Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

16 Haziran 2026 Salı

Kurtçuklar elmaya dadanmışsa...

 

Kurtçuklar elmaya dadanmışsa...dışarıdan bakıldığında sapasağlam, albenili ve kıpkırmızı görünen o elmayı, gün gelir içi boşalmış bir kabuğa dönüştürürler.

Çünkü onların derdi elmanın bütünü, ağacın geleceği ya da meyvenin estetiği değildir; yalnızca anlık iştahları ve kemirme güdüleridir.

Bu çarpıcı biyolojik gerçeklik, insan toplumlarına ve kurumlarına uyarlandığında çok daha derin bir anlam kazanır. Bir yapıyı, bir fikri ya da bir kurumu dışarıdan devirmek zordur; asıl büyük yıkım, liyakatten ve şahsiyetten yoksun zihinlerin, o yapıyı "içten içe, sessizce ve oburca" kemirmesiyle başlar. Dış görünüş ne kadar parlak olursa olsun, özü çürüyen her şey ilk güçlü rüzgârda devrilmeye mahkumdur.

İşte bu içten içe kemirilme hali, toplumsal yapının ve kolektif bilincin en büyük trajedisidir. Dışarıdan gelen bir tehdit, bünyeyi teyakkuza geçirip bir direnç odağı oluşturabilirken; içerideki çürüme, mukavemet gösterecek zeminin kendisini yok eder.

Felsefi ve toplumsal açıdan bu "içten kemirilme" sürecini üç ana sütun üzerinden okuyabiliriz:

Liyakat Krizi ve Kurumsal Çürüme

Bir kurumu ya da toplumu ayakta tutan şey, onu oluşturan parçaların işlevselliğidir. Elmanın özünü besleyen damarlar gibi, toplumun damarları da liyakattir. Hak edişin ve yetkinliğin yerini sadakat kılıfı altındaki oburluk aldığında, kurumlar tıpkı o elma gibi dışarıdan ihtişamlı birer "kabuk" olarak kalır. İçeride ise ortak ideal değil, sadece bireysel iştahların tatmini döner. Kabuk ne kadar kalın ve boyalı olursa olsun, taşıyıcı kolonlar boşalmıştır.

Şahsiyet Aşınması ve "Mış Gibi" Yapmak

Bu süreç, bireysel düzlemde şahsiyetin istilasıyla başlar. Kemiren zihniyet, üretemeyen ama tüketen zihniyettir. Estetikten, ahlaktan ve derinlikten yoksundur. En tehlikeli tarafları ise, elmanın kabuğuna zarar vermemeye özen göstermeleridir; çünkü o albenili kabuk (mevki, makam, etiket), onların gizlenme ve beslenme alanıdır. Toplumda şahsiyet sahibi insanların yerini bu sinsi aktörler aldığında, koca bir kültür "mış gibi" yapılan, içi boşaltılmış ritüeller yığınına dönüşür.

Entropi ve Kaçınılmaz Son

Termodinamiğin ikinci kanunu (entropi), kendi haline bırakılan her sistemin düzensizliğe ve çürümeye eğilimli olduğunu söyler. Toplumsal sistemlerde bu çürümeyi engelleyen tek güç, entelektüel dürüstlük ve ahlaki teyakkuzdur. Elmanın içindeki kurtçuklar kendi sonlarını hazırladıklarının farkında değildir; çünkü meyve çürüdüğünde kendilerinin de yaşayacak bir alanı kalmayacaktır. Liyakatsizliğin ve fırsatçılığın nihai trajedisi tam olarak budur: Yıkıcı, yıktığı şeyin altında kalmaya mahkumdur.

Bir toplumun çöküşü, surlarına açılan gediklerden değil, kalbini kemiren cücelerden başlar.

