 "O uçmadı, rüzgar onu fırlattı."

"Merdivenle çıkmak daha asildir, kanat çırpmak ise hayvancadır."

"Eğer uçmaya çalışırsan, merdiven sahipleri geri geldiğinde seni cezalandırır!"

"İki Dünyanın Ayrımı"

Genç kuş anladı ki; birine kanatları olduğunu hatırlatmak yetmiyordu, ona gökyüzüne duyulan aşkı da vermek gerekiyordu. Aşkı olmayana gökyüzü sadece bir boşluktu.

Son bir kez seslendi: "Merdiven sizi bir yere çıkarır ama orada tutamaz. Kanatlar ise sizi her yere taşır ve özgür kılar. Ben yukarıda 'Veren'i gördüm; O, merdiven sahiplerinin anlattığı gibi korkunç bir dev değil, sizi kendi nefesiyle uçurmak isteyen bir Rahmet'tir!"

"Sessiz Çığlık"

Genç kuş tekrar havalandı. Bu sefer yalnız değildi; arkasından birkaç cılız kanat çırpışı daha duyuldu. Sürünün en zayıfı, en çok ezileni ve merdiven sırasında en arkada kalan birkaç genç kuş, içlerindeki o derin sızıyı dinleyip kendilerini boşluğa bıraktılar.

Aşağıda kalanlar, yukarıya yükselenlere "yukarıdakiler" diyerek nefretle bakmaya devam ettiler. Merdiven sahipleri yeni, ama daha ağır zincirlerle geri döndüğünde, yerdeki kuşlar onları minnetle karşıladılar.

Kıssadan Hisse; İnsanın en büyük trajedisi; kendisine verilen irade ve akıl kanatlarını kullanmak yerine, başkalarının ona uzattığı ünvan, para veya onay merdivenlerine tapınmasıdır. Merdiven seni sadece bir başkasının belirlediği yüksekliğe çıkarır; kanatlar ise seni ait olduğun sonsuzluğa taşır.

Gerçeği bulanın trajedisi, gerçeği hala zincirlerini sevenlere anlatmaya çalışmasıdır. Bağımlılık sadece bir nesneye (merdivene) duyulan ihtiyaç değildir; bağımlılık, özgürlüğün getirdiği sorumluluktan korkmaktır.

İnsan, kendi fıtratındaki cevheri ve onu kendisine vereni unuttuğu an; sahte kurtarıcıların, basit araçların ve geçici makamların kölesi olmaya mahkûmdur.

İnsan ruhunun ve iradesinin konfor karşısındaki erimesi, özellikle "kanatların bir süs eşyasına dönüşmesi" ve "merdivenin kutsallaştırılması" metaforları, modern insanın bağımlılıklarının (teknoloji, geçici otoriteler vs.)  göstergesidir aslında değil mi?

16 Ocak 2026 Cuma

Gölge oyunu ve Asa...

 

Vaktiyle, ne zaman olduğu bilinmez ama her zaman olduğu kadar eski bir diyarda, bir "Gölge Ustası" yaşarmış. Bu usta, şehrin en büyük meydanına devasa bir çadır kurar, insanlara bedava oyunlar sergilermiş. Perdenin arkasından sadece kendi sesi duyulur; Karagöz’ü bir sesle, Hacivat’ı başka bir sesle konuştururmuş.

Bir gün Karagöz’ü dövdürür, halkı güldürürmüş. Ertesi gün Hacivat’ı hapse attırır, halkı ağlatırmış. Ama asıl kurnazlığı şuymuş: Perdede bir yangın çıkartır, figüranları feryat figan bağırtır, sonra perde arkasından çıkıp elinde bir kova suyla "Kurtarıcı" edasıyla halkın karşısına dikilirmiş. Halk, evi yakanın da, suyu atanın da aynı el olduğunu hiç düşünmezmiş.

Bu ustanın bir de "Akl-ı Menâfi" (çıkarcı akıl) dediği bir çırağı varmış. 

Çırak sormuş: — "Efendim, bu oyun ne zamana kadar sürer? Ya bir gün perdenin arkasını merak ederlerse?"

Usta gülmüş: — "Onlara birbirlerini suçlayacakları hikayeler verdiğin sürece perdeye bakmazlar. Sağdakine soldakini kötüle, alttakine üsttekini... Onlar 'ben' kavgasına düştüğünde, biz 'biz' olur, dünyalarını yönetiriz."

O sırada meydandan, sırtında bir hırka, elinde budaklı bir asa olan bir ihtiyar geçiyormuş. Durmuş, çadırın önündeki kalabalığa bakmış. İhtiyarın gözlerinde ne korku varmış ne de hayranlık. Gölge Ustası, bu ihtiyarın kayıtsızlığından rahatsız olup yanına gitmiş.

— "Hey ihtiyar! Görmüyor musun? İçeride devran dönüyor, kader yazılıyor. Sen neden diz çöküp izlemiyorsun?" demiş mağrur bir edayla.

İhtiyar tebessüm etmiş, asasını toprağa vurmuş: — "Senin perden pamuktandır, bir kıvılcıma bakar. Senin sesin ise rüzgârdandır, bir sessizliğe mağlup olur. Sen insanları paralamakla kul, titrinle aciz sanırsın. Ama bilmezsin ki; Akl-ı Selim sahibi bir kalp, senin bin hileli aklını tek bir 'Hu' ile dağıtır."

Gölge Ustası alay etmiş: — "Benim akıl oyunlarım dünyayı sarıyor. Senin 'insan' dediğin nedir ki? Üç kuruşa sattığım, bir yalanla birbirine düşürdüğüm varlıklar mı?"

İhtiyar, ustanın gözlerinin içine bakmış ve şöyle demiş: — "İnsan, senin o zakkum pınarından içtiğin iksirle deliren değil; diger-kâm olup başkasının yarasını kendi sızısı bilen candır. Ne zaman ki biz 'ben' demekten utanırız, ne zaman ki düşeni kaldırmayı ibadet sayarız; işte o gün senin ne perden kalır ne de oyunun. Sen 'üst akıl' olduğunu sanadur, biz "Akl-ı Küll"e ram olmuşuz; senin sapanınla vurduğun taş, ancak kendi aynanı kırar."

İhtiyar yürüyüp gitmiş. Arkasında ne bir rütbe bırakmış ne de bir mal... Sadece o meydandaki birkaç kişinin zihninde şu soru kalmış: "Biz bu oyunun seyircisi miyiz?"

Sonuç olarak; kılık kıyafetin, statünün ve o "şeytani" kurnazlığın insanı "insan" yapmaya yetmediği bir çağdayız. Gerçek insanlık; pazar yerinde değil, vicdanın o sessiz mahkemesinde inşâ ediliyor.

Modern dünyanın o karmaşık ve biraz da karanlık labirentine tutulmuş bir aynadan bakınca, "oyun kurucu" akıl, sahnenin arkasında ipleri elinde tutarken seyirciyi de kendi yazdığı trajedinin figüranı haline getiriyor değil mi?

Bir yanda  "şeytani akıl" bir yanda "insani" ruhun karşılaşması, hep var olmuş...

"Üst aklın" kurduğu tuzaklardan korunmak için "irfan bilinci" nasıl inşâ edilebilir, düşünmek gerek...

15 Ocak 2026 Perşembe

Hikâye: Sükûtun Yankısı / Suat Kıyak

Aras, şehrin gürültüsünde anlamını yitirmiş, başarılı ama mutsuz bir mimardır. Modern dünyada kaybolmuş bir ruhun, eski bir sahaf dükkanında bulduğu yazılarla kendi özüne dönüşü gerçekleştirme mücadelesi yolculuğuna Sadi Bey'in rehberliğinde başlamıştır. Sadi bey Aras'ın yoluna ışık tutan, az konuşan, "nefesin kıymetini" bilen bir sahaftır...

Aras, bir akşam yağmurdan kaçarken kendini eski bir dükkanda bulur. Orada, tozlu rafların arasında bir defter keşfeder. Defterin başında "Sükûtun Yankısı" yazmaktadır. Her bölümde bir "kelam" yer alır ve Aras bu sözlerin izini sürerken kendi hayatındaki düğümleri çözer.

Şehrin metalik kokusu genzini yakıyordu. Aras, elindeki dosyaları sıkıca tutarak kalabalığın arasında adeta akıntıya karşı kürek çekiyordu. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, ama kimse nereye gittiğini tam olarak bilmiyordu. Tam o anda, sokağın kuytusunda kalmış, vitrini loş bir dükkan çarptı gözüne. Kapının üzerindeki pirinç levhada sadece şu yazıyordu: “Kelam nefesle can bulur, nefes ise sükûtla.”

İçeri girdiğinde zamanın durduğunu hissetti. Yaşlı bir adam, gözlüklerinin üzerinden ona bakıp gülümsedi. "Hoş geldin evlat," dedi Sadi Bey. "Tam da nefesin daraldığı bir vakitte geldin."

Aras şaşkındı. Sadi Bey masanın üzerindeki yıpranmış defteri ona uzattı. "Bu defterde yazanlar sadece mürekkep değil, birer yol haritasıdır. Okumak yetmez, solumak gerekir."

Aras defteri açtı. İlk sayfanın başlığı altındaki ilk satırı okumaya başladı:

"Dünya gürültüsü, kalbin fısıltısını duymaman için kurgulanmış bir dekordur. Dur ve sadece nefes al. Çünkü o nefes, sana senden daha yakındır."

O gece Aras için dönüşüm başlamıştı. Artık sadece binalar değil, kendi ruhunun mimarisini de yeniden inşa edecekti belki.

Ne yazmıştı Sadi bey o defterde: "Huzur içimizde, idrâk ve bakışımızda ! Hayatı yaşamak bir san'attır...bir çayın yanında bulduğu çıtıt çıtır sıcacık simidi afiyet üzere yiyebilmek; gece denilen istirahatgâh vaktinin zihni ve gönlü yoran meşgalelerden kurtulma vakti olduğunun idrâkinde olmak; gün ışıkları ile aydınlanan yeryüzüne sabahın seherinde huzur ve afiyetle uyanmak ve gördüğü mavi gök ve denizi, yeşile boyalı çayır çimen ve ormanı, cıvıldaşan kuşları mütebessim ve huzur alarak seyre dalmanın verdiği huzuru solumak... Yolda yürürken yanınıza yaklaşıp size sevgi gösterisinde bulunan bir kedinin paçalarınıza sürtünmesi; arının rengârenk çiçekleri dur durak bilmeden ziyaret etmesi; çiseleyen yağmurun otlara can suyu olması; gelen geçen ahbab ve dostların  cân-ı gönülden selâm verip hâl hatır sormaları; vesvese ve kaygıdan uzak bir işi bitirip diğerine başlamanın hazzı ile hemhâl olmak...Aldığımız her nefesin cana can kattığını bilmek; radyoyu açınca klasiklerden bir eseri dinlemek, "bir tatlı huzur almaya geldim..." şarkısına eşlik ederken, o huzuru almak ve göğsün genişlemesi; mahzun gönüllere bir neş'e sunmak,  masum insanlara dayanak olmak; açlara aş, dertlilere merhem ikrâm etmek...ve saire.Neden her bir insanın günlük olarak yapıp ettiklerini sayıp döktük, bildiğimiz ve yaşadığımız şeyler değil mi hepsi de...Çünkü her durum, bakış açısı ve idrake göre iç âleme yansır, iz açar ki, bu yansıma ya menfi ya da müspettir...hani hep denir ya, yarıya kadar su dolu bardağın boş tarafını değil dolu tarafını gör...boş tarafı görmek huzursuzluk, dolu tarafı görmek ise huzur yükler insana...Bütün bu sayılan günlük işlerdeki teferruatı acele ile, telaş ile uflayarak, endişe ile yapmak da var; muhabbetle ve ihtiramla, şükür üzere, neyi niçin yaptığının ve kime hizmet ettiğinin idrâkinde olarak, hiç bir şeyin gereksiz olmadığının farkındalığı ile huzurda ve huzur ile yapmak da var...Küçük, minicik şeyler ile mutlu olmak san'atından ırak olanların şükürsüzlük kör kuyusunda bocalayıp durmalarını, kördüğüm halinde yaşadıkları hayatı kendileri için çekilmez hâle getirdiklerini ifade etmeye lüzum yok...Bir seferlik ömrü müsrifçe geçirmenin, vücûdu hor kullanmanın faturasını ruhunuz muazzeb olarak ve huzursuzlukla ödeyecekse, hayatın mâ'nâsı idrak edilmemiş demektir...Muhteris olanlar, dünyalık muhasebesi yaparak kan ter içinde ömür tükettiklerini son nefeslerinde anlarlar, ancak iş işten geçmiştir...bilmezlerki nasipten öteye yol çıkmaz, unutmuşlardır gelenin bazen cevaplanması gereken soru olduğunu, imtihanda olduklarını ! Her niyet edilen gerçekleşir kuralı da yok, hem kuralı koyan öyle koymuşsa, zamana bırakmak, oluruna rıza, olmayanda hayır vardır irfânı ile yaşamak huzur sokağının aydınlığında yürümek gibidir, huzurun anahtarıdır...Kanaât zengini, vaktin hükmüne teslim olmuş insanlar hoşça bakarlar kendi zâtlarına...onlar huzuru dışarıda değil, iç âlemlerine bulmuşlardır...Gece sabaha, ömür ecele, kış bahara, tohum toprağa doğru yol almaktadır an be an...ilelebed karanlık da kış da yoktur bu nizamda ! Çıkmaz sokaklarda yol almak isteyenler huzur semtini bulamaz ! Hoş bakan hoş görür, boş bakan boş ! Abes yoktur, abesle iştigal edenler olsa da ! Huzur verenlerden olmak var, huzurdan alıkoyanlardan olmak var...Huzurdakiler hâzirundan sayılırlar...olmayanlar  yok yazılır !Tercih akıl sahibi insana kalmış...Huzurda olunuz ve huzurunuz daim olsun...

