Divan şairi Nâbî'nin heybesi öğütle, zekayla ve ince eleştirilerle doludur. Onun beyitleri genellikle bir "tespit" ile başlar ve bir "ders" ile biter. İşte onun farklı konulardaki en çarpıcı beyitlerinden bir seçki:
Mevki ve Makam Üzerine (Tevazu)
Nâbî, yüksek makamlara gelip asaletini kaybedenleri veya o koltuklara çok güvenenleri şu meşhur beyitle uyarır:
"Kaddi ham olsa da eğilmez yine erbâb-ı kemâl, Kavisin sinesidir çille-i uşşâka mekân."
(Olgun ve yetkin insanlar, yaşlanıp boyları bükülse bile kimsenin önünde eğilmezler. Tıpkı okun atıldığı yayın eğri durması ama gücünü o eğriliğinden alması gibi.)
Dünya Malının Geçiciliği Üzerine
Dünya telaşına ve mal hırsına kapılanlar için adeta bir "dur ve düşün" uyarısıdır:
"Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz, Biz neşâtın da gamın da rûzgârın görmüşüz."
(Biz bu dünya bahçesinin hem sonbaharını hem baharını gördük; neşenin de kederin de rüzgar gibi esip geçtiğine şahit olduk.)
İnsan İlişkileri ve Üslup Üzerine
Nâbî, kırıcı olmaktan sakınmayı ve nazik kalmayı bir hayat düsturu olarak sunar:
"Var mı dünyâda adem gibi bir ârâm-geh, Hâb-gâh-ı ebedî râh-ı fenâdan geçer."
(Dünyada "yokluk" (hiçlik) gibi bir huzur yeri var mı? Ebedi uyku ve huzur durağı, aslında dünyevi arzulardan vazgeçme yolundan geçer.)
Toplumsal Eleştiri (Meşhur Bir Mısra-i Berceste)
Bazen tek bir mısra, koca bir kitabı anlatmaya yeter. Nâbî’nin şu sözü, liyakatsiz insanların yükselmesine dair en sert eleştirisidir:"
Tûtî-i mûcize-gûyam ne desem lâf değil..." diye başlayan Nef'i'ye nazire yaparcasına, Nâbî toplumdaki bozulmayı şöyle anlatır:
"Erbâb-ı kemâli çekemez nâ-kes olanlar, Her kanda ki bir gül bitse yanında dikân var."
(Yetkin ve olgun insanları, alçak/nasipsiz kimseler çekemez. Nerede bir gül bitse, yanında mutlaka bir diken vardır.)
Nâbî'nin En "Modern" Beyti
Şu beyit, sanki bugünün minimalist ya da stoacı felsefesini yüzyıllar öncesinden müjdeliyor gibidir:
"Gülşen-i dehrin ne lalesin ne de hârın isteriz, Biz bu mülkün ne baharın ne de hazânın isteriz."
(Bu dünya bahçesinin ne lalesini (güzelliğini) ne de dikenini isteriz; biz bu mülkün ne baharına ne de sonbaharına talibiz.)
Nâbî'nin bu "dünyaya kıymet vermeyen ama dünyayı çok iyi tanıyan" tavrı, ne kadar rasyonel ve bilgece değil mi?
İşte onun bilgeliğini (hikmetini) taçlandıran birkaç özel beyit daha:
Kendi Olmanın Bilgeliği
İnsanların başkalarına yaranma çabasına karşı Nâbî, insanın önce kendi iç huzurunu bulması gerektiğini söyler:
"Halkı taltîf ederek kendüyi i’zâz eyle, Kadrini bilmeyeni sen dahi kadr eyleme hiç."
(İnsanlara nazik davranarak aslında kendi değerini yükselt. Ama senin kadrini, kıymetini bilmeyene de asla
Nâbî, insanın bitmek bilmeyen isteklerinin ruhu nasıl yorduğunu şu eşsiz benzetmeyle anlatır:
"Kande baksan var bir âşûb-ı gavgâ-yı hıred, Bir huzûr-ı dil bulunmaz bu cihân içinde hîç."
(Nereye baksan aklın kavgasından doğan bir karışıklık var. Bu dünya içinde gönül huzuru bulmak (dışarıda ararsan) asla mümkün değildir.)
Bilge kişi, sadece bugünü değil, geçmişin tozlu sayfalarındaki ibretleri de görendir:
"Göz yum cihândan tâ açıla dîde-i dilin, Zîrâ ki ehl-i aşkın olur feth-i bâbı bu."
(Dünyanın dış görünüşüne gözlerini kapat ki gönül gözün açılsın. Çünkü aşk ve hikmet ehli için kapıların açılma sırrı budur.)
Nâbî'nin bilgeliği aslında bize şunu fısıldar: "Hayat bir tiyatrodur, rollere fazla kapılma." Onun şiirlerinde bir "mesafe" vardır. Acıya mesafelidir, sevince mesafelidir, güce mesafelidir. Bu mesafe ona dışarıdan bakma yeteneği verir. Divan şiirinin o ağdalı, çok süslü yapısından sıyrılıp "anlamı" ön plana çıkarması da tam bu yüzdendir. Süsten ziyade, öze odaklanır Nâbî...
.jpg)