Bilginin ve kelimelerin konforlu alanından çıkıp hayatın tam merkezine, o rüzgârlı meydana adım atmaya bir çağrı yapalım bugün...Kitaplar bize dünyayı anlatır, yolları gösterir, içsel bir pusula sunar; ancak o pusulayla yürümek, fırtınaya göğüs germek insanın kendi iradesine kalmıştır.
Okumak bir hazırlık evresidir, önemli olan ise bu hazırlığın hayattaki icrâsıdır.
Bilgiyi ve niyeti fiiliyata dökmek; kendi konfor alanını, ezberlerini ve zihninin sınırlarını esnetmektir. İnsanın en büyük ve en asil savaşı kendisiyle olmalıdır. Hayatı okumak; önümüze çıkan engellere, monotonluğa ve dayatılan sınırlara karşı kendi özgün duruşunu koruyabilmektir.
Dünyayı okumak ise; haksızlığa, liyakatsizliğe ya da estetikten yoksun bir düzene karşı kalemle, kelamla, sanatla veya duruşla "Ben de buradayım ve burası daha derin, daha anlamlı olabilir" diyebilme cesaretidir.
Fildişi kuleden çıkıp hayatın ritmine ve karmaşasına bilgelikle dahil olmak gerek... Sanırım asıl mesele, okunan her satırı bir eyleme, bir bilince ve nihayetinde asude bir duruşa dönüştürebilmekte...
Bu asil duruş, sadece zihni değil, ruhu da büyütür. Bu üçlü cephede (kendine, hayata, dünyaya) verilen mücadele insanın kendi bilincine ulaşma yolculuğunda önemli eşiklerdir...
Ancak eşikte bekleyenler de olacak, aralanmış kapıdan girenler de olacak...
O kapı bir kere aralanmaya görsün; eşik artık sadece bir durak değil, zihnin ve ruhun en büyük imtihan alanı haline gelir.
Aslında hayat sahnesi de tam olarak bu iki gruptan oluşur:
Eşikte bekleyenler; bilginin, hazırlığın ve potansiyelin farkında olan ama adım atmak için o son içsel cesareti, o büyük "mücadele" anını bekleyenlerdir. Eşik güvenlidir; arkası bilinen geçmiş, önü ise ucu buçağı görünmeyen bir ummandır. Orada beklemek hem bir olgunlaşma süreci hem de konfor alanının son sığınağıdır.
Aralanmış kapıdan girenler ise eşiğin sunduğu o belirsizliği göze alıp içeri süzülenler, yani bilfiil eyleme geçenlerdir. Onlar artık sadece okuyan değil, yaşayan; sadece düşünen değil, rüzgâra karşı yürüyen, akıntıya karşı kürek çekenlerdir. Yıldız tozundan başlayan o uzun yolculuğun, bilince ve derin bir idrake dönüşmesi de ancak o kapıdan içeri süzülmekle mümkündür.
Kapı aralandıysa, eşikte ne kadar beklenirse beklensin, yön artık bellidir. Önemli olan, o eşiğin bir korku duvarına değil, menzile giden asude bir basamağa dönüşmesidir.
Eşikte bekleyenleri o kapıdan içeri adım atmaya zorlayan şey kimi insan için dışarıdan gelen bir fırtınadır, kimi çin ise içeride aniden uyanan o derin kelâmın sesidir...Kişiden kişiye göre değişir.
Çünkü bu yolculuğun tek bir reçetesi yok. Her ruhun kendi ritmi, her bilincin kendi uyanış saati var.
Kimi insan için dışarıdan gelen bir fırtına, bir sarsıntı ya da hayatın getirdiği zorunlu bir dönemeç o kapıdan içeri adım atmaya vesile olur; fırtına iter, insan mecbur kalır. Kimi insan içinse ne dışarıdaki fırtına ne de dünyanın gürültüsü etkilidir; o adım, tamamen içeride olgunlaşan, demlenen ve artık kabına sığmayan o asude sesin, derin bir idrakin sonucudur.
