Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

17 Ocak 2026 Cumartesi

Gökyüzü ve Kanatsızlar Krallığı...

 

Özgürlüğün doğasını ve bağımlılığın nasıl başladığını anlatan bir alegori kurgulayalım mı?

Gökyüzü ve Kanatsızlar Krallığı

Zamanın ötesinde, bulutların bile üzerinde yaşayan görkemli bir kuş sürüsü vardı. Bu kuşların tüyleri güneşin her rengini yansıtır, kanat çırpışları rüzgâra şarkı söyletirdi. Ancak bir gün, bu sürüye "konforun sessiz zehri" bulaştı.

Unutuşun Başlangıcı

Yeryüzünde buldukları meyveler o kadar tatlı, yerdeki yuvaları o kadar yumuşak gelmeye başladı ki, gökyüzünün zahmetli rüzgârlarından kaçar oldular. Önce yüksek uçmayı bıraktılar. Sonra alçaktan uçmayı... En sonunda, omuzlarındaki o muazzam uzuvların ne işe yaradığını bile hatırlamaz hale geldiler.

Kanatlar artık sadece süslü birer yüktü. Onları sırtlarında taşıyor ama neden orada olduklarını bilmiyorlardı. Kanatları olduğunu da unutmuşlardı.

Büyük Kopuş

Bir kuşun kanadını unutması tehlikelidir, ama asıl felaket hafızanın daha derinlerinde gerçekleşti. 

Yaşlı bilge kuşlar, "Size bu uçma yeteneğini Veren’i anın; O sizi rüzgâra hükmedesiniz diye yarattı," dediklerinde, genç kuşlar sadece güldüler. Onlar için rüzgâr artık bir dost değil, tüylerini bozan bir düşmandı.

Günün birinde, onlara bu mucizeyi bahşeden o Yüce Kaynağa dair son hikâye de anlatılmadı. Kanat vereni de unuttular.

Merdiven ve Esaret

O an, kuşların tarihinde kara bir sayfa açıldı. Artık bir ağacın dalına çıkmak için bile çırpınmaları gerekiyordu ama nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı. İşte tam o sırada, aşağıdan birileri onlara, tahtadan merdiven uzattı.

Kuşlar şaşkındı. Kendi içlerindeki gücü (uçmayı) bilmedikleri için, dışarıdan gelen bu basit tahta parçasına mucize gözüyle baktılar.

Merdiveni getireni baş tacı ettiler

Onu sırtlarında taşıyacak kadar minnet doldular.

"Bizi yukarıya ulaştıran tek şey bu merdiven ve onu tutan eldir!" diyerek ağladılar.

Kendi gökyüzüne sahip olanlar, artık bir başkasının basamağına muhtaç hale gelmişti. Merdiven uzatan her el, onlar için artık bir "kurtarıcı" değil, adeta bir "ilah" olmuştu. Maâz'Allah, o tahta basamaklara tapınmaya başladılar; çünkü omuzlarındaki o devasa kudretin —kanatların— farkında değillerdi.

 "Altın Kafes ve Güvenlik İllüzyonu"

Zamanla, merdiveni uzatanlar kuşlara sadece yukarı çıkmayı değil, "güvende kalmayı" da vaat ettiler.

Merdiven sahipleri, gökyüzünün aslında "korkunç fırtınalarla dolu, karanlık ve dipsiz bir uçurum" olduğuna dair masallar anlatmaya başladılar. Kuşlar artık sadece uçmayı unutmakla kalmadılar, gökyüzünden korkmaya başladılar.

Artık sadece merdivene muhtaç değillerdi; merdiveni tutan ele sadakatleri, duydukları korkuyla perçinlendi. Özgürlük, "tehlike" ile eşanlamlı hale getirildi.

"Paslanan Kanatlar"

Bir gün, genç bir kuş omuzlarındaki ağırlığın kaşındığını hissetti. Merdiven sırasını beklerken, içgüdüsel bir hareketle omuzlarını gerdi.

Kanatları açıldığında, çevresindeki diğer kuşlar çığlık attı: "Kapat o gereksiz çıkıntıları! Merdiveni devireceksin, hepimizi düşüreceksin!" Mahalle baskısı ve statüko, kuş bireylerinin içindeki potansiyeli bir "hata" veya "tehdit" olarak görmeye başladı. Kanat açmak, ihanet sayıldı.

"Fırtına ve Büyük Yüzleşme"

Bir gün yeryüzüne öyle bir fırtına indi ki, o çok güvenilen merdivenler çatırdayarak kırıldı. Merdiveni tutan eller, kendi canlarını kurtarmak için kuşları bırakıp kaçtılar.

Kuşlar, parçalanan merdiven basamaklarına sarılarak yere çakılmayı beklediler. "Kurtarıcı" dedikleri eller yoktu, "ilah" dedikleri tahtalar ise artık sadece odundu.

