Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

12 Ekim 2026 Pazartesi

"Seyrancılar Kulübü"


Bazen
görürsün görmezlikten,
duyarsın duymazlıktan gelirsin...

Söylemek istersin çeneni tutar,
dilini ısırırsın...

Yutkunursun, boğazın düğümlenir,
tükürmek istersin, değmez ya, dersin...

Haykırasın vardır
avazın çıktığı kadar...

Ayağının altına alıp 
çiğnemek gelir içinden...

Ulan sizinde... diyerek

Neyse "bayramlık ağzımı"bozmayayım, seyrancılara alkışlama fırsatı vermeyeyim der yutkunursun...

Kimmiymş seyrancılar ?
Zübük, zibidi, hırpo, zıpçıktı, nemelazımcı, levazımatçı, beleşçi, kırıntıcı, goygoycu, alkışçı, gören kör, işiten sağır, bostan korkuluğu, gölgesinden korkan, ağzında dili olduğunun farkında olmayanlar...

"Ya Sabır...Lâ havle..."
★
Seyrancılar kulübü: gören körler ve duyan sağırlar çağı...

Bazen gözünün önünde sergilenen tiyatroyu görürsün de görmezlikten gelirsin. Kulakları tırmalayan o riyakâr sesleri duyarsın da duymazlıktan gelirsin. Boğazına bir yumruk oturur; tam ağzını açıp avazın çıktığı kadar haykıracak olursun, dilini ısırırsın. Yutkunursun. Bir öfke kabarır içinden, "Ulan sizinde..." diye başlayan o sövgüyü savurmak istersin ama değmez dersin.

Değmez; çünkü hayatın sahnesini tutmuş öyle bir kitle var ki, senin öfkeni bile kendilerine eğlence yapacaklar. Bırakırsın "bayramlık ağzın" kapalı kalsın. Bırakırsın, o "seyrancılara" alkışlayacak malzeme çıkmasın.

Peki, kimdir bu seyrancılar?

Sahnede fırtınalar koparken, bir haksızlık göz göre göre işlenirken localardan sessizce izleyen, çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre el çırpan o kalabalık...

Prototipler portresini resmedelim mi ?
Hayatı bir fırsatçılık tiyatrosundan ibaret sanan, yüzlerinde maske, ceplerinde çıkar hesaplarıyla dolaşan, dün alkışladıklarına bugün söven, bugün sövdüklerini yarın baş tacı eden, zübükler ve zibidiler....bunlar toplumda sorumluluk almaktan kaçan, sadece izleyip fırsat kollayan veya sürüye uyan tiplemeler...
Omurgasızlığın resmini de çizseler, silüetleri tam ortada durur bunların.

Bir de nemelazımcılar ve bostan korkulukları var ki... "Ucu bana dokunmayan bin yaşasın" diyen, rüzgâr ne taraftan eserse o tarafa yatanlar. Ne bir duruşları vardır ne bir fikirleri. Ağzında dili olduğunun farkında olmayan, varlığıyla yokluğu bir olan tiplemelerdir bunlar. Rüzgârgülü bile bunlardan daha kararlıdır.

Kırıntıcılar ve beleşçiler ise başkalarının emeğinin, mücadelesinin ve dökülen alın terinin kırıntılarıyla beslenirler. Kendi sofralarını kuracak cesaretleri yoktur ama başkasının sofrasından düşen her kırıntıya goygoyculuk yapmaya dünden razıdırlar.

Ve gören körler ve işiten sağırlar... En tehlikelileri de bunlardır. Hakikati bilirler, gerçeği görürler, çığlığı duyarlar... Ama susarlar. Gölgelerinden bile korktukları için gerçeği haykırmak yerine, kulaklarını tıkamayı ve gözlerini kapatmayı seçerler.

İşte bu yüzdendir o çeneyi tutmak. İçinden ayağının altına alıp çiğnemek gelse de, o öfkeyi kendi içinde eritmek... Çünkü bilirsin ki, bu tiplemelere verilecek en büyük ceza, onların düzeyine inmemektir. 
Sözü söylemek kolaydır; ancak o değersiz kitleye malzeme vermemek adına susabilmek, onların beklediği o patlamayı vermemek, seyir zevklerini kursaklarında bırakmaktır.

Boğazınızdaki düğüm kolay çözülmez, biliyorum. Ama yine de o derin nefes alınmalı, gözler kapatılmalı ve o kadim sığınağa çekilmelidir:

"Ya Sabır... Lâ havle..."

Bırakın seyrancılar izlemeye, alkışçılar el çırpmaya devam etsin. Siz duruşunuzu bozmayın; zira bu çağda kendi çizgisini koruyabilmek, dolduruşa gelmemek, o kalabalığa verilebilecek en sessiz ama en ağır cevaptır...

Ne zamana kadar "Ya Sabır... Lâ havle..."

Bıçak kemiğe dayanana kadar !

Ne demiş meşhur Divan şairi şeyh Galib:
"Söz yorulduysa sükut elzemdir"

Nüfuz pazarlamacıları...