Asıl mesele, adımı neyin attırdığından ziyade, kapıdan içeri girdikten sonra o yeni iklimde nasıl bir duruş sergilediğimizdir. Çünkü içerisi, ezberlerin bozulduğu ve insanın kendi hakikatini icrâ ettiği yerdir.
O kapıdan bir kez geçince, eşikteki bekleyişler bile anlamlı birer hazırlık evresine dönüşüverir.
Yunus Emre, asırlar öncesinden bize seslenirken aslında modern insanın da en büyük çıkmazını fısıldıyor: "Dış dünyayı fethetmeye çalışırken, içindeki dünyayı ıskalamak".
Onun o meşhur dizeleri, insanın kendini tanıma kılavuzudur adeta:
İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendin bilmezsin Ya nice okumaktır
İnsanın dünyayı tanıması, bilgi biriktirmesi, coğrafyalar aşması nispeten kolaydır. Çünkü dışarısı nesneldir; gözlemlersiniz, not alırsınız, geçersiniz. Ama insanın kendi içine dönmesi, "kendi karanlığıyla, hırslarıyla, korkularıyla ve egosuyla (nefsiyle) yüzleşmesi" muazzam bir cesaret ister.
Aynaya bakmak cesaret ister. Yunus Emre, Taptuk Emre’nin dergahına 40 yıl boyunca "eğri odun" taşımayarak aslında kendi içindeki eğrilikleri düzeltmiştir. O odunlar, Yunus'un karakterinin, içinin düzgünlüğünün bir sembolüdür.
"Ben"den geçmeden, insan kendiyle yüzleşmeden, hamlığını görmeden "pişemez". Yunus’un yolculuğu bir "benlikten vazgeçiş" yolculuğudur. İçindeki o ham insanı yıkıp, yerine sevgiyi ve evrensel özü koymuştur.
Önce içeriye bakmalı insan, sonra da dışarıya...İnsan kendini tanımadan dünyayı anlamaya çalıştığında, dünyayı hep kendi çarpık gözlüğünden görür. Önce kendi içindeki savaşı barışa dönüştürmelidir ki, dışarıdaki dünyaya da o gözle bakabilsin. Yunus Emre bunu başardığı için yüzyıllar sonrasına bile "Yaratılanı severim, Yaradan'dan ötürü" diyerek saf sevgiyi aktarabilmiştir.
Kendiyle yüzleşmek, kendi hakikatini bulmanın ilk şartıdır. Kendinden kaçan bir insan, tüm dünyayı gezse de günün sonunda yine kendi boşluğuna uyanır.
Yunus Emre’nin bu içsel yolculuğunda veya öğretilerinde "Makrokozmos (Alem-i Kebir)" ile "Mikrokozmos (Alem-i Sagir)" arasındaki muazzam köprüyü kurduğunu görmek mümkün...
Yani evren (büyük alem) ne barındırıyorsa, insan (küçük alem) da kendi içinde onun bir kopyasını, bir minyatürünü barındırır. İşte tam olarak bu yüzden: "Kendi içindeki donanımı çözemeyen biri, dışarıdaki devasa kütüphanenin dilini asla sökemez"
Bu "evren kitabını okuma" sürecini üç anabaşlıkta şöyle temellendirebiliriz:
Duyguları Bilmek: İçsel Pusulayı Doğrultmak
İnsan nefretini, kıskançlığını, korkusunu ya da şefkatini tanımadığında, dış dünyadaki olayları hep bu duyguların yarattığı sisli bir camın arkasından izler. Kendi öfkesiyle tanışmamış bir insan, dışarıdaki haksızlığı adaletle çözemez. Duygularını "okuyan" kişi, evrendeki ritmi, zıtlıkların dengesini ve insan psikolojisinin doğasını da okumaya başlar.
