Modern dünya bizi sürekli "ayık" kalmaya zorluyor. Her an tetikte, her an planlı ve her an rasyonel olmak zorundayız. Oysa ruhun en çok ihtiyaç duyduğu şey, bazen bu sıkı denetimi bırakıp bir güzelliğin içinde kaybolmaktır. İşte Doğu’nun o zarif kelimesi sermest, tam da bu noktada devreye girer: Dünyanın gürültüsünü susturup kalbin sesini açmak.
Sermestlik, bazen bir gün batımından, bazen bir mısradan, bazen de bir insanın bakışından süzülen bir esriklik halidir. İnsan neden sermest olmak ister? Çünkü gerçek hayatın keskin köşeleri ruhu hırpalar. Sermest olan kişi ise o köşeleri yumuşatır; eşyanın ve maddenin ötesindeki o büyülü ritmi yakalar.
İnsanın kendini bilme yolculuğunda bu hal, bir "uyanış" olarak kabul edilir. İnsan, nefsinden ve hırslarından sıyrılıp ilahi bir aşkla dolduğunda, artık ayağı yere bassa da ruhu göklerdedir. Bu, bilincin kaybı değil, aksine bilincin en üst seviyeye ulaşıp "tek bir hakikate" odaklanmasıdır. Mevlana’nın semahı, bir neyzenin nefesi ya da bir hattatın kamışındaki o titreyiş; hepsi aslında aynı sermestliğin farklı dillerdeki tezahürüdür.
Gönlün Kanat Çırpışıdır Sermest
Sermest, telaffuz edildiğinde ruhun perdelerini aralayan bir kelimedir... Sermest; içinde bir ney sesi, bir kandilin titreyen ışığı ve geceye karışan bir gül kokusu taşır. O, sadece bir sarhoşluk değil, ruhun kendi kafesini kırıp sonsuzluğa doğru attığı o ilk, o en cesur adımdır.
Sermest olmak, bir güzelliğin önünde diz çökerken aslında göklere yükselmektir. Akıl, kıyıda durup dalgaları sayan bir fener bekçisiyse; sermestlik, o uçsuz bucaksız denize hiç düşünmeden atlamaktır. Orada ne hesap kalır, ne kitap. Sadece bir anın içinde gizlenen o muazzam genişlik vardır. Bir şairin mısrasında takılıp kalmak, bir ezginin en hüzünlü yerinde nefesini tutmak, dünyaya ait olan ne varsa hepsini bir kenara bırakıp sadece "O" olmak...
Hangi kadeh doldurabilir ki kalbin bu susuzluğunu?
Gerçek sermestlik, dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya süzülen bir nurdur. Gözlerin buğulanması, dünyanın o katı ve soğuk gerçekliğinin bir tül gibi incelmesidir. İnsan sermest olduğunda, rüzgarın fısıltısını bir beste gibi duyar, toprağın kokusunu bir mucize gibi koklar. Çünkü o an, görünenin ardındaki gizli nakış aşikâr olmuştur.
Bizler bu hayatın tozlu yollarında yürürken, bazen durup o görünmez kadehten bir yudum almalıyız. Yoksa günün yükü omuzlarımızı çökertir, kalbimiz nasır tutar. Oysa bir parça sermestlik, kurak bir toprağa düşen ilk yağmur damlası gibidir. Ruhu tazeler, bakışı berraklaştırır ve insana yeniden "yaşıyorum" dedirtir.
Bırakın aklın o gri duvarları bir anlığına yıkılsın. Bırakın gönül, kendi sarhoşluğunda kendi gerçeğini bulsun. Çünkü ancak dünya ile bağı kopacak kadar sermest olanlar, hakikatin o gizemli bahçesine girebilirler.
Bugün bizler, her şeyi kontrol etme arzusuyla o kadar doluyuz ki, bir manzaranın karşısında kendimizden geçmeyi "vakit kaybı" olarak görüyoruz. Oysa sermestlik, insanın kendine verebileceği en büyük hediyedir. Bir sanat eserine bakarken zamanı unutmak, bir dostla sohbet ederken mekanın sınırlarından çıkmak, aslında ruhun nefes alma biçimidir...