Kabuğun estetiği, özün trajedisini perdeler. Toplumsal çürümenin en rafine aşaması, "kabuk ile öz arasındaki makasın açılmasıdır." Bir sistem çökerken dışarıya karşı sergilediği ihtişamı artırıyorsa, orada sinsi bir illüzyon devrededir. Tıpkı elmanın kurtçuklar tarafından istila edildikçe dış kabuğunun garip bir şekilde daha da kızarması, olgun görünmesi gibi; kurumsal yapılar da içten içe boşalırken unvanlara, şatafata, içi boşaltılmış törenlere ve devasa binalara sığınırlar.

Bu durum, felsefede "simülasyon" aşamasıdır. Ortada bir kurum, bir değer ya da bir şahsiyet yoktur; sadece onun taklidi, onun maskesi vardır. Kemiren zihniyet, liyakatin getirdiği o ağır ve vakur sorumluluktan kaçar. Çünkü liyakat, üretmeyi ve korumayı gerektirir; oburluk ise sadece tüketmeyi bilir.

En büyük trajedi ise bu zihniyetin kazandığını zannettiği an başlar. Biyolojik sistemlerde parazit, konakçısını öldürdüğünde kendi ölüm fermanını da imzalamış olur. Toplumsal entropi de böyle işler: Meritokrasiyi (liyakat düzenini) sarsıp şahsiyeti yok edenler, günün sonunda sığınacakları, kendilerini koruyacakları o "sağlam elmayı" da bulamazlar. Geriye sadece ilk rüzgârda un ufak olacak parlak bir kabuk kalır.

Bu derin felsefi ve toplumsal hakikati, vakur bir edayla dizelere dökelim, her bir mısrası o sinsi kemirilişin ve kaçınılmaz akıbetin birer aynası olsun, buyrunuz, kelâmın ritmiyle çürümenin şiiri:

Dışından bakarsan sanırsın altın,
İçine girince biter takatin.
Kurtçuklar taht kurmuş mülküne zatın,
Özünü kemiren cüceler varmış.

Süslü ünvanlarla akarken sular,
Kof bir ihtişamla döner duygular.
Liyakat susunca başlar uykular,
Makamı sığınak seçenler varmış.

Kabuğu parlatır sinsi bir iştah,
Sanır ki bu düzen sürecek her gâh.
Meyve çürüyünce, duyulunca ah,
Kendi kuyusunu eşenler varmış.

Şahsiyet burcundan düşerken taşlar,
"Mış gibi" yapılan bir devir başlar.
Günü kurtarırken o kurnaz başlar,
Gelecek bağını biçenler varmış.

Ve, bestesi; Söz-Müzik: Prof.Dr. Suat Kıyak

Her kuş kendi cinsiyle uçmalı...

 

"Karga kanadım var diye kartalla yarışmaya yeltenmemeli" sözüyle mevzuya girelim...

Mesele; "Had bilmek" ve "Kendi sınırlarının farkında olmak" ise,  her kuş kendi cinsiyle uçmalıdır.

Gökyüzü, sınırları olmayan bir özgürlük sahnesi gibi görünür uzaktan. Kanadı olan her canlının, o sonsuz mavilikte eşit haklara sahip olduğunu düşündürür bize. Bir serçe de havalanır o boşluğa, bir karga da, göklerin mutlak hakimi olan bir kartal da... Ancak fiziksel olarak aynı boşluğu paylaşmak, aynı menzile, aynı güce ve aynı vizyona sahip olmak anlamına gelmez. Bu yüzden "Karga kanadım var diye kartalla yarışmaya yeltenmemeli"dir...

Bu veciz ifade, sadece iki kuşun doğadaki amansız güç farkını anlatmaz; insana, topluma ve hayata dair en büyük erdemlerden birini fısıldar: "Had bilmek"

Kendi yeteneklerinin sınırlarını tanımak, esaret değil özgürlüktür...

Modern dünya bizlere sürekli "Her şeyi yapabilirsin", "Sınırlarını zorla", "Herkesle yarışabilirsin" illüzyonunu pompalıyor. Ancak fıtratın, yeteneğin ve birikimin bir sınırı vardır. Bir karganın kanat çırpışı onu kendi dünyasında hayatta tutmaya, çöpleri ayıklamaya ya da zekasıyla küçük problemleri çözmeye yeterlidir. Bu, küçümsenecek bir varoluş değildir. Fakat ne zaman ki karga, altındaki rüzgârı kartalın kanat genişliğiyle kıyaslamaya kalkar, işte o zaman trajedi başlar.