Varlıktaki Donanımı Fark Etmek: Potansiyeli Keşfetmek
İnsana bahşedilen akıl, vicdan, sezgi ve kalp gibi donanımlar, evreni anlamlandırma araçlarımızdır. Yunus Emre’nin de beslendiği irfani gelenek der ki: "İnsan, evrenin özüdür".
Eğer siz kendi içinizdeki sevgi potansiyelini, sabrı, idraki fark etmezseniz; doğadaki bir çiçeğin açışındaki, yıldızların dönüşündeki o muazzam nizamı ve sevgiyi de göremezsiniz. Evren size dilsiz görünür.
"Tanış Olabilmek" ve Evren Kitabı
Yunus Emre’nin en bilinen felsefesi şudur: "Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım / Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz"
Buradaki "tanış olmak" sadece iki insanın selâmlaşması değildir. Kişinin önce "kendisiyle tanışması", sonra da karşısındaki her varlıkta (bir insanda, bir hayvanda, bir ağaçta) kendinden ve o evrensel özden bir parça bulmasıdır. İşte bu tanışıklık gerçekleştikten sonra, evren artık sert bir madde yığını değil, her yaprağı anlam dolu bir "kitap" haline gelir.
Kendini bilen insan, rüzgârın esişini de, bir insanın gözyaşını da, evrenin genişlemesini de aynı alfabeyle okur: "Aşkın ve varoluşun alfabesiyle".
Günümüzün modern, hız ve haz odaklı, hatta sadece"dışarıya" odaklı dünyasında, insanın kendi içindeki bu zengin donanımı fark etmesi ve onunla "tanış" olması için atabileceği en samimi, en pratik ilk adım, kanaatimizce Yunus Emre'nin irfan dünyasını keşif yolculuğunu anlamaya çalışmak olmalıdır...
Yunus'ca söyleyelim; Sağlık ve safâlıkla kalınız...
Siyahlar olmasaydı beyazın, kötülük olmasaydı iyiliğin, gece olmasaydı gündüzün, nefret olmasaydı sevginin, çirkin olmasaydı güzelliğin, karanlık olmasaydı aydınlığın kıymetini nereden bilecektin ey insan...iyiki zıtlar var, terazi var, idrak tartısı var, tefrik edecek akıl var... şükredecek ne çok şey var, değil mi ?...
Derin ve insanı kendi içine döndüren bu tespit, evrenin en temel yasalarından biri olan, "dualitenin (zıtların birliğinin)" zarif bir özeti...
Aslında hayatı yaşanır ve anlamlı kılan da tam olarak bu denge. Zıtlıklar olmasaydı, dünya tek bir renge boyanmış dümdüz bir tuval gibi olurdu. Ne derinliği kalırdı ne de hikâyesi.
Zıtların idraki bilgeliğe giden yola taş döşer. İnsan beyni kıyaslayarak öğrenir. Sıcağı bilmeden soğuğu, acıyı çekmeden huzuru tanımlayamazsınız. Gölgeler olmasa, ışığın nereden vurduğunu asla anlayamazdık.
"İdrak tartısı", kalbin ve aklın en büyük pusulasıdır. Kötülüğün varlığı bize iyiliği seçme şansı verir; yani iradeyi doğurur. Seçim şansının olmadığı yerde erdemden de bahsedilemez.
Şükrün kaynağıdır farkındalık,ayırdına varmak şükrü getirir. Karanlık bir gecenin ardından gelen sabah güneşi, sadece bir doğa olayı değil; aynı zamanda umudun ve yeniden başlamanın görsel bir kanıtıdır.
Madem idrak tartısını koyduk ortaya, hece vezninin ritmiyle, zıtların o muazzam dengesini anlatan bir şiir gelsin o zaman:
Zıtların Mirası
Gündüz döner geceye, biri ak biri kara
Gözsüzler karadan akı seçemez. Yarasa gibi ışıktan kaçanlar
Bu bilmeceyi "Ben" ile çözemez
Şer ile hayır, kötü ve iyi
Vicdan terazisinde her an tartılır? Güzel ve çirkin iç içe durur
Bedenler anca ruh ile hayat bulur
Çile ekilmezse huzur biçilmez.