Aras'ın okuduğu yukarıdaki satırlarda yer alan "Sükûtun Yankısı", modern insanın en büyük hastalığı olan "hız ve anlam kaybına" çok zarif bir yerden temas ediyordu. Bu satırlar Aras'ın içsel dönüşümünü ve Sadi Bey ile olan etkileşimini daha da derinleştirecekti...

Defterden akılda kalan ilk kelâm ise "Durmak" idi...

Aras o gece eve gittiğinde, şehrin en yüksek binalarından birindeki dairesine girdi. Manzara büyüleyiciydi ama Aras ilk kez bu manzaraya bakarken camın kendisini hayattan ayırdığını hissetti. Sadi Bey’in verdiği defteri açtı. 

"Durmak, geride kalmak değil; yönünü bulmaktır." cümlesini tekraren okudu...

Aras ertesi gün ofise gitmedi. Telefonunu kapattı. Yıllardır ilk kez bir sabahı, sadece pencerenin kenarında oturup günün ağarmasını izleyerek geçirdi. Okuduğu metindeki o "gece denilen istirahatgâh vakti" bilincine ilk kez o sabah erişti.

Aras mimarlık projesi olarak, "Modern Hayatın Kontrastı" temalı devasa ve ruhsuz bir gökdelen çizmektedir. 

Sadi Bey’in yanına tekrar gittiğinde, Sadi Bey ona şunları söyler:

"Evlat, binalar betonla değil, içinde nefes alacak insanların huzuruyla ayakta kalır. Sen hiç sükûtu projelendirdin mi?"

"Eşyanın ve anın ruhu" üzerinde giderek daha derin düşünmeye başlayan Aras, sahaf dükkanına daha sık gitmeye başlar. 

Burada Sadi Bey ona sadece kitapları değil, "bakma sanatı"nı öğretir, meselâ:

Sadi Bey çayı aceleyle içmez. Bardağın sıcaklığını avuçlarında hisseder, buharını koklar. 

Aras'a, "Bu çay, toprağın, suyun ve güneşin birleşip senin önüne gelmiş halidir. Ona hürmet etmezsen, o da sana şifa olmaz," der.

Yine Sokaktaki bir kedinin Aras'ın paçasına sürtünmesi, Aras için "sevilmeye değer bulunmak" anlamını taşır. Başarılarından dolayı değil, sadece var olduğu için gösterilen bir sevgi.

Aras'ın da artık bir eşikten geçmesi gerekir. Aras'ın üzerinde çalıştığı dev proje, "yeterince modern olmadığı" veya Aras'ın yeni "ruhani" dokunuşları yüzünden iptal edilir. Aras bir an için eski korkularına, başarısızlık, parasızlık, statü kaybı endişelerine geri döner.

Tam bu noktada Sadi Bey’in şu sözünü hatırlar:

"Nasipten öteye yol çıkmaz. Olmayanda hayır aramak, huzur sokağının anahtarıdır."

Aras bu krizi bir felaket olarak değil, ruhunun özgürleşmesi için bir fırsat olarak görmeye başlar. Maddi bir kaybın, manevi bir kazanca dönüştüğü o kırılma anına dönüştüğü noktada Aras "Kendi Ruhunun Mimarı" olmaya niyetlenir...

Aras artık o büyük ofiste çalışan "mutsuz başarılı mimar" değildir. Belki de mahalledeki eski, metruk binaları restore eden, onları yeniden "nefes alan" yuvalara dönüştüren bir zanaatkara dönüşmeyi düşler.

Aras dükkandan çıkar. Yağmur yine çiselemektedir ama bu sefer kaçmaz. Yüzünü göğe çevirir ve defterdeki o can alıcı cümle zihninde yankılanır: "Hoş bakan hoş görür, boş bakan boş!"

Sahaf dükkanı "zamanın dışına açılan bir portal" gibidir Aras için. İçerideki eski kitap kokusu, dışarıdaki egzoz kokusuna karşı bir kalkan gibidir.

Sadi Bey'in yanına gelen başka müdavimler de vardır, meselâ her gün gelip sadece bir sayfa kitap okuyan bir genç veya sürekli sükût eden bir meczup gibi şahıslara da rastlar dükkânda Aras.

Dükkandaki eski bir taş plaktan dinlediği ve diline pelesenk ettiği "Bir tatlı huzur almaya geldim" şarkısı, Aras için huzur çağrısıdır.

Aras’ın o gürültülü dünyadan çıkıp Sadi Bey’in sükûnetine sığındığı dükkân artık felsefi derinliği olan bir mekândır onun için. 

Sahaf dükkanının arka tarafında eski bir radyo kısık sesle uşşâk makamında klasik bir taksim çalıyor. Sadi Bey, küçük bir ocakta çay demliyor. Aras ise elinde "Sükûtun Yankısı" defteriyle, az önce okuduğu satırların ağırlığı altında oturuyor.

Aras: (Defteri masaya bırakarak) "Sadi Bey, az önce okuduğum satırda 'Dünya, kalbin fısıltısını duymaman için kurgulanmış bir dekordur' diyor. Eğer her şey bir dekorsa, bunca yıl inşa ettiğim binalar, kazandığım ihaleler, o dev projeler... Hepsi sadece gürültüden mi ibaretti?"

Sadi Bey: (Gözlüklerinin üzerinden bilgece bir bakış fırlatır, çayları ince belli bardaklara doldururken) "Gürültü, sadece dışarıda değildir evlat. En büyük gürültü insanın içindedir. İnşa ettiğin binalar taştır, betondur; onlara ruhu sen değil, içinde huzurla nefes alanlar üfler. Sen binaları dikerken, kendi içindeki boşluğu mu doldurmaya çalışıyordun, yoksa bir mana mı inşa ediyordun? Mesele burada."

Aras: (Başını öne eğer) "Dürüst olmam gerekirse, ben sadece 'daha yükseği' ve 'daha gösterişliyi' hedefledim. Ama o binaların içinde ben bile nefes alamıyorum artık. Şehir beni boğuyor Sadi Bey. Herkes bir yerlere yetişiyor, ben de onlarla koşuyorum ama vardığım yer hep aynı tatsız boşluk."

Sadi Bey: (Çayı Aras’ın önüne bırakır) "Çünkü 'varmayı' bir sonuç sanıyorsun. Bak, şu çaya bak. Bu çay sadece içilmek için mi burada? Rengiyle gözüne, buharıyla burnuna, sıcaklığıyla avucuna hitap ediyor. Sen ise yudumlamadan bitirmek, bir sonraki işe yetişmek istiyorsun. Hayat, varılacak bir hedef değil, her nefeste süren bir yolculuktur. Sen yolda yürümüyorsun Aras, sen yolu tüketiyorsun."

Aras: "Yolu tüketmek mi?"

Sadi Bey: "Evet. Acele eden, menzile vardığında yorgun düşer ve vardığı yerin tadını alamaz. Oysa 'huzurdakiler hâzirundan sayılır' demiştik. Sen şu an burada mısın, yoksa zihninde yarınki toplantının kolonlarını mı dikiyorsun?"

Aras: (Acı bir gülümsemeyle) "Zihnimde kolonlar yükseliyor, haklısınız. Peki nasıl durulur? Bunca hırsın, bunca karmaşanın içinde 'durmak' bir kayıp değil mi?"

Sadi Bey: "Kaybetmekten korktuğun şey ne? Bir seferlik ömrü müsrifçe harcamaktan daha büyük bir kayıp mı var? Bak evlat, 'hoş bakan hoş görür' derler. Sen dünyaya bir 'proje' olarak baktığın sürece, her şey senin için bir yük olur. Ama dünyaya bir 'emanet' ve bir 'sanat' olarak bakarsan, o zaman her nefes cana can katar. O yolda yürürken paçana sürtünen kediyi görmezsen, göğsünü genişleten o şarkıya eşlik etmezsen, saraylar diksen ne yazar? Ruhun muazzeb (azap içinde) kaldıktan sonra altın klozetlerin ne hükmü var?"

Aras: "Sizin bu dükkanınızda zaman farklı akıyor. Dışarıdaki o metalik koku burada yok. Sadece kağıt ve huzur kokusu var. Ben de bu 'huzur sokağına' taşınabilir miyim?"

Sadi Bey: (Tebessüm eder) "Huzur bir sokak adı değildir Aras, bir bakış açısıdır. Sen buradaki huzuru alıp o beton yığınlarının arasına taşıyabiliyorsan, işte o zaman mimar olursun. Kendi ruhunun mimarı... Defterdeki o cümleyi hatırla: 'Olmayanda hayır vardır.' Belki de o çok istediğin projenin iptal olması, senin kurtuluşundur. Nasibinde olmayan için kan ter içinde kalma; nasipten öteye yol gitmez."

Aras: (Bardağı iki eliyle kavrar, ilk kez çayın sıcaklığını gerçekten hissederek) "Sanırım ilk kez bir şeyi sadece bitirmek için değil, tadına varmak için yapıyorum. Teşekkür ederim Sadi Bey."

Sadi Bey: "Bana değil, o nefesi sana verene şükret evlat. Şimdi çakan şarkıya kulak ver. 'Bir tatlı huzur almaya geldim' diyor üstat... Alabiliyor musun?"

Aras dükkandan çıktıktan sonra ilk kez modern dünyada "farklı bir gözle" yürümektedir.

Bu arada Aras Sadi Bey'in Geçmişini de merak etmektedir: Sadi Bey bu bilgeliğe nasıl ulaştı? Onun da bir zamanlar benim gibi "kaybolmuş" biriyken yaşadığı bir kırılma anı mı  vardı?

Aras dükkâna girer girmez kafasını kurcalayan soruyu Sadi bey'e yöneltir:

"Sadi Bey geçmişinizi çok merak ediyorum"

Sadi Bey'in geçmişi, dükkanın o tozlu raflarının en derininde saklanan, okunması zor ama yaşanması kaçınılmaz bir kitap gibidir aslında. Aras’ın sorusuyla Sadi Bey, elindeki gümüş kaşığı bardağın kenarına usulca bırakır. Gözleri uzaklara, belki de otuz yıl öncesine...

Sadi Bey’in Sırrı: "Zirvedeki Hiçlik"

Sadi Bey: "Bana bakınca hep böyle durulduğumu, hep bu sükût denizinde yüzdüğümü mü sanıyorsun Aras? Ben de bir zamanlar senin gibiydim. Hatta senden daha 'hızlı', daha 'başarılı' ve çok daha mağrurdum. Bir tekstil imparatorluğunun veliahdıydım. Zamanım saniyelerle ölçülür, uçağım dünyanın bir ucundan diğerine havalanırdı."

Aras: (Şaşkınlıkla) "Siz... Bir iş adamı mıydınız?"

Sadi Bey: "Öyle derlerdi. Ama ben sadece bir 'hesap makinesiydim' evlat. Her şeye bir rakam, bir bedel biçerdim. Bir gün, yine böyle yağmurlu bir akşamda, en büyük fabrikalarımdan birinin temel atma törenine yetişmeye çalışıyordum. Şoföre bağırıyor, 'Daha hızlı!' diyordum. O hırsla, yolun kenarında durmuş, yağmuru keyifle izleyen bir ihtiyara korna çaldım. Adam bana öyle bir baktı ki Aras... O bakışta ne nefret vardı ne öfke. Sadece derin bir acıma..."

Aras: "Acıma mı? Neden?"

Sadi Bey: "Çünkü ben yüz binlerce metrekare kumaşın sahibiydim ama üzerimdeki ceketin dokusunu hissetmekten acizdim. O akşam törene yetişemedim. Büyük bir kaza oldu. Arabam hurdaya döndü, ben ise aylarca o sessiz hastane odasında tavana bakmak zorunda kaldım. O 'durmak' zorunda kaldığım an, hayatımda ilk kez nefesimin sesini duydum. Meğer ben hiç nefes almamışım, sadece ciğerlerime hava doldurup boşaltmışım."

Kırılma Noktası: "Miras Değil, Emanet"

Sadi Bey ayağa kalkıp dükkanın köşesindeki eski bir sandığı açar. İçinden ipek ama sararmış bir mendil çıkarır.

Sadi Bey: "Hastaneden çıktığımda her şeyi devrettim. Ailem 'delirdi' dedi, dostlarım 'yazık oldu' dedi. Ama ben ilk kez o gün dirildim. Bu dükkan, o günlerde sahaf olan ustamdan bana miras değil, bir 'emanet' olarak kaldı. O bana şunu öğretti: 'Evlat, dünyayı cebine koy ama kalbine alma. Cebine koyarsan harcar bereket bulursun, kalbine koyarsan seni boğar, kölesi olursun.'"

Aras: "Peki hiç pişman olmadınız mı? O görkemli hayattan sonra bu sessizlik... Zor gelmedi mi?"

Sadi Bey: (Gülümseyerek camdaki yağmur damlalarını işaret eder) "Aras, şu damlanın camda süzülüşünü izlemenin verdiği hazzı, ben o milyon dolarlık imzaları atarken duymadım. Pişmanlık, vaktini boşa harcayandadır. Ben vaktimi 'buldum'. Bak, bu defteri ben yazmadım, ustam da yazmadı. Bu defter, yüzyıllardır 'huzuru arayanların' birbirine bıraktığı bir mirastır. Ben sadece bugünkü bekçisiyim."

