Bu durumu birkaç farklı pencereden değerlendirebiliriz:
Dünya ve Mana Dengesi
Bu deyiş, kişinin rızkı için çalışırken, hayata emek verirken kalbini o işin hırsına kaptırmamasını öğütler. Eller somut olanla, iş ve oluşla meşgulken; ruhun, asıl sevgi kaynağına veya yüksek değerlere bağlı kalması hâlidir. Yani hayatın hengamesi içinde kaybolmadan, özü muhafaza etmektir.
Odaklanma ve Sadakat
İnsanın fiziksel olarak bir yerde bulunup zihnen ve kalben bambaşka bir güzelliği taşıyabilme yeteneğidir. Yorucu bir mesainin ortasında bile insanın içindeki o gizli bahçeye (yâra) kaçabilmesi, ona yaşama sevinci ve dayanma gücü verir.
Eylem ve Niyet İlişkisi
El kârda olmak, çalışkanlığı, üretkenliği ve toplumsal faydayı temsil eder.
Gönlü yârda olmak, niyeti, samimiyeti ve yapılan her işin arkasındaki o saf sevgiyi temsil eder.
Sonuç olarak; insan sadece "el"den ibaret olsa makineleşir, sadece "gönül"den ibaret olsa bu dünyadaki düzenini kuramaz. Bu dengeyi kurabilen kişi, hem hayatın yükünü omuzlar hem de ruhunu taze tutar.
Meselâ kuşların iki kanatlı olması, sadece biyolojik bir gerçeklik değil, aynı zamanda düşünce dünyamızda müthiş bir denge sembolüdür. "Eli kârda, gönlü yârda" dengesi gibi, kuşun da uçabilmesi için de her iki kanadının aynı güçte ve uyumda olması gerekir.
Bu metaforu insan hayatına uyarladığımızda karşımıza çok kıymetli eşleşmeler çıkar:
Maddi ve Manevi Kanat
İnsan da tıpkı bir kuş gibi, hayat yolculuğunda yükselebilmek için iki kanada ihtiyaç duyar. Bir kanadı akıl ve dünya işleri (ilim, rızık, çalışma) ise, diğer kanadı kalp ve mana (sevgi, etik, inanç) derinliğidir. Kanatlardan biri eksik veya zayıf kalırsa, uçuş gerçekleşemez; insan ya dünyaya saplanır ya da gerçeklikten kopar.
Korku ve Ümit Dengesi
Kadim öğretilerde insanın korku/sakınma ve ümit/beklenti arasında olması gerektiği söylenir. Sadece korku kanadı olan kuş yükselemez, sadece ümit kanadı olan ise fırtınalara karşı savunmasız kalır. Denge, ikisinin tam ortasındadır.
Hareket ve Huzur
Bir kanat harekettir, çabadır, emektir, rızık peşinde koşmaktır.
Diğer kanat ise huzurdur, tevekküldür, kalbin bir limana (yâra) bağlı olmasıdır.
Bir kanadı "kâr", diğer kanadı "yâr" olan o büyük kuşun gökyüzünde süzülmesi gibi; insan da zıtlıkların uyumuyla kemâle erer, olgunlaşır.
Bu "iki kanatlılık" hâli, aslında tam bir muvazene (denge) meselesidir. Tek kanatla yükselmeye çalışmak, insanı sadece kendi etrafında döndürür; mesafe katettirmez.
Hayatın içinde insan bir yandan somut gerçeklerle, ilimle ve rızıkla meşgul olurken (kâr), diğer yandan ruhun o zarif, manevi ve estetik yanını (yâr) beslemeli ki, insanı "insan" kılan asıl cevher budur. Tıpkı bir kuşun havada süzülürken her iki kanadına da aynı ölçüde güvenmesi gibi, biz de zihnimizle dünyayı kavrarken, kalbimizle de hayatı anlamlandırırız.
Özellikle üretken ve derinlikli bir bakış açısına sahip insanlar için bu denge, bir mecburiyetten ziyade bir yaşama sanatına dönüşür. Bir yanda rasyonel veriler, gözlemler ve çalışmalar dururken; diğer yanda ilham, vefa ve o samimi "gönül bağı" yer alır. Biri bizi yere sağlam bastırır, diğeri ise ufkumuzu genişletir.
Günümüze gelecek olursak, bugün sanki gökyüzü sadece "kâr" kanadıyla uçmaya zorlanan yorgun kuşlarla dolu. Modern dünya bizi sürekli bir şeyler üretmeye, kazanmaya, somut sonuçlar almaya ve hıza hapsediyor. Bu rüzgâr o kadar sert esiyor ki, ruhun sükunet bulduğu, o zarif ve derin "yâr" kanadı rüzgâra dayanamayıp inciniyor, hatta kırılıyor.