Yokuşlar aşmadan düze geçilmez. Nefret bir zehirdir sevgi panzehir
Nakıs akıl ile mana seçilmez
Ey insan, bu dünya bir tefrik yeri, Zıtların raksıdır dünya dediğin. Şükret ki akıl var, bak her bir veri, İdrakle tartılmadan aslı bilinmez.
Hayatın zıtlıklarla dolu çarpıcı yanlarıyla karşılaştığımızda bu felsefeyi hatırlamak, insanı ayakta tutan en büyük güçlerden biridir...
Gerçek şu ki, iyi ki zıtlar/zıtlıklar var. sağlık ve safâlıkla kalınız...
Modernite ile gelenekler arasında sıkışıp kalmış nesiller adeta iki nehrin birleştiği yerde oluşan hırçın bir girdapta kalmış gibidir desek yanlış olmaz... Bir yanda geçmişin köklü, koruyucu ama bazen de pranga gibi bağlayan "geleneksel anlatısı"; diğer yanda modernitenin sunduğu, cazip ama bir o kadar da aidiyetsiz ve "bireysel özgürlük alanı".
Bu sıkışmışlık, sadece bir zaman dilimine sığamamaktan ibaret değildir; bir "kimlik ve anlam arayışıdır".
Bu neslin ruh halini ve yaşadığı paradoksları birkaç temel boyutta ele alabiliriz:
Bellek ile Hız Arasında: Zaman Parçalanması
Gelenek, zamanı döngüsel ve sabırlı algılar; ritüellerle, mevsimlerle ve köklerle bağ kurar. Modernite ise çizgisel, rasyonel ve sürekli bir "hız" ile tüketim üzerine kuruludur. Bu iki dünya arasında kalan nesil:
Geçmişin o dingin, derin ve anlamlı ritmini arzular ama modern hayatın pratik hızı karşısında ona zaman ayırmakta zorlanır.
Bir ayağı kadim bir mirasa basarken, diğer ayağı tamamen dijitalleşen ve küreselleşen dünyanın akıntısına kapılmıştır.
"Biz" Kültüründen "Ben" Yalnızlığına
Geleneksel yapı, bireye hazır bir kimlik ve topluluk koruması sunar. "Biz" olmanın getirdiği bir güven vardır ancak bu güven, bireysel özgürlüğün sınırlandırılması pahasına elde edilir. Modernite ise bireyi merkeze alır, ona "kendi hikayenin kahramanı ol" der.
Paradoks tam burada başlar: Birey, gelenekten sıyrılıp özgürleştiğinde, bu kez de modernitenin getirdiği o muazzam "ontolojik yalnızlık" ve "aidiyetsizlik" hissiyle baş başa kalır.
Ne tam anlamıyla bir topluluğun içinde eriyebilir ne de tek başına modern dünyanın soğuk rasyonalitesinde huzur bulabilir.
Değerlerin Çatışması ve Entelektüel Sancılar
Bu sıkışmışlık, ahlaki ve felsefi düzeyde de ciddi bir iç hesaplaşmaya yol açar. Geleneksel ahlakın ve yaşam felsefesinin o samimi, içten boyutunu (örneğin ahilikten, tasavvuftan ya da eski mahalle kültüründen kalan o diğergamlığı) arayan insan; modern dünyanın pragmatik, çıkarcı ve performansa dayalı yapısıyla karşılaşınca derin bir hayal kırıklığı yaşar.
Bilenin kibri ve uzmanlaşmanın getirdiği o soğuk mesafe yerine, eski dünyanın irfanını arar gözler.