Sadi Bey’in Aras’a Bıraktığı Yeni Kelam

Sadi Bey defteri tekrar Aras’a uzatır. Aras, Sadi Bey’in anlattıklarından sonra deftere daha büyük bir hürmetle bakar. Yeni bir sayfa çevririr:

"Kendi kalbinde gurbette olanın, gidecek evi yoktur. Önce kendi içine dön, oradaki sükûnu inşa et; dünya zaten senin evin olur."

Aras  İlk Adımı atacaktır: 

Sadi Bey'in geçmişinden aldığı ilhamla, kendi iş dünyasında çok riskli ama "etik ve huzurlu" bir karar mı verir? Örneğin; yıkılması gereken tarihi bir binayı korumak için kariyerini riske atacaktır.

Sadi Bey, tezgahın altındaki yeşil çuha beze sarılı, ince bir paketi özenle çıkardı. Paketin üzerine bir parça kuru lavanta iliştirilmişti. Aras’a doğru uzatırken gözlerinin içi, sanki uzak bir limanın feneri gibi parlıyordu.

Sadi Bey: "Bu emanet, Balat’ın dik yokuşlarından birinde, pencereleri denize değil de sadece göğe bakan bir evde bekleyen mahzun gönüllü kişinin. Adı Meryem. Gözleri artık dünyayı görmez ama gönlüyle eşyanın tesbihini duyar. Bu paketi ona götür."

Aras: (Paketi titreyerek alır) "Peki, neden ben Sadi Bey? Siz neden gitmiyorsunuz?"

Sadi Bey: "Benim yolum buralarda tükendi evlat. Senin ise henüz ayaklarının yere sağlam basmaya ihtiyacı var. Yolda yürümek, sadece mesafe kat etmek değildir; yolda yürümek, yolda olmaktır. Giderken acele etme. Yağmurun topraktaki kokusunu duy, rüzgarın fısıltısını dinle. Meryem’e de selamımı söyle..."

Yolculuk: Modern Dünyadan Eski İstanbul’a

Aras, sahaf dükkanından çıktığında şehir hala aynıydı; korna sesleri, aceleci insanlar, neon ışıkları... Ama Aras’ın içinde Sadi Bey’in geçmişinin ağırlığı ve elindeki paketin kutsiyeti vardı.

Yürümeye başladı. İlk kez asansöre binip otoparka inmek yerine, Eminönü’nden Balat’a doğru yürüdü. Yolda karşılaştığı manzaralar, sanki defterdeki satırların canlanmış haliydi:

Bir tezgahtan dumanı tüten bir simit aldı. Sadi Bey’in dediği gibi, "afiyet üzere" yedi. Susamların kokusu ilk kez bu kadar yoğundu.

Yolda kendine sığınacak bir saçak altı arayan zayıf bir kediyi sevdi. Kedinin mırıltısı, kalbindeki o metalik mimari projelerin gürültüsünü susturdu.

Meryem’in Kapısında: Bir Başka Sükût

Balat’ın o dar, Arnavut kaldırımlı sokağına geldiğinde, numara 42’nin önünde durdu. Kapı eski, ahşap ve yorgundu. Zile basmadı; kapının üzerindeki döküm tokmağı usulca vurdu. İçeriden yumuşak ama vakur bir ses geldi:

"Kapıyı çalana değil, gelene selam olsun. Gir evlat, kapı aralıktır."

İçeri girdiğinde her yer kitap ve kurutulmuş çiçek kokuyordu. Meryem Hanım, camın kenarındaki sedirde oturuyordu. Gözleri kapalıydı ama yüzünde, Aras’ın hayatı boyunca kovaladığı o huzurun somut bir hali vardı.

Meryem Hanım: "Sadi'nin nefesini taşıyorsun. Kokun şehir kokuyor ama ellerin sükût kokmaya başlamış. Getirdiğin sadece bir kitap değil, değil mi Aras?"

Aras: (Şaşkınlıkla duraksar) "Adımı nereden biliyorsunuz?"

Meryem Hanım: "Sadi, dükkanına giren her ruhu önce bana anlatır. Senin ruhunun mimarisi çok karışıkmış evlat. Çok fazla oda yapmışsın ama hiçbirine huzuru misafir etmemişsin. Şimdi söyle bakalım; o paketin içindekinden önce, yolda gelirken neyi fark ettin?"

Aras, Meryem Hanım'a yolda yürürken hissettiği o "farkındalık" anlarını mı anlatmalı, yoksa hala içinde taşıdığı o korkulardan (kariyer, para, anlamsızlık) mı bahsetmeli?

Aras, Meryem Hanım’ın karşısında oturduğunda, yaşadıkları zihninde bir saat sarkacı gibi gidip geliyordu:

Meryem Hanım paketi açtığında içinden çıkacak olan neyle ilgiliydi acaba ? Belki de içinde çizmem gereken o "yeni ruhani mimari" projenin anahtarı vardı !

Sadi Bey'in gönderdiği paketin sırrı neydi? 

Bu yeni bir başlangıç mıydı? 

Meryem Hanım, görmeyen gözlerini Aras’ın olduğu yöne çevirdi; sanki fiziksel bir görmeye ihtiyacı yokmuş gibi tam kalbine bakıyordu.

Meryem Hanım: "Sadi’nin bahsettikleri bir mumun diğer mumları da yakmasıdır evlat. Işık aynı ışıktır."

Aras: (Sesi titreyerek) "Ben henüz hiçbir şeye hazır değilim Meryem Hanım. Ben daha dün, şehrin göbeğinde başarısını betonlarla ölçen, ruhunu çizim masalarında unutmuş bir adamdım. Sadi Bey neden bende karar kıldı? Bu ışığı taşıyacak kadar berrak değilim."

Meryem Hanım: (Hafifçe tebessüm eder) "Berrak su, dibindeki çamuru göstermez Aras. Çamur her zaman vardır; mesele o çamurun dibe çökmesine izin verecek sükûnete sahip olmaktır. Sadi seni o sahaf dükkanına yağmurdan kaçarken sokmadı; sen o dükkana 'içindeki yangından' kaçarken sığındın. Işık, en çok çatlaklardan sızar. Senin çatlakların, yani o mutsuzlukların, anlam arayışın... İşte onlar ışığın gireceği yerlerdir."

Büyük Aydınlanma: "Mimarın Yeniden Doğuşu"

Sadi beyin Meryem'e gönderdiği paketi açmasını istedi Meryem ..Aras elindeki paketi açtı. İçinden çıkan şey bir kitap değildi; üzerinde sararmış, elle çizilmiş eskizlerin olduğu bir rulo kağıttı. Aras dikkatle açtığında şok geçirdi. Bunlar, İstanbul’un kaybolmuş, unutulmuş, yıkılmış ama ruhu olan yapılarının detaylı çizimleriydi. Üstelik bu çizimlerin altına, Sadi Bey’in el yazısıyla notlar düşülmüştü:

"Burada sadece taş üst üste konmamış, bir dua edilmiş. Pencere, güneşin içeri girmesi için değil, dışarıdaki muhtacın görülmesi için açılmış."

Aras o an anladı. Kendi inşa ettiği o modern, ruhsuz kuleler; insanların birbirini görmemesi, sadece kendilerini yükseltmesi için tasarlanmıştı. "Sükûtun Yankısı" sadece bir ses değil, bir inşa biçimiydi.

Aras: "O... o beni demek bu yüzden seçti, bu anlayışa gelmem için bu! Ben artık o plazalara dönüp aynı çizgileri çizemem."

Meryem Hanım: "Zaten dönmeyeceksin Aras. Sen artık taşın içindeki sükûtu, nefesin içindeki kelamı gördün. Sadi Bey, dükkanın anahtarını paspasın altına bıraktı. Ama asıl anahtar, şu an göğsünde hissettiğin o genişlemedir. Şehrin gürültüsünü susturamazsın ama kendi içindeki o gürültüsüz yeri inşa edebilirsin."

Aras’ın İlk "Huzur" Kararı

Aras, Balat’taki o küçük evden çıktığında hava kararmıştı. Ama sokak lambaları ona her zamankinden daha parlak, insanlar daha "canlı" görünüyordu. Telefonunu çıkardı. Bekleyen onlarca cevapsız arama, milyon dolarlık o dev rezidans projesinin hissedarlarındandı.

Hepsini sildi. Tek bir mesaj yazdı:

"Projenin ruhu eksik. Taşın duası, insanın huzuru yok. Ben bu boşluğu inşa etmeyeceğim. Kendi sükûtumu inşa etmeye gidiyorum."

Aras, sahaf dükkanına doğru yürürken artık "mimarlığı" bir meslek olarak değil, bir "hizmet" olarak görüyordu. Sadi Bey’in "vakit tamam" dediği şey, Aras’ın eski kimliğinin ölümü, yeni ve huzurlu bir ruhun doğuşuydu.

Bu aydınlanma anından sonra Aras'ın bu yeni bilinçle tasarlayacağı ilk yapı ne olurdu? Belki bir aşevi, belki de insanların sadece "durup nefes aldığı" bir bahçe?

Aras, Balat’tan döndüğünde sahaf dükkanının kapısının aralık olduğunu gördü. İçeriden gelen taze demlenmiş çay ve melisa kokusu, sokağın keskin soğuğuna karşı bir kalkan gibiydi. İçeri girdiğinde sadece Sadi Bey’i değil, dükkanın o dar ama bereketli köşesinde toplanmış küçük bir kalabalığı buldu.

Mahallenin üniversiteli genci Kerem, emekli öğretmen Muzaffer Bey ve çiçekçi Zeynep oradaydı. Sadi Bey, masanın başına geçmiş, sanki bir ayini yönetir gibi çay dağıtıyordu. Aras’ı görünce gözlerinde o tanıdık, huzurlu pırıltı belirdi.

Sadi Bey: "Geldin mi evlat? Bak, biz de tam 'paylaşmanın mimarisinden' bahsediyorduk. Geç otur, senin sandalyen hep hazır."

Aras: (Hala Meryem Hanım’ın etkisinde, yavaşça oturur) "Sadi Bey, aydınlanma tamam dediniz... Ben o yolları yürürken her adımda bir parça yükümü bıraktım. Ama buraya geldiğimde görüyorum ki, asıl mesele o yükü bırakmak değil, yanındakinin yüküne omuz verebilmekmiş."

Muzaffer Bey: (Gözlüklerini düzelterek) "Doğru dersin Aras Bey. Biz bu dükkana sadece kitap bakmaya gelmiyoruz. Burada her biri ayrı telden çalan gönüllerin nasıl aynı sükût şarkısında birleştiğini görüyoruz. Sadi dostum der ki; 'İnsan, insanın sükûnetidir.'"

Zeynep: "Ben eskiden çiçekleri sadece satılacak bir mal gibi görürdüm Sadi Amca'yı tanımadan önce. Ama o bana dedi ki; 'Zeynep, çiçeğin kokusu onun duasıdır. Sen sadece rengini değil, duasını da ver insanlara.' Şimdi o niyetle veriyorum demetleri. İnanır mısınız, dükkanıma girenlerin yüzü gülmeden çıkmıyor."

Sadi Bey: (Aras’a dönerek) "Görüyor musun evlat? Sükût, susup oturmak değildir. Sükût, kalbin gürültüsünü kesip, hayatın sesini duymaktır. Sen mimarsın; şimdi bu masadakilere söyle bakalım, bir evi yuva yapan nedir? Taşın sertliği mi, yoksa içindeki nefesin şükrü mü?"

Aras: (Kısa bir sessizlikten sonra) "Ben bugüne kadar hep 'ayrıştıran' duvarlar çizdim Sadi Bey. Odaları böldüm, koridorları uzattım. Ama şimdi anlıyorum ki; bir evi yuva yapan, eşiklerin yüksekliği değil, içindekilerin alçak gönüllülüğüdür. Bir çayın yanındaki o çıtır simidi, yanındakinin gözünün içine bakarak bölüşmektir."

Kerem: (Gençliğin heyecanıyla) "Ama Sadi Bey, dünya çok hızlı. Biz bu sükûneti korumaya çalışırken dışarıda hayat bizi ezip geçmez mi? Herkes yarışırken biz durursak kaybetmez miyiz?"

Sadi Bey: (Gülümseyerek çayından bir yudum alır) "Bak güzel evlat; arı binlerce çiçeği gezer ama telaş etmez. Telâş, nefsin hilesidir. Huzurla işini gören, acele eden bin kişiden daha bereketli iş yapar. Sen hiç çabalayan bir ağacın meyve vermediğini gördün mü? O sadece vaktini bekler, kökünü derinleştirir. Aras da bugün Balat yokuşunda kökünü derinleştirdi. Öyle değil mi Aras?"

Aras: "Evet Sadi Bey. Ben bugün 'kaybetmeyi' göze alarak kazandım. O dev projeyi reddettim. Belki artık o lüks ofisim olmayacak ama ilk kez bu masada, bu insanların arasında kendimi 'evimde' hissediyorum."

Sadi Bey: "İşte bu, huzurda hâzirun olmaktır. Biz burada sadece eskilere sahip çıkmıyoruz, biz burada birbirimizin nefesine sahip çıkıyoruz. Aras, artık kalemini o büyük kuleler için değil, insanların 'merhaba'sının yankılanacağı avlular için oynatacaksın. Çünkü sükûtun yankısı, sadece boşlukta değil, sevgiyle kurulan her yapıda duyulur."

