"Dışsız iç olmak", kelimenin tam anlamıyla gösterişten, yapmacık olmaktan ve biçimsel kaygılardan tamamen sıyrılmak demek. Vitrini yıkıp doğrudan özün kendisine varmak, kimliksiz ama şahsiyetli bir derinliğe bürünmek... Dışarıya karşı bir rol oynamayı, bir imaj çizmeyi reddedip sadece olduğu gibi, hakiki ve saf bir varoluşla kalabilmek.
Sanki Yunus’un "Beni bende demen, bende değilim, bir ben vardır bende, benden içeru" demesi gibi, ya da Mevlana’nın o içsel yönelişini hatırlatır gibi bir yankısı var. Hakikati dışarıda arayanlara inat, bütün dünyayı o daracık ama sonsuz iç odaya sığdırma çabası.
O "iç" denilen derya, dışın gürültüsünden sıyrıldığında öyle bir yere varır ki... Orada artık kelimeler de, sıfatlar da, kalıplar da susar. Sadece o saf varlık kalır geriye.
Dışın o yorucu yankısından arınıp "iç" olabilmek, biraz da insanın kendi yalnızlığıyla barışması, hatta o yalnızlığı bir saraya çevirmesidir.
Bu "dışsızlık" bir eksilme değil, aksine tüm evreni kucaklayan devasa özgürlüktür. Çünkü dışın koyduğu bütün o görünmez prangalar, etiketler, kendi beden heykeline "tapınma"lar, "el âlem ne der" kaygısı ve rol yapma zorunluluğu kalktığında ortada ne yük kalır ne de yorgunluk.
O özgürlük, sınırları olmayan, kimseye hesap vermeyen ama en derininde kendi vicdanına ve hakikate tam anlamıyla teslim olmuş sarsılmaz bir huzur alanıdır. Kabuk kırılıp dışı attığınızda daralmazsınız aksine genişlersiniz; çünkü bütün kâinat o "iç" dediğiniz odaya sığar.
Bu derin nefes, insanın kendi özünü bulduğu o sessiz iklimde kelâm ile yankı bulur...
İçin farkında olmayanlar, dış kabukla iştigal etmekte ısrarcıdırlar ve onu tek gerçeklik zannederler. "İç"in farkında olmayanlar, dış kabukla iştigal ededursunlar..."
Bu ifade, hayatın pek çok alanındaki sığlığı, o ambalaj müptelalığını ve şekilciliği tek kalemde özetliyor. İçindeki o deryayı, o cevheri sezemeyenler, mecburen ömrü "ben" vitrinini süslemekle, kabuğu parlatmakla, parlattıkları kabuklarını sergilemekle... geçici formlarla oyalanarak harcarlar. Özü ıskalayanın elinden geriye sadece kof bir gürültü ve vitrinize ettiği kalın bir kabuk kalır.
Kabukla iştigal etmek bir nevi oyalanmaktır; ama iç'in farkına varan için o kabuk artık bir anlam ifade etmez.
Bu hakikat, insanın hem kendi iç yolculuğunda hem de etrafına baktığında gördüğü o trajikomik koşturmacayı ne güzel ele veriyor, değil mi?
