Herkesin malumatfuruş olduğu, her şeyi bildiği, amma kendini bilmediği bir çağda, bilmenin kibri ile bilmemenin tevazusu arasındayız...
"İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir..."
"Bilmek aklın, olmak ise kalbin ve ruhun eylemidir."
e-Dergi: Fikir, Kültür, Edebiyat ve San'at, Popüler Bilim muhtevalı yazılar - Editör: Prof.Dr. Suat Kıyak - Redaktör: Nursultan Ahıskalı - İletişim: nefes.kelam@gmail.com
Herkesin malumatfuruş olduğu, her şeyi bildiği, amma kendini bilmediği bir çağda, bilmenin kibri ile bilmemenin tevazusu arasındayız...
"İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir..."
"Bilmek aklın, olmak ise kalbin ve ruhun eylemidir."
Toplumsal yozlaşma ve ahlâki çöküş temalarını yansıtan yukarıdaki sürreal resimde, bu yazıda değindiğimiz vefasızlık, kibir, maddiyata tapınma, kopuk komşuluk ilişkileri ve "kale oyunları" gibi derin toplumsal yaralar sembolik bir dille görselleştirildi...
İşi biten talebe hocasına sırtını dönüyor...
Evlat ebeveynlerine küstahca davranıyor, terk ediyor...
Komşu komşuyu tanımıyor, selâm bile vermiyor...
Beş parası olanın huzurunda beş takla atanlar fukaraya tepeden bakıyor...
Çapsız ve çepersiz makam mevki sahiplerinin soytarılığına soyunup kırıntı bekleyenler çoğalmış...
Sokakları denizsiz plaja nasıl da döndürdüler aman Allah'ım...
Büyük büyük adamların kale benim oyunlar ve savaşları da hiç bitmiyor...
....
Sahi, n'oldu bize? Nasıl oldu da kendi hikâyemizin içinde birbirimize bu kadar yabancılaştık?
Bu sorular, yalnızca bir serzeniş değil, hızla kan kaybeden toplumsal ruhumuzun ve ahlâki çöküşümüzün acı bir feryadıdır.
Bahsettiğimiz bu derin yaraları, bir "toplumsal hafıza ve ahlâk tutulması" çerçevesinde mercek altına alalım.
Vefa ve Hürmetin İflası
Bir zamanlar "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum" düsturuyla yoğrulan bu topraklarda, eğitimin ve irfanın yerini faydacılık aldı. İşi biten, diplomasını veya mevkisini cebine koyan talebe, hocasına sırtını dönmekte bir beis görmüyor. Çünkü artık bilgi bir "değer" değil, yalnızca bir "basamak" olarak görülüyor.
Daha da acısı, en güvenli limanımız olan aile ocağındaki yangındır. Kendisini yemeyip yediren, giymeyip giydiren anne-babasına tahammül edemeyen, onları bir yük olarak görüp küstahlaşan evlatların çoğalması, şefkat ve merhamet damarlarımızın kuruduğunun en net göstergesidir. Köklerini inkâr eden bir ağacın yeşermesi ne kadar mümkünse, atasına sırt çeviren bir toplumun ayakta kalması da o kadar zordur.
Betonlaşan Kalpler ve Kaybolan Komşuluk
Aynı çatıyı, aynı sokağı paylaştığımız insanlara karşı ördüğümüz görünmez duvarlar... Eskiden "komşu komşunun külüne muhtaçtır" derken, bugün komşu komşunun cenazesinden bile habersiz. Selamlaşmanın, hal hatır sormanın yerini asansörlerde başı öne eğip telefon ekranına sığınmak aldı. Kalabalıklar içinde korkunç bir yalnızlık çekiyoruz.
Bununla eş zamanlı olarak, insanları insan yapan değerler yerini cüzdan kalınlığına bıraktı. Üç kuruşluk menfaat için beş parası olanın karşısında şekilden şekle girenler, gücü yetene, garibana, fukaraya gelince devleşiyor. Maddiyatın, maneviyatı bu denli hoyratça ezdiği bir çağda, adaletten ve vicdandan bahsetmek ne yazık ki boş bir yankıya dönüşüyor.
Haysiyet Erozyonu ve Çürüyen Sokaklar
En tehlikeli yozlaşmalardan biri de liyakatsizliğin ve dalkavukluğun sıradanlaşmasıdır. Çapsız, ufuksuz, ehliyetsiz makam sahiplerinin etrafında pervaneye dönen; onların gölgesinden kırıntı kapmak için kendi haysiyetini ayaklar altına alan bir kitle türedi. Omurgalı duruşun "enayilik", eyyamcılığın ise "işini bilmek" sayıldığı bir devirdeyiz.
Öte yandan, kültürel kodlarımız ve mahremiyet algımız da büyük bir kuşatma altında. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, "sokakların denizsiz plaja döndürülmesi" yalnızca bir tercih meselesi değil; bir sınır tanımamazlık, toplumsal saygının ve edep duygusunun aşınmasıdır. Özgürlük kisvesi altında, toplumsal ahlâkın yazılı olmayan kurallarına karşı yapılan bir saygısızlıktır.
Kibir Kuleleri ve Bitmeyen "Kale Benim" Oyunları
Ve tüm bu çürümüşlüğün zirvesinde, dünyayı kendi oyun parkı sanan "büyük adamların" bitmek bilmeyen savaşları var. Kendi makamları, doymak bilmeyen hırsları ve kibir kuleleri için dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen muktedirler... Onların "kale benim" oyunlarının bedelini her zaman masumlar, yoksullar ve çocuklar ödüyor. Gücün ahlâkını inşâ edemeyen insanlık, ahlâksız bir gücün esiri olmuş durumda.
Hâsıl-ı kelâm;
N'oldu bize? Biz, hızla koşarken ruhunu geride bırakan bir adama dönüştük. Tüketirken tükendik. Aynalara bakmaya yüzümüz yok, çünkü orada gördüğümüz yansıma artık bize ait değil.
Bu gidişata dur demenin tek yolu, bir başkasını işaret etmeyi bırakıp, değişime kendimizden, kendi evimizden, kendi sokağımızdan başlamaktır. Unutmayalım ki; hocasına hürmet etmeyen, atasına vefa göstermeyen, komşusuna selâm vermeyen, hastayı sormayan, komşusu açken tok yatan, çıplağı giydirmeyen, zulme karşı durmayan, mazlumun elinden tutup kaldırmayan ve haysiyetini menfaate değişen bir toplumun, ne bugünü huzurlu olur ne de yarını aydınlık....
Sağlık ve safâlıkla kalınız.
Bugün Fasl-ı Beyâtîyle biz tegannî eyleriz
Bir karcığar sadâ ile kalbe hicrân eyleriz
Hânende vü sâzendeyle meşk-i giryân eyleriz
Sahne-i seyrangâhta biz cevelân eyleriz
Makamât-ı Hîcâzkârı biz "Yegâh"dan söyleriz
Hîcâzkârî nağmeleri doymaz tekrâr eyleriz
Meclîs-i ehl-i tarâbı belki dil-huş eyleriz
Hüsn-i te'sîrini belki bir gün "Bâkî" eyleriz