O akşam sahaf dükkanında konuşulanlar, dışarıdaki yağmurdan daha çok can suyu oldu ruhlara. Aras, ilk kez "başarı" kelimesinin sözlükteki karşılığını değil, kalpteki karşılığını hissetti.

Bu sıcak sohbetin ardından Aras'ın hayatındaki köklü değişim başlamıştı.

 Aras'ın artık o sahaf dükkanının bir köşesinde "Gönül Mimarisi" üzerine çalıştığı ve mahalleliye ücretsiz rehberlik yaptığı bir meşguliyeti vardır.

Sadi Bey sayesinde Aras "Ben artık kendi iç sükûtuma, uzun bir yolculuğa çıkıyorum" demektedir...

Aras için artık gökyüzüne yükselen soğuk betonların devri kapanmış, gönüllere dokunan "Gönül Mimarisi" dönemi başlamıştı. Aras, Sadi Bey’in de onayıyla sahaf dükkanının arka tarafındaki metruk depoyu küçük, sıcak bir atölyeye dönüştürür. Ama bu atölye bildiğimiz mimarlık ofislerine hiç benzememektedir.

Sükûtun Atölyesi

Atölyenin girişinde dijital ekranlar veya gösterişli maketler yoktu. Onun yerine, duvarda Sadi Bey’in o meşhur cümlesi asılıydı: “Huzur içimizde, idrâk ve bakışımızda!” Masasının üzerinde ise pahalı kalemler değil, Sadi Bey’den  alıp okuduğu ve kendini bulduğu defteri duruyordu.

Bir cumartesi sabahıydı. Atölyenin kapısı ardına kadar açıktı. İçeride Aras, mahalleden birkaç çocuk ve genç Kerem ile birlikte bir masanın etrafında toplanmışlardı.

Aras: "Bakın çocuklar," dedi elindeki ahşap blokları göstererek. "Bir binayı kurarken en önemli şey temelin sağlamlığı değildir sadece. O temelin hangi niyetle atıldığıdır. Eğer bu evi, içine girecek olanın huzuru için çiziyorsan, o taş dile gelir, sahibine dua eder."

O sırada Sadi Bey, elinde taze demlenmiş çaylarla içeri girdi. Aras’ın bir zamanlar o hırslı, gergin yüz hattının yerini, sükûnetin getirdiği derin bir tebessüme bıraktığını izledi.

Sadi Bey: "Nasıl gidiyor mimar evlat? Ruhun projesinde hangi aşamadayız?"

Aras: (Doğrularak) "Sadi Bey, bugün mahalledeki o eski, yıkılmaya yüz tutmuş kütüphaneyi gönüllü olarak restore etmeye başlıyoruz. Hiçbirimiz para almıyoruz ama herkesin gözünde bir ışık var. Kerem lojistiği sağlıyor, Muzaffer Bey kitapların tasnifine yardım ediyor, Zeynep ise bahçeyi çiçeklendirecek. İlk kez bir proje çizmiyorum Sadi Bey, bir 'umut' inşa ediyorum."

Sadi Bey: (Çayları masaya bırakırken) "İşte şimdi nefesin kelama dönüştü Aras. Hatırlar mısın, ilk geldiğinde 'şehir beni boğuyor' demiştin. Şehir değişmedi, binalar hala orada duruyor. Ama sen artık o binaların arasındaki boşluğa değil, o boşluğu dolduran manaya bakıyorsun."

Aras: "Haklısınız. Meğer huzur, her şeyin mükemmel olması değil, eksik olanın içinde hayrı görebilmekmiş. Bir kedinin sürtünmesinde, bir dostun 'selam'ında saklıymış o büyük mimari."

Akşam olup herkes dağıldığında, Aras dükkanın kepenklerini usulca indirdi. Sadi Bey dükkanın içindeki sedirinde tesbihini çekiyordu. 

Dışarıda yağmur yine çiseliyordu. Aras yeryüzüne düşen her damlanın "can suyu" olduğunu bilerek gülümsedi. Artık sadece binaları değil, her sabah yeniden doğan o muazzam nizamı seyrediyordu.

"Hoş bakan hoş görür," diye fısıldadı karanlığa doğru. "Ve huzurda olan, hiçbir zaman yalnız değildir."

Aras'ın o huzur dolu atölyesinde ve Sadi bey' in dükkânında yeni hayatlara dokunulmaya devam ediliyor...

Aras’ın şahsında müdavimlerin özlediği o "durma" ve "nefes alma" ihtiyacına dükkân cevap veriyordu, dış dünyayı değiştirmekten ziyade iç dünyayı inşa etmenin asıl mimarlık olduğunu hatırlatan dükkân...

Aras artık o kalabalık caddelerde yürürken, başkalarının yetişmeye çalıştığı yerlere değil, kendi içindeki o sarsılmaz sükûnete bakıyordu.

Sadi Bey’in dükkanındaki kitap kokusu, demli çayın buharı ve Meryem Hanım’ın göğe bakan penceresi artık Aras’ın ruhunun ayrılmaz birer parçası idi.

Zamanın ruhu sesleniyordu: “Huzur içimizde, idrâk ve bakışımızda!”

Aras, defterin son sayfasını açtı ve el yazısıyla şu kelamı ekledi:

"Dünya gürültüsünü dindiremezsin; ama kendi sükûtunun yankısıyla dünyayı güzelleştirebilirsin. Huzur, varılacak bir liman değil, o limana doğru aldığın her farkındalıklı nefestir...Hayatı yaşamak bir san'attır; bir çayın yanında bulduğun çıtır çıtır sıcacık simidi afiyet üzere yiyebilmektir... Aldığımız her nefesin cana can kattığını bilmektir. Huzurda olalım ve huzurumuz daim olsun."

Sükûtun Yankısı, Aras’ın şahsında hepimizin içinde bir yerlerde yankılanmaya devam edecekti...

14 Ocak 2026 Çarşamba

Hikâye: Sırlı Testi...

Güneşin kavurduğu bozkırın ortasında, kerpiçten yapılma küçük bir atölye vardı. Bu atölyede, ömrünü toprağa şekil vermeye adamış Ârif Usta yaşardı. Atölyesinin kapısı her daim açıktı, ancak içeri girenler genellikle gösterişli vazolar, süslü porselenler arayanlardı.

Bir gün, şehirden gelen mağrur bir genç girdi içeri. Üzerindeki ipek kaftanı, parmağındaki yakut yüzüğüyle etrafı süzdü. Köşede duran, henüz fırınlanmış ama boyanmamış sade bir testiyi işaret ederek:

— "Usta," dedi kibirle. "Benim sarayımda pırlanta işlemeli sürahiler, altın varaklı kadehler var. Bu çamur parçasını neden evimde bulundurayım ki? Aslı toprak, sonu toprak..."

Ârif Usta, elindeki çamuru usulca tamburun üzerinde döndürürken başını kaldırdı. Gencin gözlerinin içine bakıp tebessüm etti:

— "Doğru dersin evlat. Hepsinin aslı topraktır. Lakin bir bak bakalım; porselenin üzerindeki o parlak sırrı kazısan altından ne çıkar? Altın kadeh yere düşse eğrilir, pırlanta kırılsa keser. Ama bu testi, içindeki suyu soğuk tutar, sızdırır ama nefes alır. Çünkü o, fırına girmeden önce suyla yoğruldu, ateşte pişti ve artık 'taşıyıcı' oldu."

Genç, ustayı pek anlamamış gibi omuz silkti. Usta devam etti:

— "Sana bir sır vereyim. İnsan da bu testi gibidir. İçindeki ruh, o tertemiz 'ab-ı hayat' gibidir. Eğer testinin ağzını açık bırakırsan içine toz kaçar, su bulanır. Eğer içindeki suyu kirletirsen, testi dışına kiri sızdırır. Testi ne kadar süslü olursa olsun, içindeki su acıysa kimse ondan şifa bulamaz."

Usta, tezgâhından bir parça çamur alıp gence uzattı:

— "Gel, şu önlüğü giy de bu çamura bir dokun. Kendi aslını, avucunda hisset. Bak bakalım, o parmağındaki yakut mu daha kıymetli, yoksa hayatı taşıyan bu sadık toprak mı?"

Genç adam, önce çekindi ama sonra merakla önlüğü giyip tezgâhın başına oturdu. Ellerini ıslatıp çamura dokunduğu an, kalbinde garip bir sızı hissetti. Çamur, avuçlarının arasından kayıp giderken usta fısıldadı:

— "Darb-ı meseldir evlat; su testisi su yolunda kırılır. Sen hangi yolu yürüyorsan, o yolun testisisin. Eğer yolun hakikatse, kırıldığında bile toprağın suya karışır, aslına rücu edersin. Ama yolun gafletse, kırıldığında geriye sadece bir yığın çöp kalır."

Güneş batarken genç adam atölyeden ayrıldı. Elinde pahalı bir süs eşyası yoktu; sadece kendi elleriyle şekil verdiği, henüz kurumamış sade bir toprak testi vardı. O günden sonra sarayındaki altın kadehlere her baktığında, o mütevazı testiyi ve ustanın şu sözünü hatırladı:

"Kazı üzerindeki tüm yaldızları, geriye kalan sadece topraktır; mühim olan içinde ne taşıdığındır."

13 Ocak 2026 Salı

Ahlâk, meşrep ve meslek...

Ahlâkın insan hayatındaki ontolojik (varoluşsal) yerini ve toplumsal düzenin inşasındaki kritik rolünü önemsemeyen toplumlarda çürüme ve yozlaşma kaçınılmazdır. 

Özellikle "meşrep" (mizaç, huy, yol) ve "meslek" kavramlarını ahlâk zeminine oturtması, günümüzün teknikleşmiş dünyasında en çok ihtiyaç duyduğumuz hatırlatmalardan birisi olsa gerek.

Bu derinlikli bakış açısını temel alarak, ahlâkın bir "maske" değil, bir "varoluş biçimi" olduğunu unutmamalıdır.. 

Meşrebin Aynasında Ahlâk: Bir Varoluş Pusulası

İnsan, sadece nefes alan bir biyolojik organizma değil; her adımında dünyaya bir mana katan, eylemleriyle kendi özünü inşa eden bir varlıktır. Paylaşılan metinde de vurgulandığı üzere, hiçbir insan ahlâktan bağımsız değildir. Çünkü ahlâk, sadece ne yaptığımızla ilgili değil, kim olduğumuzla ve dünyada nasıl bir iz bıraktığımızla ilgilidir.

1. Bir Yaşam Biçimi Olarak Ahlâk (Ethos)

Antik Yunan’dan bugüne ahlâk (etik), kökeni itibarıyla "mesken tutmak", "bir yere ait olmak" ve "karakter" (ethos) kavramlarıyla iç içedir. Ahlâk, kişinin dışarıdan takındığı bir giysi değil, ruhunun ikamet ettiği evdir. Eğer bir insanın meşrebi ahlâkın duruluğundan beslenmiyorsa, icra ettiği meslek ne kadar teknik mükemmellikte olursa olsun, o yapı bir yerinden çökmeye mahkûmdur.

"Ahlâki yoksunluk, rasyonel görünen yapıların içindeki en büyük irrasyonel boşluktur."

2. Maskeli Ahlâk ve İkiyüzlülüğün Çıkmazı

Metinde altı çizilen "maskeli ahlâkilik" uyarısı, modern çağın en büyük sancılarından biridir. Kantçı bir perspektifle bakarsak; ahlâk, bir başkası gördüğü için ya da bir çıkar elde etmek için yapılan "ödev" değil, insanın kendi iç yasasına duyduğu saygıdır. Göstermelik ahlâk, sadece bir sosyal stratejidir; gerçek ahlâk ise kimse bakmadığında ne yaptığımızdır.

Meşrebi sahtelikle yoğrulmuş birinin "ahlâk" söylemi, sadece yıkımı geciktiren bir illüzyondur. Bu noktada ehliyet ve liyâkat, sadece bir işi bilmek değil, o işin gerektirdiği ahlâki ağırlığı taşıyabilme yetisidir.

3. Kader, Gayret ve Karakter

"Kader gayrete aşıktır" sözü, insanın iradesine yapılan en büyük vurgudur. Felsefi anlamda bu, insanın kendi kaderini karakteriyle ördüğü anlamına gelir. Her tercih, geleceğin yoluna döşenen bir taştır. İyi ahlâkı tercih etmek, sadece bireysel bir huzur değil, toplumsal bir "ihya" (yeniden diriltme) hareketidir.

Eğitimin amacı, bilgi yüklü zihinler değil, ahlâki pusulası olan şahsiyetler yetiştirmek olmalıdır. Aksi halde, bilgi sadece "daha zeki sahtekârlar" üretmeye yarayan tehlikeli bir araca dönüşür.

Sonuç: Meşrebimiz Kaderimizdir

Sonuç olarak, meşrebi güzellikten, doğruluktan ve adaletten yana olanın inşa ettiği şehirler de, kurduğu aileler de, icra ettiği meslekler de sarsılmaz bir temel üzerine yükselir. Ahlâk, hayatın dışsal bir süsü değil, bizzat özüdür.

İnsanın meşrebi neyse, dünya üzerindeki gölgesi de odur. Ve bu gölge, biz bu dünyadan göçüp gitsek bile arkamızda bıraktığımız tek gerçek mirastır.

12 Ocak 2026 Pazartesi

Hakikatin Gölgesinde: Etiket ve Muhasebe...

 

Modern insanın en büyük açmazlarından biri; "etiket ile hakikat arasındaki uçurum"da olmasıdır. 

