"Dünya hapishanesinde volta atmak" hem çok dertli bir kabullenişi hem de derin melankolik atmosferi ifade eder...
Bu ifade genellikle hayatın sınırlarına çarpan, rutinlerin içinde sıkışmış ama zihni o duvarların ötesinde gezen insanların ruh halini özetler. Madem bu geniş ama sınırları belli "avlu"dayız, gelin bu volta atma meselesine biraz yakından bakalım:
Voltanın Anatomisi
* Sınırlı Alan, Sınırsız Düşünce: Ayaklar aynı parkeyi veya beton çizgiyi arşınlarken, zihin galaksiler arası seyahat eder. Volta, bedeni meşgul edip ruhu özgür bırakma sanatıdır.
* Ritmin Tesellisi: Belirli bir tempoda gidip gelmek, belirsizliğin yarattığı kaygıyı yatıştırır. Adımlar bir nevi "yaşıyorum, buradayım" deme biçimidir.
* Duvarların Farkındalığı: Her dönüşte o görünmez sınırlara (toplumsal baskılar, biyolojik limitler, ekonomik zorunluluklar) çarparsın. Ama her dönüş, bir sonraki tur için taze bir başlangıçtır.
Bu Hapishanede Nasıl "Şık" Yürünür?
Madem buradayız ve çıkış kapısı henüz görünmüyor, bu voltayı bir angaryadan ziyade bir ritüele dönüştürebiliriz:
* Gözlemci Ol: Madem dünya bir hapishane, diğer "mahkumları" ve parmaklıklar arasındaki o küçük sızan ışığı izle. Detaylar hayatı katlanılır kılar.
* Kendi İç Bahçeni Yarat: Duvarların içinde bir vaha kurmak mümkün. Okumak, yazmak veya üretmek, o dar alanı genişletmenin en etkili yoludur.
* Adımları Sayma, Anı Hisset: "Daha ne kadar yürüyeceğim?" sorusu yorar. Sadece o anki adımın yere basışına odaklanmak, zamanın ağırlığını hafifletir.
Ancak "Asıl hapishane, insanın kendi zihninin içine ördüğü duvarlardır. Dışarıdaki parmaklıklar sadece dekor."dur.
Bu "dünya hapishanesinden" zihnen kaçmak, o meşhur "beton avluda" geçen sürede sınırlamaları zihinde aşan bir hikayeye ne dersiniz:
Hikâye: 42 Adımlık Özgürlük
İlyas, bu geniş avluda voltasına her gün tam saat 08:00’de başlardı. Onun hapishanesi diğerlerininkinden biraz farklıydı; parmaklıkları yoktu, nöbetçi kuleleri görünmüyordu ama İlyas, gökyüzüne her baktığında görünmez bir tavanın varlığını hissedebiliyordu.
Onun voltası tam 42 adımdı. 42 adım ileri, 42 adım geri.
Birinci Hafta: Sadece Beton
İlk günlerde sadece yere bakıyordu. Betonun üzerindeki çatlaklar, kurumuş birer nehir yatağı gibiydi. "Bu dünya," diyordu içinden, "sadece bize ayrılmış bir yürüyüş parkuru." Herkes birbirinin yanından geçiyor ama kimse kimsenin gözüne bakmıyordu. Herkes kendi adımlarını saymakla meşguldü.
Birinci Ay: İlk Çatlak
Bir gün, 21. adımda durdu. Tam ortada. Betonun o derin çatlaklarından birinin içinden cılız, yeşil bir filiz başını uzatmıştı. İlyas gülümsedi. Bu filiz, hapishane kurallarını ihlal ediyordu. Toprak altından gelmişti ve betonun ağırlığına meydan okuyordu. O gün İlyas, voltasını 42 adımda değil, o filizin başında bitirdi.
Birinci Yıl: Zihin Haritası
Zamanla İlyas’ın voltası değişti. Adımları fizikseldi ama rotası hayaliydi.
* 10. Adımda: Bir deniz kıyısındaydı, ayaklarına tuzlu su çarpıyordu.
* 20. Adımda: Karlı bir dağ zirvesinde, ciğerlerine o keskin soğuğu çekiyordu.
* 30. Adımda: Eski bir sahafın tozlu rafları arasında, hiç yazılmamış kitapları okuyordu.
Yanından geçenler onun sadece "volta attığını" sanıyordu. Oysa İlyas, o 42 adımlık mesafeye tüm dünyayı sığdırmıştı.
Son Durak
Bir gün, avlunun en köşesinde başka bir volta atanla karşılaştı. Adam yaşlıydı ve o da İlyas gibi gülümsüyordu.
"Kaç adım?" diye sordu yaşlı adam.
İlyas, "Bedenim için 42," dedi. "Ama zihnim için ucu bucağı yok."