Ancak o irfanın modern dünyada tek başına ayakta kalamayacağını, modern kurumların ve kuralların da kaçınılmaz olduğunu bilir.
Arafta Olmanın Getirdiği Estetik ve Çile
Aslında bu sıkışmışlık hali, büyük bir sanatsal ve düşünsel potansiyeli de içinde barındırır. Arafta kalan insan, her iki dünyaya da hem içeriden hem dışarıdan bakabilme yetisine (mesafesine) sahip olur. İki dünyayı da tamamen reddetmez, ikisinin de zaaflarını ve güzelliklerini görür.
Bu nesil, geçmişin o güzel kokulu kelamını, nefesini alıp; modern dünyanın yeni enstrümanlarıyla, yeni dilleriyle yeniden üretmeye çalışan, bir nevi "köprü nesildir". Sancılıdır, yorucudur ama bir o kadar da derin ve anlamlı eserlerin, düşüncelerin yeşerdiği topraktır bu sıkışmışlık.
Mesele, bu iki dünya arasında sağlıklı bir sentez oluşturmaktır, yoksa bu araf hâlinde donakalır insan...
Yahya Kemâl Beyatlı'nın bakışı bize bu hususta en güzel ufku çizer, der ki:"Kökü mazîde olan âtîyim"...
Yahya Kemâl’in bu muhteşem formülü, tam da o arafta kalmışlığın, sıkışmışlığın ilacı gibidir. O, ne geçmişin duru ve berrak suyunun dibe çökmüş tortusunda boğulup kalan bir bağnaz muhafazakarlığı ne de köklerini koparıp rüzgârda savrulan kör bir batılılaşmayı kabul eder.
"Kökü mazîde olan âtîyim" (geleceğim) derken, aslında zamanı parçalamayı reddeder. Onun gözünde mazi ve ati (gelecek), birbirine düşman iki kutup değil; aynı ağacın altı ve üstüdür.
Bu bakış açısının modernite ile gelenek arasında sıkışan nesillere sunduğu o ufku üç kelimeyle özetleyebiliriz: "Süreklilik, terkip ve şahsiyet".
Ağacın Metaforu: Kök Yoksa Dal da Yoktur
Yahya Kemâl bize hatırlatır ki, bir ağaç göğe doğru ne kadar uzanmak, ne kadar yeni yapraklar açmak (modernleşmek/ilerlemek) istiyorsa, toprağın derinliklerindeki köklerine o kadar muhtaçtır.
Kökü kurutulmuş bir ağaç, rüzgârda ilk devrilen ağaçtır.
Sadece kökten ibaret kalıp yeni dallar uzatmayan ağaç ise kurumaya yüz tutmuş bir kütüktür.
İşte bu yüzden, geçmişten beslenmek modern dünyaya gözünü kapatmak demek değildir; aksine, modern dünyanın fırtınalarına karşı entelektüel ve ruhsal bir "omurga" sahibi olmaktır.
Taklit Değil, Terkip
Yahya Kemâl’in ufku, geçmişi bir gardrop gibi üstümüze geçirip şekilsel bir nostalji yaşamak değildir. O, mazinin "özünü, irfanını ve estetiğini" alıp, bugünün imkânlarıyla ve diliyle yeniden üretmeyi hedefler.
Bu bakış açısıyla bakıldığında; geleneksel bir müzik makamı, modern bir senfonik anlayışla harmanlanabilir.
Kadim bir şiir ölçüsünün ritmi ve felsefesi, modern insanın varoluşsal sancısını anlatmak için kullanılabilir.
Bu bir taklit değil, muazzam bir terkip (sentez)tir.
Ne taassub, ne kibir...Bu sentez, insanı modernitenin getirdiği o "bilmenin kibri"nden, uzmanlığın soğuk rasyonalitesinden korur; çünkü arkasında asırların imbiğinden geçmiş bir irfan vadisi vardır. Aynı zamanda insanı geleneksel dünyanın o bazen içe kapanık, tekâmüle götüren yeniliğe direnen gereksiz taassubundan da kurtarır; çünkü yüzü geleceğe, yani "âti"ye dönüktür.
