Zamanın bu durdurulamaz akışı, sadece fiziksel olanı değil, ruhun derinliklerini de yıkar ve yeniden inşâ eder.
Zamanın dönüştürücü gücü...
Zaman aynı zaman; sessiz bir nehir gibi akar ama geçtiği her kıyıda derin izler bırakır.
Acıyı küllendirir... İlk gün sönmeyecekmiş gibi yanan ateşleri, üzerine anıların tozunu serperek hafif bir sızıya indirger.
Gerçeği berraklaştırır...Karmaşanın ortasında görünmeyen detayları, toz duman dağıldığında gün yüzüne çıkarır.
Maskeleri düşürür... Sahte olanı yorar, samimi olanı ise parlatıp başköşeye oturtur
Özlemi derinleştirir...Mesafeleri kısaltsa da, gidenlerin bıraktığı boşluğu daha görünür kılar.
Zaman; sadece bir saat tıkırtısı değil, evrenin en büyük heykeltıraşıdır. Ham maddeyi alır, hırpalar, yontar ve sonunda onu hiç beklemediği bir forma sokar. Kimini bir anıt gibi dimdik bırakır, kimini ise rüzgarın önünde bir toz tanesine çevirir.
Sonunda anlarız ki; zaman aslında hiçbir şeyi eksiltmez, sadece her şeyi aslına rücu ettirir.
★
Zamanın bu lirik ve felsefi yolculuğunu, varlığın en kuytu köşelerine birazcık sızarak derinleştirelim:Zamanın Simyası
Zaman aynı zaman, o bir terzinin iğnesi gibi geçer ruhumuzdan. Diktiği her yara izi, aslında bir tecrübenin nakışıdır.
Kibri un ufak eder...Bir zamanlar dünyayı omuzlarında taşıdığını sananları, bir sonbahar yaprağının tevekkülüne razı eder.
Suskunluğu konuşturur...Dile gelmeyen itirafları, söylenmemiş vedaları ve yarım kalmış şiirleri sessizliğin diliyle tercüme eder.
Yalnızlığı kalabalıklaştırır...Geçmişin gölgelerini, artık olmayan sesleri ve yaşanmışlıkların kokusunu başucumuza birer dost gibi yerleştirir.
O, hem bir yıkım ustası hem de bir şifacıdır. Kırılan kalbin parçalarını birleştirmez belki ama o kırıklardan sızan ışığın, insanın iç dünyasını nasıl aydınlatacağını öğretir. Bir kum saatinin dar geçidinden süzülen her zerre, aslında evrenin "geçicilik" üzerine yazdığı o büyük senfoninin bir notasıdır.
★
Zamanın "mekân" ile olan imtihanına (eski evler, terkedilmiş şehirler, silinen izler) odaklanalım mı biraz da...Zaman, sadece canı değil, canın sığındığı o dilsiz duvarları da kendi lisanıyla yoğurur.
Mekânın Hafızası ve Zamanın İzi
Zaman aynı zaman; bir evin neşesini de, hüznünü de aynı sessizlikle yutar. O muazzam taş konakları, kerpiç odaları ve her köşesi bir ömre şahitlik etmiş o eski kapı eşiklerini yavaş yavaş kendi sessizliğine katar.
Pencereleri körleştirir...Eskiden umutla sokağa bakan camlar, zamanın eliyle puslanır; artık içeriye ışık değil, sadece tozlu bir unutulmuşluk sızar.
Tahtayı konuşturur...Boş odalarda yankılanan her gıcırtı, üzerinde yürüyenlerin ayak izlerini sayıkladığı birer hıçkırıktır sanki.
Duvarları kâğıtlaştırır...Yılların nemi ve rutubetiyle dökülen her sıva, altından çıkan o çıplak taş; mekânın kendi hakikatine, o en ham ve savunmasız haline dönüşüdür.
Terk edilmiş bir şehrin sokaklarında yürümek, zamanın devasa bir silgiyle bir medeniyeti nasıl usulca sildiğini izlemektir. Bir zamanlar çocuk seslerinin çınladığı bahçeler, şimdi sadece rüzgârın ve yabani otların hükmündedir. Zaman; insanı yaşlandırdığı gibi, içine ruh kattığımız o dört duvarı da birer taş yığınına değil, birer hüzün anıtına dönüştürür.
Eskiden "ev" dediğimiz o sığınaklar, zamanın elinde birer hatıra müzesine evrilir. Biz içinden çekilince mekân ölmez; aksine, zamanla hemhal olup ebedi bir uykunun huzuruna çekilir.
Zamanın bu mekânlar üzerindeki sessiz zaferini, antik kentlerde "kaybolan şehirler ve silinen hatıralar" da görmek mümkün...
Hasıl-ı kelâm; zaman bizi sadece yaşlandırmaz; bizi kendi özümüze, o en çıplak ve en sahici halimize doğru geri sarar. Biz zamanın içinde değil, zaman bizim içimizde akar; ta ki biz akıp gidene, o ise ebedi bir sükut olarak kalana dek.
