Kasabada, rüzgarın eksik olmadığı bir taş evde Süleyman Amca yaşardı. Süleyman, güneş doğmadan ahıra girer, parmakları soğuktan sızlasa da sütün her damlasını bir dua gibi sağardı. Onun elleri çatlaklarla doluydu; o eller sütü mayalar, yoğurt yapar, saatlerce yayık sallardı. Elde ettiği o mis gibi tereyağını ve süzme yoğurdunu her sabah kasaba pazarına indirirdi. Kendi sofrasında ise sadece ayranı ve kurumuş çökeleği olurdu; ama Süleyman Amca, her lokmada göğe bakıp "Bereket versin," derdi. Gözlerinde, dünyanın en zengin adamında bile olmayan bir duruluk vardı.
Kasabanın merkezindeki büyük konakta ise Haşim Bey ikamet ederdi. Süleyman’ın o taze tereyağını ve balın en hasını Haşim Bey alırdı. Kahvaltı masası o kadar doluydu ki, tabağındakini bitirmeden gözü bir sonrakine kayardı. Süt içerken bile suratı asıktı; ya sütün yağı az gelirdi ya da kaymağın kıvamı... Bin dönüm toprağı, ambarlar dolusu mahsulü vardı ama ruhu bir türlü doymuyordu. Çevresindekilere karşı kalbi fukara, isteklere karşı dili hep "daha fazlası" derdi.
İki Heybe, Bir Devran
Yıllar geçti; kasabanın o dik yamacındaki taş evde Süleyman Amca, aynı sükunetle yaşamaya devam etti. Yaşı ilerledikçe bedeni yorulsa da gönlü daha da genişledi. Köylüler, onun bir tas ayranını içmek ve o huzurlu yüzünü görmek için sıraya girerdi. Süleyman, "Azım var, huzurum var," der, elindeki çökeleği kuşlarla paylaşırdı.
Konakta ise işler tersine dönmeye başlamıştı. Haşim Bey, daha fazla kazanmak için girdiği büyük riskler ve doymak bilmeyen hırsı yüzünden her şeyini birer birer kaybetmeye başladı. Önce ambarları boşaldı, sonra toprakları elinden gitti. En sonunda o görkemli konağın kapısına kilit vuruldu. Gözü aç, gönlü fukara olduğu için, iyi gününde çevresinde olan hiç kimse kötü gününde elinden tutmadı.
Sokaktaki Gölgeler
Kışın en sert geçtiği günlerden biriydi. Haşim Bey, üzerinde eski bir paltoyla, bir zamanlar sahibi olduğu sokaklarda bir parça ekmek umuduyla dolaşıyordu. Soğuktan titrerken, yolu Süleyman Amca’nın taş evine düştü. Artık ne sütün kaymağını sorabiliyordu ne de balın kalitesini... Sadece donmamak için bir sığınak arıyordu.
Süleyman Amca kapıyı açtı. Karşısında perişan halde, her şeyini kaybetmiş o eski mağrur adamı gördü. Hiç tereddüt etmeden onu içeri buyur etti.
O gece odada garip bir manzara vardı:
Süleyman Amca, sobasının başında, elindeki bir bardak sıcak ayranla tam bir teslimiyet ve huzur içinde oturuyordu. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu çünkü hiçbir şeye tamah etmemişti.
Haşim Bey ise köşede, sığındığı o derme çatma evin sıcaklığında bile içindeki boşluğu dolduramıyordu. Sokakta kalmış olmanın verdiği eziklik ve kaçırdığı fırsatların pişmanlığıyla kavruluyordu.
Nihayetinde
Süleyman Amca, Haşim’in önüne bir parça kuru çökelek koydu ve dedi ki: "Vaktiyle sütün kaymağına doyamazdın Haşim Bey, bak şimdi bir yudum ayran hayat veriyor."
Haşim Bey gözyaşları içinde başını öne eğdi. Sokakta yaşamanın getirdiği o ağır yükle, borçlu ve suçlu hissettiği koca bir ömrün muhasebesini yapıyordu. Süleyman ise alacaklı olduğu bu dünyadan, içindeki o nurlu huzurla, vaktini bekleyerek göğe bakıyordu.
Biri her şeyini kaybetmiş olarak sokakların soğuğuna mahkum olmuştu, diğeri ise hiçbir şeye sahip değilken dünyanın en zengin huzuruna erişmişti. Son durak toprak olsa da, o durağa kadar olan yol ikisi için artık bambaşkaydı.
