Eskiler anlatır ya; bir zamanlar dağların eteklerinde, heybesini hiç yanından ayırmayan yaşlı bir bilge yaşarmış. Bu bilgenin heybesi dışarıdan bakınca çok ağır görünür, ama o sanki kuş gibi hafif yürür dert çekmezmiş.
Bir gün bir genç, bilgenin peşine düşmüş. Bakmış ki bilge yol boyunca yerden taşlar topluyor. Ama bir tuhaflık var: Bilge her taşı almıyor. Bazı taşlara uzun uzun bakıp gülümsüyor ve heybesine koyuyor; bazılarını ise eline alır almaz yüzünü buruşturup hızla uzağa fırlatıyor.
Genç dayanamayıp sormuş:
"Efendi, neden bazı taşları özenle saklıyor, bazılarını ise sanki elini yakmış gibi atıyorsun? Hepsi taş değil mi?"
Bilge durmuş, heybesinden parlayan, pürüzsüz ve avucuna tam oturan mavi bir taş çıkarmış:
"Bak evlat," demiş. "Bu taş huzurdur. Bana dere kenarındaki suyun sesini, gökyüzünün sakinliğini hatırlatır. Onu taşıdıkça içim ferahlar, yorgunluğum gider."
Sonra yerden sivri, kenarları keskin ve eli kanatan siyah bir kaya parçası göstermiş:
"Bu ise kederdir. Keskindir, can yakar. Eğer bunu heybeme koyarsam, her adımda sırtıma batar. Yol bitmez olur, dizlerim dermanını yitirir. İnsanlar genelde 'yolun kaderi budur' diyerek o sivri taşları da heybelerine doldururlar. Sonra da 'hayat neden bu kadar ağır?' diye sızlanırlar."
Bilge heybesini sırtına tekrar alırken gülümsemiş:
"Yol senin, heybe senin. Kimse sana zorla o sivri taşları taşıtamaz. Huzur vereni al, keder vereni yolun kenarında bırak. Yol ancak o zaman güzelleşir."
★
Hayatımızdaki insanlar, anılar ve alışkanlıklar o taşlar gibidir. Bazıları parlar ve bizi hafifletir, bazıları ise sadece yük olur.