Yaşlı adam başını salladı:
"Güzel... Çoğu insan duvarlara bakmaktan, avlunun genişliğini unutur. Sen duvarı değil, yolu görüyorsun."
İlyas o gün anladı ki; dünya hapishanesi, sadece yürümeyi bıraktığında seni hapsederdi. Adım attığın sürece, her yer yoldu.
Işığın ulaştığı o "diğer mahkum"un adı Sina’ydı. Sina, İlyas’ın aksine bu avlunun en karanlık köşesinde, sırtını duvara yaslayıp sadece ayak uçlarını izleyen bir adamdı. Onun için dünya çoktan bitmişti; betonun soğukluğu, kalbinin buzuna karışmıştı.
Ancak İlyas’ın o kehribar ormanından getirdiği ışık, Sina’nın duvarına çarptığında bir şeyler kıpırdadı.
Sina’nın Uyanışı
Bir sabah Sina, İlyas’ın duvara kazıdığı o küçük yaprak figürünü gördü. Parmaklarını taşın üzerindeki pürüzlerde gezdirdi. O an, yıllardır unuttuğu bir hissi hatırladı: Merak.
"Bu sadece bir çizim değil," diye mırıldandı Sina. "Bu bir davetiye."
Sina o gün ilk kez yerinden kalktı ve İlyas’ın voltasına katıldı. Aralarında sessiz bir anlaşma vardı; konuşmuyorlardı ama adımları aynı ritimle yere vuruyordu. İlyas, Sina’ya ormanı anlatmadı; ona nasıl "başka türlü bakılacağını" gösterdi.
Kapıların Ötesindeki Gerçek
Aradan aylar geçti. İlyas ve Sina’nın başlattığı bu zihinsel özgürlük dalgası, hapishanenin o ağır havasını tamamen dağıtmıştı. Artık gardiyanlar bile kapıları kilitlerken eskisi kadar sert değildi. Çünkü biliyorlardı ki; içerideki insanların ruhlarını hapsedecek bir kilit henüz icat edilmemişti.
Bir sabah, hapishanenin ana girişindeki o devasa demir kapı gıcırdayarak açıldı. Bu, beklenen tahliye günüydü. Ama garip bir şey oldu.
* Kapı Açıldı: Ama kimse dışarıya doğru hücum etmedi.
* Adımlar Sakindi: İlyas ve Sina, sanki bir bahçeden diğerine geçiyorlarmış gibi ağırbaşlı adımlarla kapıya doğru yürüdüler.
* Son Bakış: Kapıdan çıkmadan hemen önce İlyas durdu ve avludaki o küçük yeşil filize baktı. Filiz artık küçük bir çalı olmuştu.
Hapishane mi, Okul mu?
Dışarı çıktıklarında karşılarında uçsuz bucaksız bir ova ve tam tepede, tıpkı İlyas’ın hayalindeki gibi parlayan bir güneş vardı. Sina, derin bir nefes alıp İlyas’a döndü:
"Şimdi nereye gidiyoruz? Dünya da büyük bir hapishane değil mi?"
İlyas gülümsedi ve ufka doğru bir adım attı:
"Hayır Sina. Dünya bir hapishane değil, sadece daha büyük bir avlu. Ama biz artık nasıl 'volta atılacağını' biliyoruz. Artık nerede olursak olalım, bastığımız her yer bizim ormanımız."
İlyas ve Sina, kalabalığın içinde kayboldular. Ama geçtikleri her yerde, insanların gözlerine o kehribar ışığını bırakmaya devam ettiler. Artık ne duvarlar ne de parmaklıklar bir anlam ifade ediyordu; çünkü onlar, özgürlüğün dışarıda bulunan bir yer değil, içeride taşınan bir hal olduğunu keşfetmişlerdi.
Hapishane hayatı bir gün biter, duvarlar yıkılır ama insanın kendi içinde attığı o meşhur "volta" hiç bitmez. Çünkü yaşamak, aslında kendi ruhunun uçsuz bucaksız avlusunda, her gün yeni bir adım atmayı öğrenmektir.
İlyas’ın o küçük yeşil filize bakarken fısıldadığı son söz, belki de bu hikayenin özetidir:
"Kökün yerin altında, başın göğe yakınsa; betonun hükmü sadece çatlayana kadardır."
* Adım Atmaktan Korkma: Mekân dar olsa da hareket bereket getirir; zihin yerinde saymadığı sürece tutsak edilemez.
* Işığı Paylaş: Kendi içindeki ormanı bulan kişi, başkasının çölüne su taşıyabilir.
* Bakışını Değiştir: Dünya, senin ona hangi pencereden (veya parmaklıktan) baktığına göre şekillenir. Fiziksel sınırların zihnin gücü karşısında erir.
Bilgelik, bazen çok şey söylemek değil, söylenenin yankısını kalpte duymaktır.