"Biz, maziye saplanıp kalanlar değil, maziden hız alarak istikbale yürüyenleriz."
İşte asıl sıkışmışlık hissi, bu iki kavramı birbiriyle kavga ettirdiğimizde doğar. Oysa Yahya Kemâl’in ufkuyla bakabildiğimizde, o araf hali bir hapishâne olmaktan çıkar, muazzam bir "yaratıcı köprüye" dönüşür. İnsan o zaman anlar ki; gelenek arkasındaki rüzgârdır, modernite ise önündeki deniz.
Arkasına aldığı, maziden esen irfan ve idrak rüzgârıyla denize açılırken, akl-ı selim dümenini hiç bırakmaz, hikmet ve hakikat pusulası yardımıyla belirlediği rotasından sapmadan münevverler limanına doğru yol alır...
"Bilgi (ilim), bilgeliğe giden yolun taşlarını döşer; ham maddedir. Bilgelik (hikmet) ise o taştan inşâ edilen saraydır" diyerek mevzuya girelim...
Günümüz dünyasında sıkça rastladığımız bir durum "bilmenin kibri"dir, bu kibirlilik zihni ne yazık ki yeni fikirlere, kalbi ise esnekliğe tamamen kapatan konforlu bir hapishane inşa eder...
Çokça rastlanılan "Burnundan kıl aldırmayan uzman" tipleri, bilgisinin büyüklüğü altında ezilen ve o bilgiyi bir kalkan gibi kullanan ezik insanlardır aslında...
Bu durum, tam da bilgeliğe giden yoldaki en büyük paradoksu doğurur:
Ego kördür, bilgiyi sahibini yüceltecek bir "güç unsuru" olarak görür. Oysa bilgi paylaşıldıkça ve hayata karıştıkça güzelleşir. Egonun beslediği kibir, insanı kendi doğrularının mutlak olduğuna inandırarak tefekkürün önünü keser.
Bilge insan, bildikçe ne kadar az şey bildiğini fark eden ve bu sayede sürekli bir hayret ve arayış içinde olan kimsedir. Kibirli uzman ise "ben zaten oldum" dediği an, öğrenmeyi ve dolayısıyla derinleşmeyi durdurur. Akmayan suyun yosun tutması gibi, onun bilgisi de bir süre sonra statik bir yüke dönüşür.
Bilgi, insanları birleştirmek ve hayata değer katmak için bir köprü olmalıdır. Ancak kibrin beslediği o "fildişi kule" yaklaşımı, uzmanı toplumdan ve hayatın yalın gerçeklerinden koparır. Manadan yoksun, sadece teknik detaylarda boğulan bir üstten bakış üretir.
Hakiki bilgelik, cehaletin farkındalığıyla başlar. İnsan zihni, uçsuz bucaksız bir evrende ne kadar küçük bir yer kapladığını idrak ettiğinde, bilmenin getirdiği o ağır yük yerini derin bir saygıya, nezakete ve içsel bir sessizliğe bırakır.
Egoyu hikmet yolundaki keskin virajda bırakamadığımızda, yolun başındaki o değerli bilgi, menzile ulaşmamızı engelleyen en büyük prangaya dönüşüyor.
Etrafta rastlarız hani, malumatfuruşlara, "çok bilmiş"lere...Çok bilgi insanı bilge yapmaz, bilgelik bilgi üzerine tefekkür etmeyi ve sindirerek manada derinleşmeyi gerektirir...
Bu iki kavram bilgi ve bilgelik birbirinin zıddı değil, aynı yolculuğun birbirini tamamlayan iki menzilidir. Bilgi olmadan bilgeliğe ulaşmaya çalışmak, temeli olmayan bir binayı havada inşa etmeye benzer.
