Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

27 Mart 2026 Cuma

Omurga Sancısı ve Basamak Canbazları

 

Güncel yozlaşmayı kadim bir ahlâk süzgecinden geçirerek, "basamak tırmanma" hırsını bir "irtifa kaybı" olarak ele alırsak...

Omurga Sancısı ve Basamak Canbazları

Dünya sahnesinde insan, ya bir şahsiyet abidesi olarak yükselir ya da bir gölge gibi başkalarının ayak izlerine tutunarak... Hakiki yükseliş, her basamağın hakkını vererek, alnının teriyle ve ruhunun onuruyla katedilen o çetin yoldur. Lakin devran öyle bir hal aldı ki; artık menzile varmanın değil, "yolu kısaltmanın" alkışlandığı bir garabet çağı yaşıyoruz. 

Kariyer basamaklarını üçer beşer atlayanlar, aslında her adımda kendinden bir parça bırakıp aşağı düşenlerdir.

Dalkavukluk, bugün bir "strateji" maskesiyle takdim ediliyor; yalakalık ise "uyum" adı altında pazarlanıyor. Oysa omurgası olmayanların yükselişi, sadece rüzgârın lütfuna bağlıdır. Rüzgâr dindiğinde, o sahte zirvelerden düşüşün sesi, haysiyetin sessiz çığlığından çok daha gürültülü olacaktır.

Emeği unutup daldan dala konanlar,
Kendi gölgesinden korkup da sinenler
Haram lokma ile tahtına binenler,
Basamağı üçer beşer atlarlar.

Bu "canbazların" en büyük mahareti, rüzgârın yönünü tayin etmek değil, rüzgâra göre şekil almaktır. "Dayıcılık" zırhına bürünenler, liyakati bir pranga, dürüstlüğü ise bir saflık nişanesi olarak görürler. Onların lügatında sadakat, hakikate değil; menfaat sağlayan makamadır. İspiyonculuğu "hizmet", yağcılığı "nezaket" sanan bu güruh, aslında toplumsal dokunun en ince damarlarını kurutan birer sızıntıdır.

Dillerinde bir bal var, zehrini gizler,
Üstlerinin önünde yerleri izler,
Gıybet heybesinde kirli dehlizler,
Dostunu bir pula satarlar bunlar.

Bir makama, o makamın ağırlığını taşıyacak bir karakterle değil de; ispiyon ve iltimasla gelenler, oturdukları koltuğu bir sığınak zannederler. Oysa karakteri makamdan alanların, makam gittiğinde geriye kalan tek şeyi koca bir hiçliktir. Liyakatin infaz edildiği yerde, sadece kurumlar değil, topyekûn bir gelecek kararır. Zira bir binayı ayakta tutan süslü boyası değil, temeldeki sarsılmaz taşıdır.

Aslına bakarsan hepsi bir kukla,
Yüzleri boyalı bin bir suratla,
Günü kurtarırlar sahte bir tatla,
Zamanı gelir elbet batar bunlar da.

Kelâm’ın özü odur ki; insan kaç basamak çıktığıyla değil, o basamakları nasıl bir duruşla geçtiğiyle imtihan edilir. Zirvede bir kartal da bulunur, bir yılan da... Biri süzülerek çıkmıştır, diğeri ise sürünerek. Bizim derdimiz zirveyle değil, o zirveye hangi uzvumuzu kullanarak vardığımızladır. 

Rabbim bizleri, basamakları dürüstlükle çıkanlardan; makamı vakarla taşıyanlardan ve her daim "dik duranlardan" eylesin.