Günümüz dünyası, bilginin hızla yayıldığı ancak hikmetin aynı hızla terk edildiği garip bir paradoksun içinde deviniyor. Sokaklar "arzın üstünde yürüyen ölüler" ile doluyken; ünvanlar, diplomalar ve sosyal statüler gerçek bilginin (irfanın) yerini almış durumda. Bu durum, toplumun kılcal damarlarına sızan bir "etiketli cehalet" salgınını da beraberinde getiriyor.

1. Etiketin İllüzyonu:

Geleneksel irfanımızda "âlim", bildiğiyle amel eden ve tevazu sahibi olan kişidir. Ancak tasvir edilen "etiketli cühelâ", bilgisini bir kalkan veya bir ticaret metaı olarak kullanır. "Mangalda kül bırakmayan" bu zümre, dışarıdan bakıldığında "ülemâ" (bilginler) kisvesine bürünse de, içeride "fikir serab" ve "dîl hârâb" (gönül harap) durumdadır. Buradaki trajedi, kişinin kendi cehaletini bir unvanın arkasına gizleyerek hem kendini hem de toplumu kandırmasıdır.

2. Arzın Üstündeki Ölüler ve Beden Kabri

En sarsıcı imgelerden biri, hayatta olup da ruhen ölü olanlar ile bedeni toprakta olup da manen yaşayanlar arasındaki farktır.

Nefsinin esiri olan, aklı bir "seyyâre" (gezegen) gibi başıboş dolaşan insan, fiziksel olarak nefes alsa da aslında bir ölüdür.

Hakiki diriler, bedensel arzularını (nefsini) bir kabir gibi susturabilmiş, ruhunu "Havz-ı Kevser"den içen bir bilinç düzeyine ulaştırabilmiş olanlardır.

3. Akl-ı Küll Nehrinde Arınmak

"Zamanın behrinde" yaşayan akiller, cüzi akıllarını (sınırlı insan aklını), Akl-ı Küll (tümel akıl/ilahi hikmet) nehrinde yıkamışlardır. Bu arınma, kibri ve "burnundan kıl aldırmaz" tavrı yok eder. Gerçek bilgi, insanı mağrur değil, mahcup kılar. Meczubun nefsine galip gelişi, sözde âlimin nefsine mağlup oluşundan çok daha yüce bir makamdır.

Sonuç: Nefsini ve Nefesini Bilmek

Nihai çağrı bir "öz" hatırlatmasıdır: "Nefsini bil, nefesini bil!" Zira nefesini sadece nefsinin arzuları için tüketen bir ömür, en büyük ziyandır. Etiketlerin geçici, rütbelerin fani olduğu bu dünyada; insanı "arzın üstünde yürüyen bir ölü" olmaktan kurtaracak tek şey, etiketi bir kenara bırakıp hakikate ram olmaktır.

"Dîl hârâb ise, ünvan neye yarar?                       Akıl serab ise, kelâm kime şifa olur?"

11 Ocak 2026 Pazar

Kar, kış, kuşlar...

 

gökten düştü kar beyazı  

karaların üstüne

lapa lapa...

beyaza büründü karalar...

yine kış geldi, her yer beyaz

beyazın yüzü de soğuk kendide...

ağaçlar, çimenler ve toprak kar beyazı

her yer bembeyaz...

yine kış, yine soğuk

yerde kar...

 serçeler, sığırcıklar...

ağaçlara tünemişler...

birbirlerine sokulmuşlar, 

tüylerini kabartarak...

karınları aç, 

cıvıltıları soğuk ve soluk !

Vitrindeki Biblo mu, Kandilin Nuru mu?

Ruhun dehlizlerinde yankılanan o kadim sual, modern insanın yüzüne bir kırbaç gibi iniyor: Özün mü parlıyor, yoksa sadece kabuğun mu cilalı? Görkemli bir avize hayal edin; billur kadehleri güneşin raksıyla yıkanan, altın varakları ihtişamın türküsünü söyleyen bir sanat eseri... Lakin damarlarında "mânâ cereyanı" kesikse, o devasa heybet, karanlık çöktüğünde dilsiz bir taşa, sadece yer kaplayan bir "biblo"ya dönüşür. İnsan da böyledir; içindeki o ilahi ışığı söndürdüğünde, sırtındaki ipekler ve zihnindeki kurulukla, ancak bir "vitrin süsü" kadar varlık sahası bulabilir.

I. Mânâsız Maneviyat: Sönmüş Bir Kandilin Kış uykusu

Günümüzün en hazin aldanışı, şekli ruhun önüne bir perde gibi germektir. Ritüelleri birer mekanik alışkanlığa dönüştüren, bilgiyi hikmete dönüştüremeden heybesinde bir yük gibi taşıyan insan; cereyanı kesik bir lambadır. Bu, bir mecburiyet değil, bir tercihtir. Karanlığın konforuna sığınıp tozlu bir rafın "mostralık" eşyası mı olacağız, yoksa niyetin ateşini harlayıp bir şafak vakti gibi etrafımızı mı aydınlatacağız? Pazarlarda sönük lambalar çoktur, değerleri ise birer bozuk paradan farksızdır. Oysa hakiki bir "yanış", adanmış bir yürek ve mânânın okyanusuna atılacak cesur bir kulaç ister.

II. Medeniyetin Gözbebeği: Mânâ Müdriki Ruhlar

Medeniyet; betonun soğukluğu veya çeliğin sertliği değildir. O, taşın bağrına üflenen ruh, sokağın nabzında atan adalettir. Mânâdan bîhaber olanların, sadece "arpa" ve "parsa" peşinde koşanların lügatinde medeniyet yazmaz.

Onlar, tarihin karanlık sayfalarından fırlayıp gelen birer Moğol İstislası gibidirler. Girdikleri bahçeyi ihyâ etmek yerine, güllerin boğazını sıkan, kütüphaneleri birer kağıt mezarlığına çeviren bu "zombi kılıklı" zihniyet için dünya sadece bir yağma sofrasıdır. Oysa medeniyetin hakiki mimarı, elindeki fırçayı erguvanînin asaletine, ebrulînin gizemine batırandır. O, yıkan değil; harabeyi saray kılan, tüketen değil; bir tohuma can suyu verip onu ormana dönüştüren bir gönül eridir.

III. Libasın Görkemi mi, Gönlün Cevheri mi?

Mevlânâ’nın o asırları aşan feryadı, bugün kulaklarımızda bir çığlık gibi çınlıyor: "Ne insanlar gördüm üzerinde elbise yok, ne elbiseler gördüm içinde insan yok." Sûretin insan olması, medenî olmaya kâfi gelmez. İnsanı göklere yükselten, adımlarının hızı değil, yürüdüğü yolun gayesidir. Öküzün ufku bir tutam otla, bir avuç samanla tükenir; insanın ufku ise mânânın o uçsuz buçaksız ufkuna düğümlenmiştir. Mânâ müdriki olan o asil ruh;

Toprağı imâr eder; ona estetiğin mührünü vurur.

Geleceği inşâ eder; zamanın ötesine köprüler kurar.

Ölü ruhları ihyâ eder; bir bakışıyla bin kandil yakar.

MÂNÂ VE MEDENİYET İÇİN BİR DİRİLİŞ MUŞTUSU

Öze dönüş: Işık vermeyen, sadece yer kaplayan o sahte parıltılara razı değiliz. Biz dekorun sığlığında boğulmaya değil, hakikatin denizinde ışımaya talibiz.

İhyâ: Şehirleri beton yığınına çeviren Moğol ruhlu istilacılara karşı; gönülleri nakış nakış işleyen birer sevda mimarı olacağız.

Sûretten Sîrete: Elbisenin içindeki boşluğu dünyalıklarla dolduranlara inat; insan olmanın o ağır ama kutlu yükünü omuzlarımızda taşıyacağız.

Aydınlanma: Masrafsız bir karanlığın kölesi olmaktansa, bedeli ömür olan bir ışığın pervanesi olmayı şeref biliriz.

Nihai kelâm: Hayatın vitrininde bir "eşya" gibi seyredilmek mi, yoksa karanlık bir çağın bağrında kandil olup yanmak mı? Karar insanın... Ya elindeki o sihirli fırçayı mânânın boyasına daldırıp dünyayı cennete çevirirsin ya da ruhsuz bir heykel gibi zamanın tozlu raflarında kaybolup gidersin.

Bu sönük vitrinlerin esaretinden usananlar diyor ki: "Biz, şafağın söküşüne şahitlik etmeye geldik..."

9 Ocak 2026 Cuma

İnci yahut deniz kestanesi...

 

Bazen susar insan, kabuğuna çekilir
Alır-verir, muhasebeleştirir iç âlemde
Çekişir, çekiştirir, tartışır, münazara eder
Yorulur, daralır, uyuyakalır

Bazen dalar deryâya nefesi kadar
İnci için istiridye arar
Yanılır da deniz kestanesine uzanır
Ellerine dikenler batar

Bazen öteler zamanı
Bazen ıskalar hayatı
Bazen kaçırır fırsatı
Ah ü vâh eder

Sonunda teslim eder kendini
Zamana, tecelliye, kadere
Kader kaleminden dökülecek harflere
Yazılacak hikâyeye
Fırsat verir

Ve dönüp mâziye
Sağından ve solundan
Hikâyesini okur da okur...

8 Ocak 2026 Perşembe

Hikâye: Ahlat ağacı ve tutmayan aşı...

Kökü kuruyan bir ağacın tepesine en iyi cins meyve aşılasanız da, o ağaç can suyunu toprağın derinindeki o kadim hafızadan almadıkça vereceği meyve ya kekremsi olur ya da sadece bir görüntüden ibaret kalır. "Altı kaval üstü şeşhane" teşbihi ile mühürlenecek bu durumu, bir hikâye kurgusuyla somutlaştıralım.

Aşı Tutmayan Bahçe

Bir zamanlar, bereketli toprakların bittiği, dağ rüzgarlarının sert estiği bir sınır kasabasında "Eski Bahçıvan" derler bir adam yaşarmış. Bahçıvan’ın bahçesi, sadece meyve değil, huzur ve hakikat verirmiş. Çünkü o, her ağacın dilinden anlar, toprağın rızasını almadan tek bir fidan dikmezmiş.

Günün birinde kasabaya, cebinde gıcır gıcır sertifikaları, elinde cetvelleri ve "modern tarım" kitaplarıyla genç bir mühendis gelmiş. Mühendis, bahçıvanın asırlık armut ağaçlarına bakıp dudak bükmüş: "Baba," demiş, "Bu ağaçlar çok yavaş büyüyor. Gövdeleri eğri büğrü, meyveleri de öyle tek tip değil. Gel bunları sökelim, yerlerine laboratuvarda genetiğiyle oynanmış, her mevsim ürün veren, standardı belli 'android' fidanlar dikelim."

Eski Bahçıvan gülümsemiş: "Evlat, bu ağaçlar bu toprağın altındaki damarlarla akrabadır. Dışarıdan getirdiğin o parıltılı fidanlar buranın kahrını çekemez. Onlar sadece bilgiyle üretilmiş, ilmi yok, ruhu yok."

Mühendis dinlememiş. Gece vakti işçilerini toplamış, asırlık kökleri söktürüp yerine dağdan topladığı yabanıl ahlatları dikmiş. Üstlerine de en pahalı, en "ithal" kalemlerden aşılar yapmış. "Bak," demiş, "Şimdi göreceksin asıl armudu!"

Aradan mevsimler geçmiş. Ağaçlar boy vermiş ama bir tuhaflık varmış. Yaprakları plastik gibi parlıyor, rüzgarda hışırdamıyor, kuşlar dallarına yuva yapmıyormuş. Meyve verme zamanı geldiğinde ise manzara ibretlikmiş: Dışarıdan bakınca en kaliteli "Paşa Armudu"na benzeyen meyveler, ısırıldığında insanın içini yakan, dili damağı buran, o eski yaban ahlatın kekremsi tadını veriyormuş. Ne tam armutmuş ne tam ahlat... Tıpkı o meşhur tüfek gibi; altı kaval, üstü şeşhane.

Kasaba halkı meyvelerden bir ısırık alıp yere atmış. Kimse o yozlaşmış tadı midesine indirmek istememiş. Mühendis şaşkınlık içinde Eski Bahçıvan’ın yanına koşmuş: "Nerede hata yaptım? Aşı en iyisiydi, teknik kusursuzdu!"

Bahçıvan, elindeki kurumuş bir kökü mühendise uzatarak şöyle demiş: "Evlat, sen bilgiyi aldın ama ilmi unuttun. Meyvenin tadını belirleyen şey tepesine taktığın kalem değil, o kalemi besleyen kökün topraktaki hikmetidir. Sen kökü söküp attın, yerine 'ben yaptım' kibrini diktin. Bilimle şekli uydurdun ama ilimle ruhu üfleyemedin. Şimdi elindeki ne yabana yarar ne insana... Sadece ayılara azık olur."

Genç ziraatçı mühendis şaşırmış: "Ama efendi, bak işte meyve veriyor, herkes armut diyor buna!"

Bahçivan gülümsemiş: "İsminin armut olması, onun armut olduğu manasına gelmez. Köksüz cemiyetler gibidir bu ağaç şimdi. Rüzgar biraz sert esse, kökündeki ahlat o yabancı dalları taşıyamayacak, kıracak. Çünkü bu dalın ruhu bu kökle beslenmiyor. Sen ona konfor verdin ama kimlik vermedin. Bu meyve ancak ayılara yem olur; insanın ruhunu doyuracak o eski lezzet, o 'yakîn' bilgi artık yok oldu."