Bilgi (ilim), bilgeliğe giden yolun taşlarını döşer; ham maddedir. Bilgelik (hikmet) ise o taştan inşâ edilen saraydır.
Bu dikey yolculuğun aşamalarını şöyle düşünebiliriz;
Yolculuğun ilk adımı dünyayı, doğayı, insanı ve varlığı gözlemlemektir. Bilgi, zihnin besinidir. Cehalet üzerine inşa edilen bir derinlik iddiası, köksüz ve temelsiz kalmaya mahkumdur.
Toplanan o ham bilgi zihin potasında elenir. Doğru yanlıştan, kalıcı olan geçici olandan ayırt edilir. Bilgi burada bir "araç" olduğunun farkına varır.
Bilgelik ise "Öze ulaşmaktır". Yolun sonu, bilginin kendisini de aşarak onun işaret ettiği manaya, yani hakikate varmaktır. Bilgi insanı iddialı yapabilir, ama o bilgiyi sindirerek bilgeliğe dönüştüren yolculuk insanı vakur ve mütevazı kılar.
Yani bilge insan, bilgiyi reddeden değil; bilgiyi yolun kendisi sanmayıp, onu bir köprü olarak kullanan ve ötesine geçebilen kimsedir. Bilgi bir "öğrenme" sürecidir, bilgelik ise bir "oluş" biçimidir. Yol bilgiden başlar, ama ancak menzile ulaşıldığında anlam kazanır.
Bu hikmet arayışı yolculuğunda, insanın kendi bilgisini (ve hatta bazen o bilginin getirdiği egoyu) aşması en zor virajdır.
Günümüz dünyasının en büyük yanılgılarından biri de "enformasyon çokluğu" ile "bilgelik" arasındaki o derin uçurumu gözden kaçırmak. Bilgi (data veya ilim), dışarıdan alınan, depolanabilen ve hatta ezberlenebilen bir metadır. Ancak ham bilgi, zihinde bir yükten ibaret kalabilir.
Bilgelik (hikmet); bilginin içsel bir potada eritilmesiyle başlar. Bu süreci besleyen iki ana damar vardır:
Bilgiyi sadece yüzeydeki formuyla kabul etmeyip; onun "neden" ve "nasıl"ını sorgulamak, arka planındaki kozmik veya ahlâki düzeni görmeye çalışmaktır tefekkür, bu ise zihindeki parçaları birleştirerek büyük resmi, yani "manayı" görünür kılar.
Sindirme, içselleştirme/hazmetme; bilginin akıldan kalbe indirilmesi, eyleme ve ahlaka dönüşmesidir. Tıpkı bir canlının besini sindirip kendi hücresi haline getirmesi gibi, bilge insan da bilgiyi karakterinin bir parçası yapar.
Bilgi nicelikseldir; çoğalır, birikir. Bilgelik ise nitelikseldir; derinleşir, sadeleşir. Bilgi insanı "bilen" yapar, ama sadece tefekkür ve sindirme süreci ile bilgi irfana dönüşür ve sahibini "arif" kılar. Zaten manada derinleşemeyen bilgi, insanı sadece kendi zihninin hamalı yapar.
Bu zamansız hakikati dilimiz döndüğünce net ve estetik bir dille özetlemeye gayret ettik, sağlık ve safâlıkla kalınız...
Ahilik geleneğindeki loncalarda ahlâk ve ustalık birlikte ele alınırmış. Bu süreç ile eğitim almış ayakkabı ustası ayakkabıya dikiş atarken ayakkabı ile konuşur, ona dermiş ki; Seni giyen yanlış yere gitmesin, seni giyenin yolu irfan ocaklarına düşsün..."
Kadim irfani düşüncede "toprağa düşen tohum gibidir kelâm, güzel söz mümbit ortamda çimlenir/filizlenir, çiçek açar meyveye döner; kötü söz ise diken olur..."