Nüfuz pazarlama ve erişim ticareti üzerinden geçinen komisyoncular yahut simsarlar suya sabuna dokunmadan, kafa yormadan, alınteri dökmeden nasıl da kolay geçim yolu bulmuşlar, şu tuhaflıklar dünyasında...

Bir sosyo-ekonomik ve ahlâkî yozlaşma teşhisi ile girdik mevzuya... Üretmeden tüketen, emek vermeden devasa paylar toplayan ve toplumsal bünyeyi içten içe kemiren o türedi zümreyi tek bir cümlede özetleyelim istedik...

Adına ister "ağ ve erişim ticareti" deyin, ister "nüfuz simsarlığı"; çağımızın en büyük trajedilerinden biri, katma değer üreten akıl ve alın terinin sıradanlaştırılması, buna karşılık sadece "kapı tutan", "kart vizit satan" veya "aracı olan" tiplerin -belki de bizzat kartın sahibi tarafından- taltif edilmesidir.

Bu ironik ve tuhaf tablonun alt mekanizmalarına bakıldığında insana "hakikaten tuhaflıklar dünyası" dedirten birkaç husus öne çıkıyor:

"Sıfır Risk, Maksimum Rant" Modeli
Gerçek bir sanayici, araştırmacı, sanatçı ya da zanaatkar; fikri, zamanı, sermayeyi ve ruhunu ortaya koyar. Başarısızlık riski tamamen onun omuzlarındadır. Ancak nüfuz simsarları
hammadde harcamaz, sattığı şey kendi emeği değil, başkalarının emeğidir.

Bunlar;
İş bozulduğunda aradan çekilir; "Ben sadece tanıştırdım / önayak oldum" der, sorumluluk almazlar.

Üretim sancısı çekmezler. Bir fikrin çilesini çekmeden, o fikrin meyvesini ilk toplayan onlar olurlar.

Liyakatin Yerini Alan "Erişim Pazarlaması"
Sistemin kilit noktalarını tutan bu kitle, bilginin, yeteneğin veya kalitenin önünü açmak yerine; kendi geçiş ücretini önünüze koyar. 

Böylece:
Çalışan değil, "iliştirilen" kazanır.

Gerçek liyakat sahipleri kapılarda bekletilirken, kulis koridorlarında koşturanlar "iş bitirici" sıfatıyla baş köşeye oturtulur.

Toplumda "Çalışmak ve öğrenmek anlamsızdır, önemli olan doğru adama ulaşmaktır" algısı yerleşir ki bir cemiyet için en tehlikeli çürüme eşiği burasıdır.

Emeksiz Kazancın Meşrulaştırılması
Eski dünyada "komisyonculuk" veya "simsarlık", iki tarafı makul şartlarda buluşturan meşru ve mütevazı bir hizmetti. Günümüzde ise bu durum şekil değiştirerek bir nüfuz tüccarlığına dönüştü. "Suya sabuna dokunmadan", tek bir fikir üretmeden, bir satır kod yazmadan, bir tek pürüzlü yüzeyi zımparalamadan sağlanan bu kolay kazanç; emeğiyle geçinen geniş kitlelerin adalete olan inancını zedeler.

Özetle;
İnsanlığın "alın teri ve zihin emeği" ile inşa ettiği medeniyet piramidinin tepesine, sadece asansörün düğmesine basmayı bilenlerin kurulması; çağımızın en hazin felsefi ve ahlâki ironisidir.

Bir yanda yağcı, yalaka ve dalkavuklukla sistemin kaymağında sebeplenenler, diğer yanda komisyoncular, simsarlar nüfuz pazarlamacıları...

Kafa yormadan, ter dökmeden, risk almadan sistemi sağan bu kitle, ne yazık ki emeksiz rantın en zahmetsiz yolunu bulmuş görünüyor...

Düğün dernek...

 

Bak !
Davulcu hem çalıyor hem oynuyor...
Zurnacı da öyle...

Nasıl da ritmik, dengi dengine...

Oynayanlar da çok mutlular değil mi...

Çalma diyen de yok !...işleri bu.
Çalan var diye pisttekiler oynuyor...çalan olmazsa kapı gıcırtısına oynayacak değiller ya !

Seyrediyoruz
Çalanı da oynayanı da...şurdakilerin de içi gidiyor, oynamaya can atıyorlar baksana...yerleri dar, fırsat bulsalar hiç kaçırmazlar.

Ya şu köşede kalanlar ?
Ha, onlar doğuştan kör.
Çalıp oynayanları görmezler, onlar da duyuyordur canım...baksana alkışlıyorlar.

Duymayanı kalmış mı...?
Horhordaki sağır sultan duymamıştır.
Kulakları ağır işitiyormuş...belki de uyuyordur.
★
Amaaan, kafamızı şişirdiler, gözümüz de yoruldu...

Şu düğün dernek ne zaman bitecekse...

11 Ekim 2026 Pazar

Freni Patlamış Bir Dünyada...