Mühendis bahçeye dönüp baktığında, parıl parıl parlayan ama içi boş, manasız ve köksüz bir "taklitler ormanı" görmüş. Kalem ziyan olmuş, toprak küsmüş, hakikat sırra kadem basmış.

Bilgi işçisi ile alim/bilge arasındaki keskin ayrım, günümüz dünyasının en temel epistemolojik sorunudur. Bilim "nasıl?" sorusuna cevap ararken, ilim "neden/niçin?" sorusunun peşindedir.

Sekülerleşen bilgi, sadece maddeye hapsolduğu için insanı "konformist bir ben" hapishanesine kapatır.

İrfani kökler ise insanı kendi biyolojik sınırlarının ötesine, hikmete taşır.

Kök sağlam değilse bünye bunu er geç kusar...

7 Ocak 2026 Çarşamba

Maskeli bahar...

Günümüz dünyasındaki samimiyetsizlik, gösteriş merakı ve değerlerin yozlaşması çok öne çıkmış olup toplumlar bir "illüzyon" içinde yaşamaktadır âdeta...

Maskeli Bir Bahar: Modern Dünyada İmaj ve Hakikat Çatışması

İnsanlık tarihi boyunca "görünmek" ve "olmak" arasındaki fark, felsefenin ve sanatın en temel uğraşlarından biri olmuştur. Ancak yaşadığımız çağda bu uçurum, hiç olmadığı kadar derinleşmiş durumdadır.  "Bir bahar ki içi güz" dizesinde vurgulandığı gibi, dışarıdan canlı, taze ve umut verici görünen pek çok olgunun içinde, aslında çürümeye yüz tutmuş bir sonbahar hüznü ve boşluğu saklıdır.

Görünüşün Aldatıcı Gücü: Vitrin ve Vicdan

Modern birey, çoğu zaman dış dünyaya sunduğu imaj ile iç dünyasındaki gerçeklik arasında sıkışıp kalır. 

"Yüzü güney, ardı kuz" diye ifade edilebilecek bir insanın sergilediği sıcak ve aydınlık yüzün hemen arkasında yatan soğuk ve karanlık gerçekliği de işaret eder. 

Bizler, manzaranın güzelliğine ve "çiçek böcek" canlılığına kapılıp giderken, aslında arka planda dönen oyunları, yani "tamzara" ritmindeki o sinsi devinimi görmezden geliyoruz.

Bu durum sadece bireysel ilişkilerde değil, toplumsal değer yargılarımızda da kendini gösterir. Sahte bir bilgelik (hikmet) satışı, etiketsiz olduğu halde "etiketliymiş gibi" sunulan fason değerler, hayatımızın her alanını kuşatmış durumdadır.

"Kel Kabak" ve Sahte Hikmetler

"Peruk takmış kel kabak" şeklinde ifade edilebilecek insan tipi için denilebilir ki, bu görünüş liyakatsizliğin ve sahteliğin en somut görünüşüdür. Bilgiye sahip olmadan bilginin otoritesi gibi takılanlar, kalbi "put dolu bir tabak" gibi dünya hırsıyla doluyken maneviyat pazarlayanlar, günümüzün en büyük illüzyonistlerinden biridir. İçerisi boş olanın dışarıyı süslemesi, hakikatin değil, sahteliğin pazarlamasını yapmaktadır.

Yanılgılarımız ve "Fincandaki Fal"

Burada temel soru şudur: Nasıl kanıyoruz? İnsan, doğası gereği umut etmeye programlıdır. Ancak bu umut, rasyonel bir zeminden kopup "fincandaki tutmaz fala" bağlandığında, hayal kırıklığı kaçınılmaz olur. "Aşı tutmaz çürük dal" üzerine kurulan hayaller, mevsim kışa döndüğünde insanı savunmasız bırakır. 

Etikete bakıp içeriği ihmal ettiğimiz sürece, fason bir hayatın tüketicileri olmaya devam edeceğiz.

Sonuç: Gönle Bakmak

Kurtuluş reçetesi şu cümlede saklıdır: "Dile bakma gönle bak." Görünenin ötesindeki gerçeği aramak, sahte baharlara aldanmamak ve parlatılmış vitrinlerin arkasındaki "güzü" fark edebilmek, modern insanın en büyük meydan okumasıdır. 

Hakikat, peruklarda veya yaldızlı etiketlerde değil; sahtelikten arınmış, "aklı kısa fikri uz" olmayan yalın ve dürüst bir duruştadır.

6 Ocak 2026 Salı

Aynadaki Dev: Bir İbretlik Hikâye


İnsan için çiğ süt emmiş derler ki, böylesi nankörlüğün ve kibrinin körlüğü ile"cüceyken kendini dev sanma" gafleti içinde yozlaşma numunesi gibidir...

Bir zamanlar, büyük bir şehrin en işlek çarşısında kendi halinde, kimsenin yüzüne bakmadığı, çıraklık bile yapamayacak kadar mahcup ve imkansızlıklar içinde bir genç vardı. Adı Selim’di. Selim’in elinden o günlerin tanınmış ustalarından olan Hikmet Efendi tuttu. Ona tezgâhını açtı, sanatının inceliklerini öğretti, hatta rızkına ortak etti. Hikmet Efendi’nin tek derdi; bir yeteneği ziyan etmemek, bir "insan" yetiştirmekti.

Güç Zehirlenmesi ve Kibir

Zaman geçtikçe Selim işi öğrendi. Eli kalem tutmaya, cebi para görmeye başlayınca içindeki o sessiz mahcubiyet yerini gürültülü bir kibre bıraktı. Ustasına "Sen artık yaşlandın, devir değişti" demeye başladı. Kendine sunulan her imkanı, ustasının lütfu değil, kendi üstün zekasının bir sonucu sanıyordu... cüceyken dev sanmaya başlamıştı kendini.

Bir sabah, ustasına haber bile vermeden, onun müşterilerini de arkasından sürükleyerek karşı sokağa görkemli bir dükkan açtı. Artık o eski Selim değil, "Büyük Usta Selim"di. Övgüler, sahte dostlar ve parıltılı hayat başını döndürdü. Geçmişini, o eski yamalı hırkasını ve ustasının şefkatini çoktan unutmuştu. Kendini fasulyeden nimet saymanın zirvesindeydi.

Kaderin Sessiz Şamarı

Birkaç yıl böyle geçti. Selim, daha çok kazanmak için hırsına yenik düştü; malzemeden çaldı, insanları kandırdı, kendine akıl verenleri tersledi. "Ben neymişim be!" diyerek aynalara gülüyordu. Ancak kaderin, insanın aklıyla ve varıyla övünmesini bitirecek bir gaybı vardı.

Önce dükkanında büyük bir yangın çıktı. Sigorta yaptırmayı "bana bir şey olmaz" diyerek reddettiği için her şeyini kaybetti. Ardından, o dalkavuk dostları birer birer yanından uzaklaştı. Bir zamanlar gökyüzünde kanat çırptığını sanan o mağrur adam, şimdi kanadı kırık bir kuş gibi dımdızlak ortada kalmıştı.

Mazinin Aynası

Bir akşamüstü, aç ve bitkin bir halde eski mahallesinden geçerken, Hikmet Efendi’nin dükkanının önünde durdu. Ustası hâlâ aynı mütevazı tezgâhında, aynı huzurla çalışıyordu. Hikmet Efendi, Selim’i görünce ne bir sitem etti ne de bir kahkaha attı. Sadece gözlerinin içine baktı ve şöyle dedi:

"Evlat, vermeyi bilen almayı da bilir. Biz sana imkan verdik, sen kibir evi kurdun. Unutma; insan 'ne oldum' değil, 'ne olacağım' demeli. Şimdi o yıktığın maziye bak da, gerçekte ne kadar küçük olduğunu hatırla."

Selim, başını öne eğdi. Attığı her adımın, kazandığı her kuruşun kendi eseri olduğunu sanırken; asıl sermayesi olan "insanlığı" ve "vefayı" tükettiğini çok geç de olsa anlamıştı.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Neyzen Tevfik ve "HİÇ"lik...


Neyzen Tevfik genellikle Hocapaşa Camii’nin tabutluğuna gidip bir tabutun kapağını kaldırarak içine girip kapağını üzerine örterek rahat rahat uyuyan bir şair, yazar, hiciv ustası ve taşlama ustası, ney sanatçısı, bestekâr, sinema oyuncusu, felsefeci...kimine göre deli kimine göre veli bir şahsiyet. 1879 da Samsun'lu öğretmen babanın oğlu olarak Bodrum'da dünyaya gelir, çocukluk çağlarında babanın tayini nedeniyle İzmir'e taşınırlar, o yaşlarda sara hastalığı nöbetleri başlar, İstanbul'a tedavi için gider....

Tevfik’in çocukluk yıllarına dair unutamadığı bir olay sırıklar üzerine geçirilmiş insan kafalarını gördüğü gündür. Davul, zurna seslerinden çok hoşlanan Tevfik seslere doğru yöneldiğinde sırıklar üzerine geçirilmiş olan insan başlarını görür ve gördüklerinden çok etkilenir. Dediklerine göre kafası kesilen kişiler eşkiyadır ve masum insanların ölmelerine sebep olmuşlardır. Galeyana gelen halk da bu eşkıyaları jandarmanın elinden almış ve cezalarını vermiştir. İbreti âlem için de bu şekilde sokaklarda teşhir etmişlerdir. Tevfik, bu vahim olayı hayatının sonuna kadar unutamayacaktır. Gördüğü dehşet verici manzara çocuk gönlünde kapanması zor yaralar açmıştır. Kafalardan sızan kanlar, pörtlemiş gözler… Çocuk Tevfik sürekli olarak bunları düşünmektedir. O günün akşamı yoğun titremeler eşliğinde vücudu sarsılır. Annesi de babası da çok üzülmüşlerdir ancak olan olmuştur. Zaman zaman konuşmalarında kafasındaki bir tahtanın o gün yerinden oynadığından ve bir daha yerine oturmadığından bahsedecektir.

Tevfik özgür bir ruha sahiptir, başıboş gezmekten hoşlanır. Aklı, fikri babasıyla dinlediği Tepecik Kahvesi’nde dervişlerin üflediği Ney adlı müzik âletindedir. Bodrumda çocukken gittiği kıraathanedeki neyzenlerden etkilenir ve ney üflemeye başlar. İzmir'de ve Istanbul'da mevlevihaneye ney ve muhabbet içün takılmaya başlar, orada bir çok entellektüel ile tanışır...Tokadîzâde Şekib Bey, Tevfik Nevzat, Şair Eşref, Ruhi Baba, İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Uşakizade Halit Ziya, Ahmet Rasim, Tevfik Fikret, Tanburi Cemil, Yunus Nadi, Udi Nevres, Hacı Arif Bey, Şair Şeyh Vasfi, Ahmet Mithat Efendi, Muallim Naci tanıştığı ve görüştüğü yazar ve şairlerlerdir.
Mehmet Âkif ile dostlukları vardır, Şair Eşref'ten de etkilenmiştir ve onun ile Mısır'a gider bir süre orda yaşar, tekrar İstanbul'a döner...

Mısır’da Kahire’de beş parasız sokakta kalmış, bir Bektaşi tekkesine sığınmıştur Neyzen. Ağzında ekmek olan bir köpek gelir yanına. Ve Neyzen açlığın tesiriyle köpeğin ağzından ekmeği kapıverir. Fakat sonra dayanamaz ve ekmeğin yarısını köpeğe iade eder. Neyzen diyorki, "herhalde köpek aramızda bir fark olmadığını düşünmüş olacak ki korkuyu atlattı ve ekmeği yemeye başladı" İşte yarı kavga yarı lokma paylaşmak suretinde başlayan köpeği ile olan bu ilişki çok sadık ve sağlam bir dostluğun temeli olmuş. Neyzen köpeğin adını da Ashab-ı kehf’ten yani yedi uyuyanlardan birinin adı olan Mernuş koymuş ve köpeğini ölene dek yanından hiç ayırmamış. Mernuş ölünce yazdığı şiir:

MERNUŞ (*)
Bu engin ayrılık canıma yetti, 
Başımdan aşıyor kederim Mernuş. 
Bu yolda yazılmış ferman-ı kaza, 
Bunu da gösterdi kaderim Mernuş.

Bağlanmıştım bütün kalbimle sana, 
Şu fani cihanı okuttun bana. 
Sen göçtükten sonra ben yana yana
 Hicranla gözyaşı dökerim Mernuş. 

Bu yolda cahilim, bildiğim kısa, 
Sen girdin toprağa ben düştüm yasa. 
Haklı haksız hatırını kırdımsa 
Affet günahımı, beşerim Mernuş! 
(*)Azâb-ı Mukaddes kitabı, S. 193. 
 
Ardında Hiç Azab-ı Mukaddes gibi kitaplar, Nihavent Saz Semaisi, Şehnazbuselik Saz Semaisi gibi besteler,  taksim kayıtları taş plaklar bırakarak 1953'te "hiç"likten "hep"liğe irtihâl eylemiştir...
Hüseyni taksimi ve bestekeldiği Nihavent saz semaisi, buyrunuz:
Dünya malına zerre tamahı yoktur. Kimseye minneti de yoktur.
“Dünyanın en yüksek tahtına da çıksan yine aynı ....(kabalarının üstüne)'nün oturacaksın” der.