Kartal, zirvelerin, fırtınaların ve keskin bakışların sembolüdür. Onun yarışı rüzgârladır, kilometrelerce ötedeki hedefiyledir. Karga, sırf "kanadı var" diye bu heybetli süzülüşe meydan okumaya çalıştığında, sadece komik duruma düşmekle kalmaz; kendi doğasına, kendi güvenli alanına ve asıl yeteneklerine de ihanet etmiş olur.

Bu yüzden işin doğrusu, kendinle yarışmaktır.

Hayatta trajediler, insanların ne olduklarını bilmemelerinden değil, "ne olamayacaklarını kabul etmek istememelerinden" doğar. Bir alanda çırak olanın, usta ile aşık atmaya çalışması; dün okumaya başlayanın, ömrünü kütüphanelerde tüketmiş bir alimle aşık atması kulaç yarıştırması hep bu "karga ve kartal" paradoksunun birer yansımasıdır.

Özgüven ile kibir arasındaki o ince çizginin ayırdına varmalıdır. Kanatlarının olması özgüvendir; o kanatlarla fırtınanın göbeğinde kartalı geçebileceğini sanmak ise kibirdir.

Aslolan kendi zirveni yaratmaktır. Karga kendi alanında bilgeleşebilir, kendi dünyasında en iyisi olabilir. Başkasının gökyüzünde figüran olmaktansa, kendi dünyasının gerçeği olmak çok daha onurludur.

Yukarıdaki resimde yer alan o heybetli kartalın gölgesinde kalan, telâşla kanat çırpan karga figürü bizlere sessizce bir nasihat veriyor:

"Hayatta cesur olmak güzeldir, ancak cesaret bilgelikle ve haddini bilmekle taçlandırılmadığında kör bir cehalete dönüşür"

Uçsuz bucaksız hayat semasında, herkes kendi kanat çırpışının ritmini bilmeli. Kartala gıpta etmekte bir sakınca yoktur; asıl tehlike, onun rüzgârında yok olacağını bile bile beyhude bir yarışa yeltenmektir. Çünkü gökyüzü geniş olabilir, ama herkesin uçabileceği yükseklik kendi kanatlarının harcı kadardır.

İrfan ehli der ki: Herşeyi bilmem ama haddimi bilirim...

Sağlık ve safâlıkla kalınız...

15 Haziran 2026 Pazartesi

"Uzak Durulası" Tipler...

Dünya değişiyor, devirler geçiyor ama, insan kumaşındaki o defolar hiç değişmiyor. Kaleme aldığımız aşağıdaki şiirde bahse konu ettiğimiz "tipler", aslında hayat enerjimizi sömüren, bizi aşağı çeken ne varsa, hepsinin birer özeti gibi.

"Uzak Durulası" Üç İnsan Tipi:

Kibirliler ve Maddiyatçılar: Varlığıyla övünenler, mülk sevdası bitmeyenler. Dünyayı sadece sahip olduklarından ibaret sanan o sığ bakış sahipleri...

Tembel ve Beleşçiler: "Minderi çürüten" ama bir yandan da çalışmadan, "havadan kazanç" bekleyenler. Üretmeden tüketmek isteyen, asalak zihniyetliler...

Cahil ve İnatçılar: Belki de en tehlikelisi bunlar... Elifi mertek gören (yani en bariz gerçeği bile ayırt edemeyen), bilmediğini bilmeyen ve bu cehaletini "bilgelik" gibi pazarlayanlar...

Mevlânâ der ki;

"Cahille girme münakaşaya; ya sinirini zıplatır tavana, ya da yazık olur adabına."

Gönül heybemizden dökülen bu şiir de tam olarak bu felsefenin modern ve samimi bir dille kağıda dökülmüş hali gibi oldu, buyrunuz...