Tam o sırada, yaşlı bilge kuşun son fısıltısı o genç kuşun zihninde yankılandı: "Rüzgâr senin düşmanın değil, senin yükselmeni sağlayan tek haktır. Sadece direnme, bırak kanatların onunla konuşsun."

"Acı Veren Özgürlük"

Genç kuş, düşerken o zamana kadar hiç kullanmadığı kaslarını zorlayarak kanatlarını açtı.

Kanatları açmak canını yaktı. Çünkü yılların ataletiyle kasları körelmiş, tüyleri birbirine yapışmıştı.

Özgürlük, merdivenden çıkmak gibi konforlu bir tırmanış değildi; aksine sancılı, terleten ve ilk başta düşecekmişsin hissi veren bir mücadeleydi. Ama rüzgar omuzlarının altına dolduğunda, merdivenin ulaşabileceği en yüksek basamağın, gökyüzünün sadece başlangıç çizgisi olduğunu fark etti.

"Geri Dönüş ve Delilik Etiketi"

Genç kuş, bulutların ötesindeki o saf ışığı ve rüzgarın kalbindeki özgürlüğü tattıktan sonra, aşağıda kalan kardeşlerini unutamadı. Onlar hâlâ kırık merdiven parçalarına sarılmış, fırtınanın dinmesini ve "merdiven sahiplerinin" geri gelmesini bekliyorlardı.

Büyük bir hızla aşağı süzüldü. Yere indiğinde kanatlarını gururla değil, bir hizmetkâr edasıyla katladı ve haykırdı: "Kalkın! Merdivenlere ihtiyacınız yok! Omuzlarınızdaki o yük sandığınız şeyler aslında sizi kurtaracak olan tek şey. Sadece onları açın ve rüzgara güvenin!"

Ancak beklediği sevinç çığlıkları yerine derin bir sessizlik ve ardından öfke dolu bakışlarla karşılaştı.

"Konforun Kutsanması"

Sürünün içinden bir kuş öne çıktı. Kanatları o kadar körelmişti ki, sırtında kambur gibi duruyordu. Şöyle dedi: "Sen ne saçmalıyorsun? Biz yerin ve merdivenin çocuklarıyız. Gökyüzü deliliktir, belirsizliktir. Sen rüzgârla iş birliği yapıp bizi huzurumuzdan etmeye çalışan bir hainsin! Bak, kanatların kirlenmiş ve hırpalanmış. Oysa bizimkiler (hiç açılmadığı için) ne kadar düzgün duruyor."

Kuşlar için uçmak, artık doğal bir yetenek değil; konforu bozan bir "hastalık" olarak görülüyordu. Genç kuşu susturmak için etrafını sardılar söylenmeye başladılar:

 "O uçmadı, rüzgar onu fırlattı."

"Merdivenle çıkmak daha asildir, kanat çırpmak ise hayvancadır."

"Eğer uçmaya çalışırsan, merdiven sahipleri geri geldiğinde seni cezalandırır!"

"İki Dünyanın Ayrımı"

Genç kuş anladı ki; birine kanatları olduğunu hatırlatmak yetmiyordu, ona gökyüzüne duyulan aşkı da vermek gerekiyordu. Aşkı olmayana gökyüzü sadece bir boşluktu.

Son bir kez seslendi: "Merdiven sizi bir yere çıkarır ama orada tutamaz. Kanatlar ise sizi her yere taşır ve özgür kılar. Ben yukarıda 'Veren'i gördüm; O, merdiven sahiplerinin anlattığı gibi korkunç bir dev değil, sizi kendi nefesiyle uçurmak isteyen bir Rahmet'tir!"

"Sessiz Çığlık"

Genç kuş tekrar havalandı. Bu sefer yalnız değildi; arkasından birkaç cılız kanat çırpışı daha duyuldu. Sürünün en zayıfı, en çok ezileni ve merdiven sırasında en arkada kalan birkaç genç kuş, içlerindeki o derin sızıyı dinleyip kendilerini boşluğa bıraktılar.

Aşağıda kalanlar, yukarıya yükselenlere "yukarıdakiler" diyerek nefretle bakmaya devam ettiler. Merdiven sahipleri yeni, ama daha ağır zincirlerle geri döndüğünde, yerdeki kuşlar onları minnetle karşıladılar.

Kıssadan Hisse; İnsanın en büyük trajedisi; kendisine verilen irade ve akıl kanatlarını kullanmak yerine, başkalarının ona uzattığı ünvan, para veya onay merdivenlerine tapınmasıdır. Merdiven seni sadece bir başkasının belirlediği yüksekliğe çıkarır; kanatlar ise seni ait olduğun sonsuzluğa taşır.

Gerçeği bulanın trajedisi, gerçeği hala zincirlerini sevenlere anlatmaya çalışmasıdır. Bağımlılık sadece bir nesneye (merdivene) duyulan ihtiyaç değildir; bağımlılık, özgürlüğün getirdiği sorumluluktan korkmaktır.