İyi kalpli bir genç, bir gün Neyzen'in parasız pulsuz gezdiğini bildiğinden ona para vermek ister, ama onun dillere destan hazır cevaplılığı da gözünü korkutmaktadır ve parayı neyzenin arkasından yere atarak "Neyzen paran düşmüş" der. Neyzen'in cevabı müthiştir: "O düşen benim param değil, zaten bende para ne gezer, o düşen senin altın kalbindir."

Kıvır kıvır beyaz saçlı, harita yüzlü Neyzen ara sıra en olmayacak şeylere sinirlenir, homurdanır;
"Getirin elbisemi; çıkar, kaçarım burdan da ha!.. Kimse beni tutamaz!.. Bu dünyadan da kaçarım ha!.. Adam gibi eşit davranın insanlara!.." der...

Geçmiş günlere yananlara şöyle seslenir:
“Geçen gençlik günlerine yanmayan yok gibidir, bense bakar geçerim. Yoku vara varı hiçe gömerek, her solukta bir gam yakar geçerim.”

İlk çıkardığı şiir kitabına da “Hiç” adını vermiştir. 
Kendisine memuriyet teklif eden Talat Paşa’ya "memur olunca sonunda ne olacağım" diye sorar.
Talat Paşa memuriyet silsilelerini bir bir saydıktan sonra son kademeye gelir ve en son kademeyi şöyle söyler: "Hiç"
Neyzen, Paşaya döner ve şöyle der: 
İşte ben bugün de hiçim !

1940’lı yıllarda Bakırköy Akıl Hastanesi’nde 21 numaralı koğuş O’na ayrılır. Hem doktoru hem de dostudur ünlü sinir uzmanı Dr. Mazhar Osman. İstediği zaman gider kalır sonra canı istediğinde çıkar.

Gençliğinde hem Mevlevi hem de Bektaşi dergâhlarında kalmış olan Neyzen buradaki pek çok kişiden de feyz almıştır. Ancak hiçbir tarike bağlı kalmamıştır.

Öyle ki; İstanbul’a medrese eğitimi için geldiği yıllarda sarık ve cübbe taşımadığı için medreseden; ardından da mevlevihaneden kovulur.

Savaş vurguncularından birinin dedikodusu yapılmaktadır. “Tonla parası var… Herifin bir eli yağda bir eli balda… Nereye gitse hemen yol açıyorlar!” diye.
Neyzen “Gerçekten kenara çekiliyor mu herkes? ” diye sorar, “Çekiliyor” cevabını alınca; “Demek cebindeki pisliğe bulaşmak istemiyorlar…” diye yapıştırır cevabı.

Bir gün Neyzen’e sorarlar: “Neyzen, sen çalarken mi neşelenirsin yoksa neşeli olduğun zaman mı çalarsın?” 

Maliye Bakanı hakkında yolsuzluk dedikodularının dolaştığı bir dönemdir.

Neyzen: “Maliye Vekili değilim ki çalarken zevk alayım” der.

İkinci Meşrutiyet döneminde nazırlığa getirilen bir zat çok geçmeden yeğeninin vali olarak atanmasını sağlar.

Karşılaştıklarında Neyzen: “Maşallah kardeşinizin oğlu tıpkı fasulyeye benziyor.” deyince, adam: “Genç yaşta vali oldu neden fasulyeye benzesin? ” diye sorar.

Neyzen de verir cevabı: “İşte ben de onun için benzetiyorum ya, fasulye de sırığa sarılarak büyür.”

Basın çevrelerinde tanınmış bir hanım, Neyzen'le karşılaşınca, "aşk olsun, benim için aşifte filan gibi sözler söylemişsiniz?"  diye sitem eder,  Neyzen elini başından sinek kovalar gibi sallar; "hanım, sen beni tanımıyorsun, ben herkesin bildiği şeyleri söylemem" der.

Hayatı yoksullukla geçmiş  yüreği insan sevgisiyle dolu, dünya malına hiç değer vermeyen Neyzen Tevfik'e arkadaşları 1952 yılında Şehir Komedi Tiyatrosu’nda jübile yapacaklar, jübile yapılacağı gün bir arkadaşına telefon açar kendisine bir takım elbise göndermesini ister. Arkadaşı elbiseyi gönderir.

Jübile bitince sahnenin arkasında o elbiseyi çıkartıp oradaki garsonlara verir sonra eski elbiselerini giyer. "Bana vereceğiniz parayı yoksullara dağıtın" der.

Nice abdalların bulmak için nice yıllar yanıp tutuştuğu, aptalların ise dünya malında bulmayı umduğu o son mertebeyi ne de güzel izah etmiştir Neyzen. "Hiç"tir.

Bu yüzden 28 Ocak 1953’de verdiği son nefesinde o “Hiç”i uğurlamak için binlerce insan akın eder Barbaros Bulvarı’na.

En yüksek derecede devlet memurlarından, kılıklarına çeki düzen vermeye çalışan sarhoşlara, üniversite profesörlerinden, sokak dilencilerine kadar binlerce insan… Hiçlik mertebesine erişmiş Neyzen’i “hep” birlikte uğurlarlar…
_________
(Derleme)

Hayatın kenarı köşesindekiler: Deliler, meczuplar...


"Ne taaccüp ediyorsun buna dünya derler Duyulan herzelere onda nihayet yoktur. Yerin altında öküz var mı dedi bir meczup Onu bilmem dedim, fakat üstünde pek çoktur."
                                                    Ferit Kam

"Akıl insanı terk ederse deli, insan aklı terk ederse meczup olurmuş...” demişler !

"Olup bitene basiret gözüyle bakan, sonuçlarını daha baştan görür de bunlardan yararlanmayı ve zararlarından da korunmayı bilir."

Hayatın içinde; hayat süren kâm alanlar var, bir de hayatın kenarında köşesinde kıyısında olup, olan biteni seyredenler var...tren son istasyona varıp trenden inenin birinci mevkide olanıyla üçüncü mevkide geleninin mevkisine bakılmayacak !

İnsanoğlu dedikleri türün içerisinde neler var neler...Veliler, deliler, ne idüğü belirsizler, akiller, sakiller, vekiller, herzevekiller âle'd-devam...

Şu deliler var ya, işte onlar toplumun vicdanlı(!) olup da çıkarı içün ses çıkaramayanların vicdanının sesi sadası olurlar çoğu zaman...

Anadolu irfanında "rical-i gayb" denir delilere, yani gaybî adamlar...hatta delilerin yeryüzünde bir tür metafizik vazifeli oldukları, Hakk'ın insanlar arasındaki delilerin her birine farklı vazifeler verdiği Hakk'ın memurları olarak da görülür ve bu özel insanların halkın arasında ya delilikle ya da sarhoşlukla örtünmüş olarak dolaştıkları düşünülür.

Tıpkı Harabi Baba'nın dediği gibi, "Ehline helâldir, na-ehle haram", dolayısı ile aslında hermetik olan irfan ve hikmetin, tecelligâh olan delilerde böylesi örtülerle gizlenmiş olduğuna inanılır.

Deli ve meczup kelimeleri ile vasıflanmış insanlardan meczuplar, "Hakk'ın Kendisi'ne çektiği kişilerdir". Meclup; celbedilmiş, çekilmiş, yakınlaştırılmış manasına gelen bir kelime... Onlar içün şöyle denir, "Hakk'ın gayret kubbesinde gizlediği ve delilik kisvesiyle halkın arasına salıverdiği kişilerdir"....Yine onlar, "delilik az akılla olmaz" sözünü haklı çıkaranlardır. Bu bağlamda meczuplar, aklı aşkın olan, hatta aklı da kuşatan bir tür "kalb-i akla" sahip olan ve bu aklı da azamî derecede kullananlardır.

Bunlar, Hakk'tan gayrıya eyv'Allah'ı olmayan, müesses sistemin nosyonlarını reddeden, klişeleri parçalayan, sıradanlığa müdahale eden şahsiyyetlerdir. İnsanları silkeler, sarsar, uyarırlar, onlar çıkarcı akıl sahiplerini paramparça eden abide şahsiyyetlerdir aslında, münafığa, riyakâra meydan okurlar, maskelerini indiriverirler alim'Allah.

Şu aklını çok seven ukâla avam, üstün gördüğü ve çok beğendiği aklının ermediğine "deli işte" der geçer yine de...

Anadolu'da bir inanç vardır, "delisi olmayan yerin merhameti, ataleti ve imanı olmaz" diye...
Hakikaten öyle, deliden, bulunduğu yerin yalancısını, üçkağıtçısını, dürüstünü, o beldenin gerçek yüzünü öğrenebilirsiniz.
 
İşte bunun farkında olan toplumlar her zaman etraflarında dolaşan deli ve meczupları sahiplenirler...

Anadolu'da delinin bir anlamda Veli olduğuna da inanılır.(*) 

Yine irfan ehli, meczubun gaybı kurcalayan çilingir olduğunu bilir. Kolektif bilinçdışının en ilginç besleyicileri delilerdir, derler. 
Çünkü;
Deli sözünü sakınmaz.
Kimseyi umursamaz.
Aklın bağ olduğunu bilmiştir.
Özgürdür.
Bilinçaltından çekinmez, onu her an dışavurabilme hürriyetinin tadını alabildiğine çıkarmaktadır.
Şehirlerin ahalisi delilerinin veya meczublarının tatlı pervasızlıklarını her zaman hayranlıkla izler. Hatta kimileri, bir deli gelse de en küstah anımızda gerçeği yüzümüze, hesapsız kitapsız haykırsa, birisi bize bazen ayna tutsa keşke, diye arzular.

İrfân ehli bilir ki; Söz Hak'tır... Bakan da O'dur, yıkan da O'dur, yapan da O'dur...
 
Deli ve meczupların hem hakikat ajanı hem de şehrin bereketini artıran kişiler olduğuna da inanılır anadoluda, bu yüzden deliler çok sevilir, meczuplara ihtimam gösterilir. 

İşte bir kısa hikaye: "vergi dairesine para yatırmaya giden bir esnafın karşısına bir meczup ansızın çıkar, esnafın cebindeki para kadarını ister, meczubun talebindeki hikmeti bilen şahıs, çıkarıp o parayı verir, bir saat sonra o paranın iki katı başka bir kaynaktan o esnafa ulaşır."

Denilir ki, meczubun gönlünü yıkmak, Allah'ın evini yıkmaktır....Yine denilir ki, deliler toplumların sansürsüz yüzleridir. Normal olarak konuşulamayan, görmezlikten gelinen şeyleri "deli" dediklerimiz ortaya çekinmeden koyarlar. Toplum onları alaya alır, ancak
alaya alma refleksleri "söylediklerini ciddiye almayın" şeklindeki gerçeğin üstünü örtme davranışıdır diye düşünülür...
Delilere toplumda kutsiyet de atfedilir ve bu yüzden onlardan çekinilir... Aman bunlardan uzak duralım, "bunların dilinin kemiği yok, korkuları da yok, aman iyi geçinelim de bizim ayıbımızı da ortaya sermesin"... 

"Mes'elâ Kars'ta "Kaşe Temo" diye biri varmış. Dükkânlar açılır açılmaz hemen gidip "kaşe kaşe" deyip dükkân sahibinin kaşesini ister alır ve yüzünün çeşitli yerlerine bastırır, ona göre de bahşiş alırmış. Uzun süre uğraştıktan sonra Temo ile dost olan biri sormuş: 
"Bu kaşeyi niçin bastırıyorsun" 
Temo: "Sırdır ama sen vatansever bir adama benziyorsun söyleyeyim. Ben maliyede çalışan gizli müfettişim. Bu puştlar ticaret yapıyor fatura kesmiyorlar. Ben ilk siftah kaşeyi bastırınca mecbur kalıyorlar akşama kadar fatura kesmeye."

"Harabat ehline hor bakma zâkir
Definelere malik viraneler var"
                Erzurumlu İbrahim Hakkı

Ehli derki:
“Cümle mevcûdât zâkir, kâinât dergâhdır”

Dünyalık akıllarına mukayyet ve esir olmayanlara muhabbetle !

Vesselâm...
__________
(*)(https://www.aksam.com.tr/cumartesi/deliler-ve-meczuplar-sehrin-gulleri/haber-1067343)

Hamster tekerleğinde koşmak...

Hamster tekerleğinde koşan Hamster sürekli meşgul olduğunu, hiç durmadan koştuğunu söylese de, işe yarar ve ürettiği hiç bir şey yoktur...kimi insanlar gibi !

Fasit dairede koşucu olan sporcuları kastermiyoruz tabi, spor yapmak mühim ve gerekli...

Ayrıca dolap beygiri ile kuyudan su çekmek motopomp ve santrifüjün olmadığı mahaller için elzem tabiki...

Ama, hamster tekerleğinde koşarken nihai hedefe varacağını sanma gafletiyle sonsuza dek koşmak bönlüğüne ne demeli...

Böylesine "Hamster akıllı" mı desek ?

Boşa kürek çekmek, bal yapmaz arı gibi vızıldamak, bol keseden (işkembeden) atmak, dipsiz kuyuya taş atmak gibi deyişler böyleleri için mi sarf edildi acaba !

Yine de hiç bir şeye yaramayan, iş/lâf/fiil için enerjisini  sarf edenleri, miskinler ve tembellerden yeğ mi tutmalı ne dersiniz...

En azından bir şeyler yaparken şeytanla hemhâl olmadığı için hamsterleri alkışlamalı mı ?

Ehvene razı mıyız ?

Fârâbi, Türk Mûsıkîsi, Dârüşşifâ, Tedavi-Terapi...