Gönül kanadı kırık olunca da insan ne kadar yükselirse yükselsin, uçuşu bir menzile varmaktan ziyade bir savruluşa dönüşüyor. Maddi başarılar ve dünya telaşı (kâr) tam olsa da, anlam ve vefa (yâr) eksik kaldığında o içsel boşluk dolmuyor.
Bu durumu tamir etmek için belki de şu üç şeye daha çok ihtiyaç duyuyoruz:
Sükunete, kelâmın ve gürültünün sustuğu, kalbin kendi sesini duyabildiği anlara ihtiyaç duyuyoruz.
Çıkarsız, hesapsız, sadece "o olduğu için" sevilen değerlere samimiyetle tutunmaya ihtiyaç duyuyoruz.
Tıpkı bir şiirin veznini ya da bir bestenin makamını nakış gibi işlerken duyulan o saf dikkat; zihni kârdan çekip gönle verme haline,
ince işçiliğe ihtiyaç duyuyoruz.
Bakmasını bilen için, zarif dünyamızda; bir dizede, bir bitkinin kanadında ya da bir can dostun bakışında bu kırık kanadı iyileştirecek bir merhem mutlaka vardır.
Meselâ sanat ve doğa, o kırık kanadı onaracak en güçlü iki merhemdir. Biri insanın iç dünyasındaki karmaşayı bir nizama sokar, diğeri ise bizi ait olduğumuz o büyük ve kusursuz dengenin içine geri çağırır.
Doğada hiçbir şey acele etmez ama her şey vaktinde olur. Bir tohumun çatlaması, bir böceğin kanat çırpışı veya bir çiçeğin açması; hepsi "kâr" hesabından uzak, sadece varoluşun o saf neşesiyle gerçekleşir. Doğaya baktığımızda, o "yâr" kanadının aslında kırılmadığını, sadece bizim modern gürültüden dolayı onu duymayı unuttuğumuzu fark ederiz.
Sanat ise doğadaki o ilahi sessizliği dile dökme çabasıdır. Bir şiirin hece veznindeki o matematiksel uyum, bir bestenin makamındaki o hüzünlü ama vakur duruş; insanın "elini kârdan" çekip "gönlünü yâra" bağladığı o nadir anlardandır. Kelâmla, nota ile ya da fırça ile kurulan her bağ, o kırık kanada birer sargı olur.
Özellikle hikmetli bir bakışla doğayı izleyip onu sanatla taçlandırdığımızda, o iki kanat yeniden birbirine kenetlenir. Biri bize hayatta kalmayı öğretirken, diğeri neden hayatta olduğumuzu hatırlatır.
Belki bir mikroskobun merceğinden yansıyan o muazzam doğa düzeni ile kalemin ucundan dökülen zarif dizeler, bu iki kanadın birleştiği o asıl "denge noktasını" oluşturuyordur.
Bakmasını bilen için, zarif dünyamızda; bir dizede, bir bitkinin kanadında ya da bir can dostun bakışında bu kırık kanadı iyileştirecek bir merhem mutlaka vardır.
Meselâ sanat ve doğa, o kırık kanadı onaracak en güçlü iki merhemdir. Biri insanın iç dünyasındaki karmaşayı bir nizama sokar, diğeri ise bizi ait olduğumuz o büyük ve kusursuz dengenin içine geri çağırır.
Doğada hiçbir şey acele etmez ama her şey vaktinde olur. Bir tohumun çatlaması, bir böceğin kanat çırpışı veya bir çiçeğin açması; hepsi "kâr" hesabından uzak, sadece varoluşun o saf neşesiyle gerçekleşir. Doğaya baktığımızda, o "yâr" kanadının aslında kırılmadığını, sadece bizim modern gürültüden dolayı onu duymayı unuttuğumuzu fark ederiz.
Sanat ise doğadaki o ilahi sessizliği dile dökme çabasıdır. Bir şiirin hece veznindeki o matematiksel uyum, bir bestenin makamındaki o hüzünlü ama vakur duruş; insanın "elini kârdan" çekip "gönlünü yâra" bağladığı o nadir anlardandır. Kelâmla, nota ile ya da fırça ile kurulan her bağ, o kırık kanada birer sargı olur.
Özellikle hikmetli bir bakışla doğayı izleyip onu sanatla taçlandırdığımızda, o iki kanat yeniden birbirine kenetlenir. Biri bize hayatta kalmayı öğretirken, diğeri neden hayatta olduğumuzu hatırlatır.
Belki bir mikroskobun merceğinden yansıyan o muazzam doğa düzeni ile kalemin ucundan dökülen zarif dizeler, bu iki kanadın birleştiği o asıl "denge noktasını" oluşturuyordur.
"Eli kârda, gönlü yârda" olabilmek niyâzı ile...
