Gönül köprüsü, ne taşla örülür ne de çelikle sağlamlaştırılır. Onun harcı samimiyet, mimarı ise bir tatlı sözdür. Dünyanın en uzun mesafesi iki insan arasındaki o görünmez duvarken, en kısa yolu ise bir 'merhaba' ile kurulan o nahif köprüdür."
İnsan, doğası gereği bir limana sığınmaya, bir başka yüreğe dokunmaya ihtiyaç duyar. Ancak bazen fiziksel mesafelerden daha keskin olan o görünmez duvarlar girer araya; önyargılar, kırgınlıklar veya sadece hayatın koşturmacası... İşte tam bu noktada, mimarisi sadece sevgi olan "Gönül Köprüsü" devreye girer.
Taşla Değil, Tebessümle Kurulur
Gerçek bir gönül köprüsü kurmak için mühendislik harikalarına gerek yoktur. Onun temeli dinlemekle atılır, sütunları anlayışla yükselir. Birinin derdine ortak olduğunuzda ya da hiç tanımadığınız birine içten bir selam verdiğinizde, o gizli köprünün ilk taşını koymuş olursunuz.
Zaman ve mekândan bağımsız olarak kurulabilecek gönül köprüsü ticaret için değil, sadece "insan" kalabilmek için inşa edilir.
"İnsanlar köprü kuracakları yerde duvar ördükleri için yalnız kalırlar." – Isaac Newton
★
İki Kıyının Hikâyesi ve Gönül Köprüsü
Kasabanın ortasından geçen hırçın nehir, yıllar önce üzerindeki ahşap köprü yıkıldığından beri kasabayı ikiye bölmüştü: "Eski Taraf" ve "Yeni Taraf". İnsanlar karşı kıyıya geçmek için kilometrelerce yolu dolanmak zorundaydı. Ama asıl mesafe yollarda değil, insanların kalplerindeydi. Eski tarafta yaşayan huysuz ihtiyar marangoz Selim Efendi ile yeni tarafta yaşayan genç mühendis Kerem’in hikayesi de tam burada başladı.
Selim Efendi, eşini kaybettikten sonra dünyayla bağını koparmış, nehrin kenarındaki atölyesine kapanmıştı. Kerem ise kasabaya yeni bir köprü yapmak için görevlendirilmiş heyecanlı bir gençti. Kerem, köprünün teknik planlarını hazırlarken bir gün Selim Efendi’nin kapısını çaldı.
— "Selim Amca, nehrin bu kısmını en iyi sen bilirsin. Eskiden köprü neredeydi?"
Selim Efendi kafasını kaldırmadan cevap verdi:
— "Köprüyü nereye yaptığın önemli değil evlat. Önemli olan, o köprüden geçtiğinde karşıda seni bekleyen birinin olup olmadığıdır. Biz o duyguyu unuttuk."
Kerem pes etmedi. Her gün Selim Efendi’ye bir tas çay, bir sıcak ekmek ya da sadece bir "günaydın" götürdü. İlk haftalar kapı yüzüne kapandı, ama Kerem’in sabrı çelikten daha güçlüydü. Bir gün Selim Efendi, elindeki keseri bıraktı ve Kerem’in getirdiği çayı kabul etti.
İşte o an, nehrin üzerine yapılacak olan betondan önce, iki kalp arasında ilk halat gerilmişti.
Köprü inşaatı başladığında, Selim Efendi atölyesinden çıktı. Mühendislik hesaplarına değil, nehrin diline dair kadim bilgilerini Kerem ile paylaştı. Kerem ona teknolojiyi anlattı, Selim Efendi ise ona ahşabın ruhunu. Kasaba halkı bu iki zıt insanın yan yana çalışmasını hayretle izliyordu.
Köprü bittiğinde sadece iki mahalle birleşmemişti. Açılış günü Kerem, Selim Efendi'nin koluna girdi:
— "Bak Selim Amca, köprü bitti. Artık karşıya geçebiliriz."
Selim Efendi, gözleri nemli bir şekilde köprüye baktı ve fısıldadı:
— "Biz bu köprüyü taştan önce kalbimizde kurduk be evlat. Karşı kıyı artık o kadar da uzak değil."
O günden sonra kasabalılar o köprüye başka bir isim verdiler. Tabelada ne yazarsa yazsın, herkes oraya "Gönül Köprüsü" diyordu. Çünkü biliyorlardı ki; sevgiyle atılmayan hiçbir temel, hırçın bir nehre karşı koyamazdı.
★
Gönül köprüleri, dünyayı daha yaşanılır kılan tek gerçektir. Bir gönle girmek, birinin hayatında ufacık da olsa olumlu bir iz bırakmak; aslında kendi ruhumuza giden yolu da aydınlatmaktır. Unutmamalıyız ki; yıkılan duvarların yerini alan her köprü, bizi daha büyük bir insanlık ailesine bağlar. Ancak sabır ve önyargısız bir yaklaşım ile gönül köprüsü kurulabileceği unutulmamalıdır...