Fârâbi (870 - 950)
Şair Bakî, güzel seslinin gök kubbe altında bırakacağı hoş bir sadâ’dan öte elde bir şey kalmayacağını, bir şiirindeki beyitte ne de hoş ifâde eder:

“Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”

Kelâm-ı Kibâr için derler ki: "Kelâmın kibârı, kibârın kelâmıdır..."

Fâtır sûresi 10. âyette Rabbimiz buyurur: "Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. Güzel sözler ancak O’na yükselir. Salih ameli de güzel sözler yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlar var ya, onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar."

Medeniyyetimizde hoş sadâ ve güzel söz övülmüş, kötü söz ve çirkin ses de yerilmiştir. Bu cümleden olmak üzere milletin hayatiyyetinde mûsıkîmizin; kültürümüzü yaşama, yaşatma ve gelecek nesillere aktarmada çok mühim bir rolü vardır.

Mûsıkîmiz, coşkun duygularımızı, geleneklerimizi, san’atımızı, estetik anlayışımızı, edebiyatımızı ve maneviyatımızı ifade eden kültürümüzün en önemli taşıyıcıları ve  en önemli unsurları arasında yer alır.

Mûsıkîmiz; klasik Türk müziği, Türk San’at Müziği, Türk Halk Müziği, Türk Tasavvuf Müziği gibi isimler verilse de, aynı kökten beslenen dalların meyveleri olarak hayatımızda yer almaktadır.

Senfonik dokunuşlar - Kar Tanem. Göksel Baktagir:

Türk topluluklarında kopuz ile türkü söylemek geleneği zamanla ozanlar, aşıklar eli ile bugünlere ulaşmıştır. Bağlama, divan sazı, cüra gibi isimler alan enstrümanlar kullanılarak icrâ edilen halk müziğimiz çok zengin eserlere sahiptir. 

Senfonik Müzik -Allı turnam bizim ele...

Yine aynı şekilde tambur(a) ile şarkıların icrâsı Türk sanat müziğinin temel taşlarından olmuştur.

Türk müzik tarihinde müzik nazariyatına dair ilk önemli çalışmayı yapan ünlü Türk bilgini ve filozofu Fârâbî, Türk sanat müziği ses sistemimizi Horasan tamburu üzerinde ikame etmiştir. Fârâbî konuya dair Kitâb el-Ağânî, Kitâbu’l-Îkâ‘ât , Kitabu İhsâ’ el-Îkâ‘ât, Kitâbu’l-Mûsikî el-Kebîr ve Kitâbu İhsâ ul-Ulûm gibi önemli eserler kaleme almıştır.

Kitâb el-Ağânî adlı eserinde Fârâbî, şarkı seslendirmenin tavır ve kaideleri ile, ses aralıkları ritim ve usule dair bilgiler vermiştir.

Besteleri de olan Fârâbî’nin aynı zamanda bir icrâcı olarak iyi derecede Ud çaldığı, icrâsı ile dinleyicilerinde neş’e, hüzün gibi hâlet-i ruhiyye oluşturduğu, hatta bu icrâ sonunda dargınları barıştırdığı, dile getirilir.

Fârâbî, “Kitâbu’l-Mûsikî el-Kebîr” isimli eserinde mûsikî âletlerinden horasan tamburu hakkında ayrıntılı bilgi vermiştir.

Yine ünlü filozof Fârâbî, Türk müziği makamlarının hastalıklara etkilerini ve günün vaktine göre ruha nasıl etki ettiklerini de izah etmiştir.

İbni Sina'dan Farabi'ye, Selçuklulardan Osmanlılara kadar uzanan müzik ile terapi anlayışı, fiziksel ve ruhsal hastalıkların tedavisinde başarılI bir şekilde uygulanmıştır.

Bu tedavi merkezlerinden birisi Edirne Sultan II.Bayezid Külliyesidir. 1488 yılında Edirne'de Sultan II. Bayezid tarafından yaptırılmış olan külliyenin içinde dârüşşifâ ve tıp medresesi bulunmaktadır. 
Döneminin en önemli, sağlık, sosyal, eğitim ve dini kurumlarından biri olan külliye; hastane, tıp medresesi, cami, misafirhane, imaret, hamam ve köprü gibi çok sayıda birimden oluşur. 
Külliyenin şifahanesinde (Dârüşşifâ)
hastalar tedavi edilir, medresesinde öğrenciler yetiştirilir, camisinde ibadet edilir,  tabhanesinde misafirler ağırlanır, aşhanesinde ise fakir fukara doyurulur...

Dârüşşifâda, uzun yıllar dertlilere deva olunur, sonraki yıllarda, sadece akıl ve ruh hastalarının tedavi edildiği bir merkeze dönüşür. 

Bu hastanenin en büyük özelliği, tedavide; dönemin hekimlik bilgilerinin yanı sıra mûsıkî, su sesi ve güzel kokuların kullanılmış olmasıdır. Mûsıkînin ve su sesinin huzur verici tınıları taş duvarlarda yankılanarak hastalara şifa dağıtılır. 
On kişiden oluşan hanende ve sazende topluluğu, haftanın üç günü müzik sahnesinde yerini alır, her hastalığa göre farklı makam çalıp söylerler...
Örneğin, havale ve felç rahatsızlıklarında Rast, sinirli kişilere Irak, baş ağrısı için Rehavi, kalp hastalıkları için Zengule, zihni açıp zekâyı arttırmak için ise İsfahan makamı çalınır...

Bu terapi-tedavi anlayışı ve yaklaşımı çerçevesinde, bazı Türk mûsıkîsi makamlarının insan üzerinde fiziki, psikolojik, duygusal etkileri ile ilgili derlenen bilgiler ve bu makamlarla ilgili örnek eser kayıtları şöyle:

Acemaşiran makamı: Kemiklere ve beyne etkilidir. Yaratıcılık duygusu ve ilham verir. Durgun düşünce ve duyguları canlandırır. Hanımlarda doğumu kolaylaştırır. Anne karnındaki çocuğun yanlış duruşlarının düzelmesine yardım eder. Ağrı giderici ve spazm çözücü özelliği vardır. Lezzet verir, gevşemeye yardımcı olur.

Acemaşiran Peşrev:

Buselik Makamı: Kuşluk vaktinde ve öğleden sonra ( ikindi ) zamanı etkisi fazladır. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalıdır. Kuvvet ve barış duygusu verir. Akıl hastalıklarına etkili olduğu belirtilir. İnsana kudret verir

Buselik Peşrev:

Büzürk makamı: Kulunça ve beyin hasarı ile ortaya çıkan şiddetli rahatsızlıklara yararlıdır. Güç kazandırır. Boyun, boğaz, göğüs, ciğer, kalp ve yan böğür (basen) üzerinde etkilidir. Cesaret verir, yatsıdan sonra etkilidir.

Büzürk Peşrev:

Hicaz makamı: Kemik, beyin ve çocuk hastalıklarını tedavi edici etkisi vardır. Üro-genital sisteme ve böbreklere etki gücü fazladır. Alçakgönüllülük duygusu verir. Düşük nabız atımını yükseltir. İnsana tevazu (alçakgönüllülük) verir, ikindi vakti etkilidir.

Hicaz Peşrev :


Hüseyni makamı: Güzellik, iyilik, duygularını canlandırır, sükunet ve rahatlık verir ve ferahlatıcı özelliği vardır. Karaciğer, kalp hastalıkları üzerine etkilidir. Mide hararetini giderici özelliği vardır. Sol omuza etkilidir. Sabahleyin etkilidir.

Hüseyni Saz Eseri:

Irak makamı: Kuşluk ve ikindi vakti etkilidir. Menenjit, beyin ve akıl hastalıklarına faydalıdır. Omuz, kol ve ellere etkilidir. Lezzet verir, düşünme ve kavrama konusunda etkilidir. Korku gidericidir. Saldırganlığı önleyici ve nevrotik hastalıkları tedavi edici etkisi vardır. Akşam üstü etkilidir.

Irak Peşrev:

Isfahan makamı: Ateşli hastalıklardan vücudu koruyucu özelliği vardır. Ense, boyun, omuzlar ve sol dirsek üzerinde etkilidir. Güven hissi, uyum sağlama, hareket yeteneği, zihin açıklığı, zekayı açma ve hatıraları tazeleme özelliği vardır. İnsana hareket kabiliyeti, güven hissi verir, gün batarken etkilidir.

Isfahan Peşrevi:

Neva makamı: Göğsün sağ tarafına, böbreklere, omurilik, kalça ve uyluk bölgelerine etkisi vardır. Üzüntüyü giderir ve lezzet verir. Gönül okşayan makam adıyla bilinir. İnsana lezzet ve ferahlık verir, akşam vakti etkilidir.

Neva Peşrev

Nihavend makamı: Kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça, uyluk ve bacak bölgelerine etkilidir. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalıdır. Öğleden sonra ( ikindi ) zamanı etkisi fazladır.

Nihavend Peşrev

Rast makamı: Kemik ve beyine etkilidir. Fazla uyumayı engeller. Nabzın yükselmesine yardımcı olur. Bünyede oluşan dengesizlikleri düzeltir. Akıl hastalıklarına iyi gelir. İnsana safa (neşe-huzur) verir, güneş iki mızrak boyu yükselmişken etkilidir.

Rast Saz Semaisi

Rehavi makamı: Sağ omuz, baş ağrıları, burun kanamaları, akıl hastalıklarına, göğüs, mide ve yan böğür için faydalıdır.
Doğuma yardımcı olur.  İnsana beka (sonsuzluk fikri) verir, sabah vaktinde etkilidir.

Rehavi Peşrev

Saba Makamı: İnsana kuvvet, şecaat, cesaret ve rahatlık verir. Seher vaktinde daha etkilidir.

Saba Peşrev

Segâh makamı: Şişmanlık, uykusuzluk, yüksek nabız, kalp, ciğer ve kas rahatsızlıklarına faydalıdır. Beyin nöronlarına etkisi vardır. Mistik duygular oluşturur.

Segâh Peşrev

Uşşak makamı: Kalp, ayak rahatsızlıkları, nikriz (damla) ağrılarına faydalıdır. Gülme, sevinç, kuvvet ve kahramanlık duyguları verir. Ayak ağrılarına faydalıdır.

Uşşak Peşrev

Zengüle makamı: Kalça eklemleri, bacak kalp hastalıkları, menenjit ve beyin hastalıklarına etkilidir. Hicaz makamından ayrılarak oluşmuştur. Hayal âlemini geliştirir, uyku ve masal duygusu verir. Gün batımından sonra etkilidir.

Zengüle (Çargâh) Peşrev

Zirefkend makamı: Uyku zamanı etkilidir. Sırt, mafsal ve kulunca ağrılarına faydalıdır. Kalp, ciğer, göğüs, kalça ve sağ omuza etkilidir. Meclisin neşesini arttırır, derin duygu hissi verir.

Zirefkend Peşrev

Pentatonik melodiler: Bu müzik asya kökenli Türk mûsıkîsinin en önemli ve karakteristik özelliğidir. Kendine güven ve kararlılık verir, rahatlık sağlar. Çocuklara, 9-10 yaşına kadar sadece pentatonik müzik dinletilmesi önerilir.


Fârâbi’nin bahsedilen eserleri yanında 10. yüzyıl mûsıkî üstâdlarından olan Abdülkadir Meragî tarafından kayıt altına alınan eserlerin notları da, bugün bilebildiğimiz en eski kayıtlar arasında yer almaktadır.

Takib eden devirlerde Türk mûsıkîsi, gerek san’atsal ve gerekse bilimsel gelişmeler ışığında gelişimini sürdürerek gönül telimizi titreten, bizleri derûnî iç âleme yönelten bir çok makamın tezahürü olarak gelişimini sürdürmüştür.

Bugün 600’e yakın sayıda makamın olduğunu, ancak eserleri icrâ edilenlerin sayısının bunun en çok üçte biri kadar olduğu, bunlardan da 40-50 makamda yeni besteler yapıldığı ve genellikle bu çerçevede eserlerin icrâ edildiği ifâde ediliyor.

Millî ve manevî kültürel vasıtalarımız olarak edebiyat, san'at, mûsıkî kökü derinlerde olan medeniyyetimizin önemli unsurlarıdır.

Fârâbi, Abdulkadir Meraği, Dede Efendi, Mustafa Itrî Efendi, Hacı Ârif bey, Tanburî Cemil Bey, Sadettin Kaynak, Prof.Dr. Alaeddin Yavaşça'ya kadar bir çok bestekârımız millî zevkimizi ortaya koyan eserleriyle bugüne kadar bu değerlerimizi yaşatmış ve taşımışlardır.

Yahya Kemâl Beyatlı merhûmun sözleri ile bahsi hitâma erdirelim:

“Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.”

"İçimde dalgalı Tekbir’i en güzel dinin; 
 Zaman zaman da “Neva-Kar’ı” doğsun, Itrî’nin."

Buhurîzade Mustafa Efendi (Itrî)'nin Segâh Tekbiri: 

Buhurîzade Mustafa Efendi (Itrî)'nin Neva Kârı:

Nağmelerin ve hoş sadânın mûsıkîşinâs gönüllere sürûr ve cilâ, kalplere şifâ olması niyâzı ile...

__________________________________ 

Kaynakça:
http://www.edirne.gov.tr/sultan-ii-bayezid-kulliyesi-saglik-muzesi
 http://isamveri.org/pdfdrg/D00038/2014_19/2014_9_KOLUKIRIKK.pdf
https://tumata.com/muzik-terapi/turk-muzigi-makamlari-ve-etkileri/ http://muzikdersinotlari.blogspot.com/2014_02_01_archive.html