Ahlâk Erozyonu ve Kaçınılmaz Bumerang Etkisi

Hiç düşündünüz mü? Doymak bilmez bir iştiha, dünyayı adeta tek bir sepete koyup götürecek kadar ihtiras ve hırs, sınır ve ölçü tanımayan bir yağma isteği... Günümüzün "insan görünümlü" mahluklarını tanımlamaya bu kelimeler yeter mi acaba?

Maalesef bugün insanlık, freni patlamış yokuş aşağı giden bir kamyon gibi meçhul ve tehlikeli bir yere doğru hızla yol alıyor. Bir acaip yarışın, tuhaf bir gaflet uykusunun içindeyiz. 
Meşru ile gayrimeşru sınırlarının iç içe geçtiği, gayrimeşru olanın "meşruiyet" kılıfıyla ambalajlanıp pazarlandığı, "cinin çalıp şeytanın oynadığı" bir devrandan geçiyoruz desek abartmış olmayız.

Peki, bu gidişatın sonu nereye varacak? 
Yapıp ettiklerimiz gerçekten yanımıza kâr mı kalıyor?

Maskelerin düştüğü bu çağda artık hiçbir şey gizli kalmıyor...Mısrak çuvala sığmıyor !

Eskiden arsızlıklar, hırsızlıklar ve kötülükler veya haksızlıklar kapalı kapılar ardında uzun süre saklanabilirdi. Fakat günümüzde insanların açıktan ya da sinsice bir başkasına taktığı çelmeleri, attığı kazıkları, yediği haram lokmaları, işlediği cürümleri ve ettiği zulümleri örtbas etmesi artık mümkün değil.

Tüm bu kurnazlıkları aleni yahut "siyaseten" yapınca yanına kâr kalacağını sanan insanlar büyük bir yanılgı içinde...Dünyanın öteki uçunda kanat çırpan kelebeğin meydana getirdiği hava akımı saniyeler içinde yüzünüzü okşuyor.

Ayrıca evrende etkisinden kurtulup kaçamayacağımız ahlâki ve ilahi bir denge var.

Görüyoruz ki, "Sinsi hesaplar ve atılan kazıklar, sadece yapıldığı anla sınırlı kalmamakta; zamana yayılan bir zehir gibi topluma ve sahibine geri dönmekte..."

Kötülüğün bumerang etkisinin olduğu asla unutulmamalıdır...

İnsanoğlunun sınırsız hırsı ve ahlâk erozyonu, sadece havayı, suyu ve toprağı kirletmekle kalmıyor en acısı ve en tehlikelisi; vicdanları kirletiyor.

Bugün dünyayı saran kitlesel bunalımlar, içsel krizler, huzursuzluklar ve derin tatminsizliklerin hiç biri tesadüf değil. Bunlar, insanoğlunun kendi elleriyle yapıp ettiği kötülüklerin bumerang gibi dönüp dolaşıp kendini vurmasıdır.

İşin trajikomik tarafı ise, tüm bu krizlere sebep olan insanoğlunun, sonra da hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi şaşkınlıkla ellerini ovuşturup "masum" rolü oynamasıdır.

Oysa Kur’an-ı Kerim bu gerçeği asırlar öncesinden tam da bugünleri tarif eder gibi yüzümüze vurur:

"İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde bozgunculuk/düzen bozulması ortaya çıktı. Ki Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki tutumlarından dönerler."(Rûm Sûresi, 41)

Çoğaltma yarışı ve hırsın insanı nasıl felakete sürüklediği ise Tekâsür Sûresi’nde açıkça ihtar edilir: "Çoğaltma yarışı (hevesi) sizi oyaladı; ta kabirleri ziyaret edinceye kadar..."

Peki, bu yokuş aşağı gidişi durduracak fren nedir? 
Çözüm, yitirdiğimiz güzel ahlâkı ve insani değerleri yeniden hatırlamakta yatıyor.

Geleceği ve kendimizi kurtarmak istiyorsak, inşa etmemiz gereken insan tipi şu ilkelere dayanmalıdır:

Emin ve Dürüst Olmak: Kendi çıkarı için başkasının ayağına çelme takmayan, arkadan kuyu kazmayan, güven duyulan insan olmak.

Kanaat ve Emanet Bilinci: Dünyayı yağmalanacak bir ganimet değil, korunması gereken bir emanet olarak görmek. Hırsın yerini şükürle doldurmak.

Helal ve Meşru Olan Sınırlarda Titizlenmek : Gayrimeşruyu kılıflayıp meşru göstermeye çalışmak yerine, haram lokmadan tiksinecek bir vicdaniliğe ulaşmak.

Özeleştiri Yapabilmek: Suçu başkalarına atıp masum rolü oynamak yerine, kendi hatalarıyla yüzleşebilmek.

Son Söz:
Dünyayı bir sepete koyup götürmek isteyenlerin unuttuğu çok basit bir hakikat var: 

"Kefenin cebi yok"

Vicdanı kirleterek elde edilen hiçbir kazanç, insana aradığı o huzuru vermez, vermeyecektir. Freni patlamış bu kamyondan inmenin tek yolu, direksiyonu yeniden adalet, merhamet ve güzel ahlâka kırmaktır.