Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

19 Ocak 2026 Pazartesi

Kâf Dağı Esansı: Hakiki Sinek Yağı...

Elindeki gücü ve makamı kendi liyakati sanan, halka hizmet etmek yerine kibre kapılan figürlerde "sonradan görmelik" ve "güç zehirlenmesi" had safhadadır. 

Bir zamanlar şehrin en yüksek binasının, en üst katında, camları dışarıyı gösteren ama dışarıdan içeriyi göstermeyen o meşhur odada Mithat Bey otururdu. Mithat Bey, o koltuğa nasıl oturduğunu unutalı çok olmuştu. Ona göre bu bir "hasbelkader" varış değil, bir "tabiat kanunu" idi. Kendini Kâf Dağı'nın tek hâkimi, bir Zümrüd-ü Anka sanıyordu.

Hazine önündeydi, imza yetkisi elindeydi. Altın varaklı fincanından kahvesini yudumlarken, kapısında bekleyenleri birer karınca gibi izler, "Ben olmasam bu çark dönmez," diye düşünürdü. Üzerindeki pahalı esvaplar ona hep biraz bol gelirdi ama o bunu heybetinden sanırdı; oysa o bol gelen kumaşın içindeki boşluk, ruhunun ta kendisiydi.

Değirmenin Suyu Kesilince...

Zaman, en büyük öğütücüdür. Bir sabah, o "eyyam-ı saltanat" bir fırtınayla sarsıldı. Yanlış hesaplar, kibirle atılan imzalar ve "bana bir şey olmaz" diyerek şeytanın değirmenine taşınan sular birikti ve bendini yıktı. Mithat Bey, bir gece yarısı hamlesiyle ya da sessiz bir tebligatla kendini o cam binanın önündeki kaldırımda buluverdi.

Önce telefonları sustu. Sonra "üstadım" diyen ağızlar, yolunu değiştirmeye başladı.

Aylar sonra Mithat Bey, elinde kalan son birkaç kuruşla, şehirden uzak, metruk bir dükkânın önünde otururken görüldü. Artık üzerinde o ipekli esvaplar yoktu; sökükleri rüzgarda uçuşan eski bir hırka vardı. Çevresinde ise tek bir dost kalmamıştı; sadece leş kokusuna gelen ve tepesinde vızıldayan sinekler vardı. Adeta fizan çöllerinde bir başınaydı...

Bir gün, eski bir tanıdığı onu o halde görünce sordu: — "Yahu Mithat Bey, senin o şaşaalı günlerine ne oldu? Şimdi ne yaparsın burada?"

Mithat Bey, elindeki paslı bir raketle havada vızıldayan bir sineği avlamaya çalışırken acı acı gülümsedi: — "Anka idik, rüzgar ters esti. Şimdi sinek avlıyoruz ama para yok," dedi.

Aklına bir ara o eski kurnazlığı geldi. "Ben bu sinekleri toplar, yağını çıkartır, yine köşeyi dönerim!" diye düşündü. Ama bir sorun vardı: Hayatı boyunca sadece reklam yapmayı, imaj satmayı ve başkasının hazinesini yönetmeyi öğrenmişti. Gerçek bir iş yapacak, bir şeyi yoktan var edecek ne ilmi vardı ne de sabrı.

Sinekleri topladı, kazanları kurdu ama nafile... Ne bir damla yağ çıktı, ne de bir dirhem itibar. Çünkü ilim olmadan, emek olmadan sinekten yağ çıkarmayı bilim dünyası henüz keşfetmemişti, Mithat Bey ise hiç öğrenememişti.

Sonunda, Fizana benzer o beldenin o kuru sıcağında, bir sineğin peşinde koşarken şunu anladı: İtibar, altındaki koltuktan değil; içindeki "insan"dan geliyordu. Ama bu dersi öğrendiğinde, Kâf Dağı çoktan dumanlar altında kalmıştı.

Mithat Bey o "dahiyane" ama beyhude girişime adım atmaya niyetlendi..."Anka Marka Sinek Yağı" Projesini hayata geçirecekti.

Mithat Bey, düştüğü o tozlu köşede boş durmayı gururuna yediremiyordu. Eski alışkanlığı depreşti: "Eğer bir şeyi yapamıyorsan, onun reklamını yap!" diye düşündü. Elinde ne bilgi vardı ne de imkan, ama hâlâ o eski "ne oldum delisi" kibrinden kalan bir kırıntı mevcuttu.

Hemen işe koyuldu. Dükkanın camına çamurla karışık bir yazı yazdı:

"Kâf Dağı Esansı: Hakiki Sinek Yağı – Çok Yakında!"

Reklam vardı ama, ilim yoktu Mithat beyde...

Cebindeki son kuruşla gidip renkli kağıtlar, süslü şişeler aldı. Şişelerin üzerine altın yaldızlı (ama aslında ucuz yaldız boyasıyla) "Anka’nın Gözyaşı" yazdırdı. Ona göre, eğer paket parlıyorsa içindekinin ne olduğunun önemi yoktu. Saltanat günlerinde millete "sapı saman, daneyi elmas" diye yutturmaya alışmıştı ya, şimdi de aynı taktiği uygulayacaktı.

Bir gün dükkânın önünden geçen meraklı bir köylü sordu:

— "Beyim, sinekten yağ mı çıkar? Bunun ilmi nedir, usulü nedir?"

Mithat Bey, burnunu Kaf Dağı'ndan indirmeye tenezzül etmeden cevap verdi:

— "Bre cahil! Sen ne anlarsın üst düzey stratejiden? Biz burada inovasyon yapıyoruz, vizyon satıyoruz!"

Mithat Bey, bir düzine sineği bir kavanoza hapsedip onları ezmeye başladı. Ancak ne kadar ezerse ezsin, eline bulaşan sadece kirli bir sıvı ve etrafa yayılan o nahoş leş kokusuydu. Bilim dünyasının henüz duymadığı o mucizeyi gerçekleştiremiyordu; çünkü yağ çıkarmak için ısı, basınç ve kimya bilgisi lazımdı; Mithat Bey ise sadece "ısıtma, bastırma ve kimya bozma" işlerinden anlıyordu.

Sonunda şişelerin içine musluk suyunu doldurdu, içine de biraz sarı boya kattı. "İşte," dedi, "İmaj her şeydir."

Tam şişeleri pazara çıkarmaya hazırlanıyordu ki, dükkâna eskiden tanıdığı, bilge ama fakir öğretmen girdi. Şişeyi ışığa tuttu, kokladı ve acıyarak gülümsedi:

— "Mithat Bey, bu şişenin içindeki sadece boyalı sudur. Sineğin bile bir onuru vardır, bu yalanına alet olmaz. Sen reklamla dünyayı pazar sanırsın ama hakikat pazarına çıktığında elinde sadece bu koku kalır. İlimsiz yapılan iş, temelsiz saraya benzer; rüzgar esti mi altında sen kalırsın."

O gün, ilk defa bir sineğin bile ondan daha kıymetli olduğunu anladı Mithat Bey. Çünkü sinek, tabiatı gereği üzerine düşeni yapıyordu; o ise "insan" olmanın manasını, dürüstlüğün ve ilmin kıymetini ancak bu sefaletin içinde, o boyalı suyla baş başa kaldığında idrak etmeye başlamıştı.

Artık ne reklam işe yarıyordu ne de eski "Anka" masalları... Geride sadece vızıldayan sinekler ve boş şişeler kalmıştı.