İnsan, kendi fıtratındaki cevheri ve onu kendisine vereni unuttuğu an; sahte kurtarıcıların, basit araçların ve geçici makamların kölesi olmaya mahkûmdur.

İnsan ruhunun ve iradesinin konfor karşısındaki erimesi, özellikle "kanatların bir süs eşyasına dönüşmesi" ve "merdivenin kutsallaştırılması" metaforları, modern insanın bağımlılıklarının (teknoloji, geçici otoriteler vs.)  göstergesidir aslında değil mi?

16 Ocak 2026 Cuma

Gölge oyunu ve Asa...

 

Vaktiyle, ne zaman olduğu bilinmez ama her zaman olduğu kadar eski bir diyarda, bir "Gölge Ustası" yaşarmış. Bu usta, şehrin en büyük meydanına devasa bir çadır kurar, insanlara bedava oyunlar sergilermiş. Perdenin arkasından sadece kendi sesi duyulur; Karagöz’ü bir sesle, Hacivat’ı başka bir sesle konuştururmuş.

Bir gün Karagöz’ü dövdürür, halkı güldürürmüş. Ertesi gün Hacivat’ı hapse attırır, halkı ağlatırmış. Ama asıl kurnazlığı şuymuş: Perdede bir yangın çıkartır, figüranları feryat figan bağırtır, sonra perde arkasından çıkıp elinde bir kova suyla "Kurtarıcı" edasıyla halkın karşısına dikilirmiş. Halk, evi yakanın da, suyu atanın da aynı el olduğunu hiç düşünmezmiş.

Bu ustanın bir de "Akl-ı Menâfi" (çıkarcı akıl) dediği bir çırağı varmış. 

Çırak sormuş: — "Efendim, bu oyun ne zamana kadar sürer? Ya bir gün perdenin arkasını merak ederlerse?"

Usta gülmüş: — "Onlara birbirlerini suçlayacakları hikayeler verdiğin sürece perdeye bakmazlar. Sağdakine soldakini kötüle, alttakine üsttekini... Onlar 'ben' kavgasına düştüğünde, biz 'biz' olur, dünyalarını yönetiriz."

O sırada meydandan, sırtında bir hırka, elinde budaklı bir asa olan bir ihtiyar geçiyormuş. Durmuş, çadırın önündeki kalabalığa bakmış. İhtiyarın gözlerinde ne korku varmış ne de hayranlık. Gölge Ustası, bu ihtiyarın kayıtsızlığından rahatsız olup yanına gitmiş.

— "Hey ihtiyar! Görmüyor musun? İçeride devran dönüyor, kader yazılıyor. Sen neden diz çöküp izlemiyorsun?" demiş mağrur bir edayla.

İhtiyar tebessüm etmiş, asasını toprağa vurmuş: — "Senin perden pamuktandır, bir kıvılcıma bakar. Senin sesin ise rüzgârdandır, bir sessizliğe mağlup olur. Sen insanları paralamakla kul, titrinle aciz sanırsın. Ama bilmezsin ki; Akl-ı Selim sahibi bir kalp, senin bin hileli aklını tek bir 'Hu' ile dağıtır."

Gölge Ustası alay etmiş: — "Benim akıl oyunlarım dünyayı sarıyor. Senin 'insan' dediğin nedir ki? Üç kuruşa sattığım, bir yalanla birbirine düşürdüğüm varlıklar mı?"

İhtiyar, ustanın gözlerinin içine bakmış ve şöyle demiş: — "İnsan, senin o zakkum pınarından içtiğin iksirle deliren değil; diger-kâm olup başkasının yarasını kendi sızısı bilen candır. Ne zaman ki biz 'ben' demekten utanırız, ne zaman ki düşeni kaldırmayı ibadet sayarız; işte o gün senin ne perden kalır ne de oyunun. Sen 'üst akıl' olduğunu sanadur, biz "Akl-ı Küll"e ram olmuşuz; senin sapanınla vurduğun taş, ancak kendi aynanı kırar."

İhtiyar yürüyüp gitmiş. Arkasında ne bir rütbe bırakmış ne de bir mal... Sadece o meydandaki birkaç kişinin zihninde şu soru kalmış: "Biz bu oyunun seyircisi miyiz?"

Sonuç olarak; kılık kıyafetin, statünün ve o "şeytani" kurnazlığın insanı "insan" yapmaya yetmediği bir çağdayız. Gerçek insanlık; pazar yerinde değil, vicdanın o sessiz mahkemesinde inşâ ediliyor.

Modern dünyanın o karmaşık ve biraz da karanlık labirentine tutulmuş bir aynadan bakınca, "oyun kurucu" akıl, sahnenin arkasında ipleri elinde tutarken seyirciyi de kendi yazdığı trajedinin figüranı haline getiriyor değil mi?

Bir yanda  "şeytani akıl" bir yanda "insani" ruhun karşılaşması, hep var olmuş...

"Üst aklın" kurduğu tuzaklardan korunmak için "irfan bilinci" nasıl inşâ edilebilir, düşünmek gerek...