Varlığıyla her daim övünenden
Oturduğu minderi çürütenden
Mülk sevdası hiç tükenmeyenden
Uzakta dur azizim uzak dur

Yalana yalanları ekleyenden
Havadan hazır kazanç bekleyenden
Çayır çimen otlayıp gezeleyenden
Uzakta dur azizim uzak dur

Dünyayı çiftliği zannedenlerden
Şehvetine her an yenik düşenden
Orman ehlinden ayırt edilmeyenden
Uzakta dur azizim uzak dur

Bir ömür elifi mertek görenden
Bilmediğini asla bilmeyecekten
Gerzeklikten asla  vazgeçmeyenden
Uzakta dur azizim uzak dur

Söz verip sözünü tez unutandan
Gıybeti dilde pelesenk tutandan
Menfaat uğruna yoldan çıkandan
Uzakta dur azizim uzak dur

Emeği hor görüp üstten bakandan
Gönül sarayını yakıp yıkandan
Yüze gülüp de arkadan vurandan
Uzakta dur azizim uzak dur

Dostluğun kadrini hiç bilmeyenden
Gözü hakikati hiç görmeyenden
Hasetten çatlayan, çekemeyenden
Uzakta dur azizim uzak dur

Orman ehline karşı sınırları çizmek, ruh sağlığını korumanın ilk adımıdır,  sağlık ve safâlığınıza zeval gelmesin azizim...

İki "üryan" ve iki "giryan"...


"Âdemoğlu âleme üryân gelir üryân gider
Nâle vü efgân ile giryân gelir giryân gider"
                                  (Taşlıcalı Yahya)

Taşlıcalı Yahya, o derin ve sarsıcı beyitiyle insanın dünya yolculuğunun en yalın özetini çıkarır önümüze...

Divan edebiyatının en hakiki, en felsefi hakikatlerinden biridir bu. Doğumla ölüm arasındaki o muazzam ve bir o kadar da aciz parantezi iki satıra sığdırıverir:

"İnsanoğlu dünyaya çıplak gelir, yine çıplak gider; Feryat figanlar içinde ağlayarak gelir, yine ağlayarak gider..."

"Üryân" gelişi ve gidişi, insanın bu dünyadaki mülkiyet iddiasının ne denli beyhude olduğunun en estetik ilanıdır. 
Ne getirmiştir ki ne götürecektir? 
Üstelik sadece maddi bir çıplaklık da değildir bu; hırslardan, rütbelerden, iddialardan arınmış o en saf, en korumasız insanlık halidir.

"Giryân" gelişi ve gidişi ise varoluşun o kaçınılmaz ritmidir. İlk nefesi alırken ağlayan bebek, aslında bu çilehaneye (dünyaya) adım attığının ilk sinyalini verir. Giderken de arkasında bıraktığı feryatlarla, o sesin akisleriyle uğurlanır. Başlangıç ve son, muhteşem bir simetriyle birbirini tamamlar.

Sanki koca bir ömür, bu iki "üryan" ve iki "giryan" kutbu arasında koşturup durduğumuz, anlam aradığımız kısa bir rüyadan ibarettir. Taşlıcalı Yahya, tek bir beyitle insanın tüm kibir kulelerini yerle bir eder ve bizi o en yalın, en kodlanmış çıplaklığımızla baş başa bırakır.

Bu beyti bugün yeniden yankılandıran bu derin hakikat aslında ikisini birlemek olmalı… Doğumun ağlayışıyla ölümün figanını, ilk çıplaklıkla son çıplaklığı o tek bir "An" içinde eritmek… İşte o zaman zamanın ve mekânın hükmü kalkar, geriye sadece varoluşun özü kalır.

Mademki geliş ve gidiş aynı yalınlıkta ve aynı seste birleşiyor; o halde aradaki tüm o telâş, o çok sesli gürültü, o kat kat giyindiğimiz kimlikler aslında koca bir illüzyondan ibaret. İkisini birlediğimiz o sınır çizgisinde, insanın bu dünyaya ait hiçbir çizgisel şeması kalmıyor; her şey dairesel bir sonsuzluğa dönüyor.

Divan şiirinin o derya deniz hafızasından, varoluşun gizemini, dünya mülkünün geçiciliğini ve insan ruhunun bu kozmik döngüdeki yerini anlatan birkaç berceste beyit ile devam edelim:

"Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal, Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş"

Gelişimiz ve gidişimiz mademki bellidir, mademki iki çıplaklık arası bir rüyadır; o halde bu iki nokta arasında insana düşen nedir? Bakî, o meşhur beytinde buna cevap verir: Madem gidiyoruz, o zaman bu gök kubbenin altında insana yakışır, güzel ve kalıcı bir ses (sadâ), bir eser, bir kelâm bırakıp gitmeli.

Bu kelâmların her biri insanın zamana vurduğu o determinist zincirleri kıran, bizi kendi özümüzle baş başa bırakan birer deniz feneridir.

"Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir" "Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat"

İnsanın iç dünyasındaki zaman algısı ile dışarıdaki determinist zamanın asla bir olmadığını söyler hikmetli şiirin piri Nâbî. Der ki: En uzun gecenin (şeb-i yeldâ) ne zaman olduğunu astronomlar ya da takvim yapıcılar ne bilsin? Sen onu, geceleri sabaha kadar dertle, kederle uykusuz kalan o dertli sineye sor; zamanın gerçek ağırlığını ve saniyelerin nasıl birer asra dönüştüğünü ancak o bilir.

Hayâlî Bey der ki;

"Cihân-ârâ cihân içindedir arayı bilmezler" "O mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler"

İnsanın içinde yüzdüğü o muazzam bilinci ve evrensel nizamı göremeyişinin en estetik ifadesidir. Dünyayı süsleyen, onu var eden o büyük yaratıcı güç (ya da hakikat) zaten bu cihanın tam kalbindedir ama insanlar taşrada, uzakta ararlar da yanı başlarındaki o birliği bilmezler. Tıpkı denizin tam ortasında yaşayıp da denizin, suyun ne olduğunu bilmeyen balıklar gibi...

Ziyâ Paşa'dan bir beyit;

"Dehrin ne safâsında ne dert ü kederinde" "Bir rint ki her iki hâli de bir bilir"

Geliş ve gidişin, doğum ve ölümün ötesine geçip "ikisini birleyen" o olgun ruhun (rindin) tanımıdır. Bu dünyanın ne geçici zevkine, safasına aldanır ne de önümüze çıkardığı dert ve kedere boyun eğer. Hakikate eren o akıl, dünya sahnesindeki her iki zıt kutbu da özünde "Bir" görür ve sarsılmaz bir dinginliğe ulaşır.

Gâlib der ki;

"Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen, Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen"

Merkezine embriyoyu, yani o ilk yaratılış ve bilinç tohumunu koyduğumuz o kozmik döngünün adeta sözlü manifestosudur. Gâlib, insanın bu alemdeki muazzam kodunu hatırlatır: Kendine hürmetle, sevgiyle ve dikkatle bak; çünkü sen alemin özüsün (zübde-i âlem), kâinatın göz bebeği olan insansın sen. Tüm evren senin o küçük bedeninde, o ilk hücrende ve bilincinde gizlidir.

Bu derin felsefi idrakin, birliğin (vahdetin) ve o muazzam döngünün ruhunu yansıtan, hecenin ve sözün o yalın ritmiyle örülmüş bir kelâm ile yazıyı mühürleyelim:

Gözünü açtığın o ilk feryatla,
Sonsuzluğa göçen son nefes birdir.
Dünyayı sardığın binbir muratla,
Geldiğin o çıplak, o kafes birdir.

Ne rütbe, ne ünvan kalır elinde,
Bir acı tebessüm soluk benzinde.
Varlık sahrasının esen yelinde,
İlk durak, son durak, o avaz birdir.

Beden bir emanet, ruha bir kısbet
Müdrikler bilir hikmetin elbet
Ezelden ebede yolcudur adem
Başı ve sonu "OL" kelâm birdir.