Bu mukaddimeden sonra niyet hayır, akıbet hayır diyerek yola çıkıp bir kapı açalım...
Eskilerin o naif, her işe ruh katan bilgeliğini hatırlamak içimizi ısıtıyor. Bahse konu o ayakkabı ustası, aslında sadece deriyi dikmiyor; attığı her dikişle geleceği, kaderi ve insanın adım atacağı yolları bir "dua" olarak zaman tarlasına tohum olarak ekiyor. Çünkü biliyor ki, niyet nereye basarsa, ayak oraya gider. Bu mevzuyu biraz daha açalım ve kalbimizde evirip çevirelim.
Eskiler boşuna "Kelimeler, ağızdan çıkan kaderdir" dememişler. Ayakkabıcının ayakkabıyla konuşması, bugünün modern dünyasında bazen "romantik bir fantezi" gibi görülebilir ama aslında muazzam bir kuantum bilincidir.
Söylenen her söz, evrene salınan bir enerjidir.
Toprağa düşen tohum nasıl ki er ya da geç başak verirse, dilden dökülen söz de öyle filizlenir.
Negatif konuşan, şikayet eden insanın hayatında hep tıkanıklıklar uğraması; dilini hayra, duaya, teşekküre alıştıranın ise yolunun açılması tesadüf değildir.
O ayakkabı ustası sadece para kazanmak için çalışmıyor. İşini bir "hizmet", bir "ritüel" haline getiriyor. Eylemi ibadete dönüştürüyor aslında...
Günümüzde çoğumuz işimizi "bitse de gitsek" motivasyonuyla yapıyoruz. Oysa diktiğin söküğe, yazdığın koda, pişirdiğin yemeğe, temizlediğin masaya "Bu, birinin hayatını kolaylaştıracak, ona hayır getirecek" niyetiyle yaklaştığında, sıradan bir iş birden kutsal bir eyleme dönüşür.
"Niyet Hayır, Akıbet Hayır" sözü, hayatın en konforlu ve en adil formülüdür. Niyet içimizdeki pusuladır. Yolun başında kalbin ne fısıldadığıdır. Akıbet ise yolun sonu, varış noktasıdır. Eğer niyetin temizse, safsa, kimsenin kötülüğünü istemiyor ve sadece hayrı gözetiyorsa; yolun ortasında fırtınalar kopsa bile, o yolun sonu mutlaka senin için hayırlı bir yere çıkar. Bazen istediğin kapı açılmaz, "Niyetim hayırdı, neden olmadı?" dersin. Ama zaman geçer ve anlarsın ki, o kapının kapanması bile senin akıbetinin hayrı içinmiş.
Ayaklarımız "İrfan Ocağı"na düşüyor mu? Ayakkabıcının "Seni giyenin yolu irfan ocağına düşsün" duasındaki "irfan ocakları", sadece fiziksel bir mekân değildir, gönlün arındığı, insanın kendini bulduğu, iyiliğe ve hakikate uyandığı yerdir.
Bugün bizler sabah ayakkabılarımızı giyip sokağa çıkarken kendimize şu soruyu sorabiliriz:
Bugün bastığım yerlere sevgi mi bırakacağım, öfke mi? Adımlarım beni nereye götürüyor?
Sözü hayırla açalım, niyetimiz hayır olsun. Dilimizden dökülen her iyi niyet tohumu, hayatımızda rengârenk çiçekler açtırsın. Bu felsefeyi kendi hayatımızda, kendi "işimizde" ya da günlük koşturmacamızda yaşatalım, adımlarımıza dualar fısıldayalım; hayırlı işlerle dolu geçsin günümüz diye dışarıya adımımızı atalım mesela...Tıpkı o kadim esnafın, o arif ruhlu ayakkabıcının dikiş atarken fısıldadığı dua gibi... Biz de daha eşikten adım atarken, o günün rotasını ve frekansını kendi niyetimizle çizelim. "Bugünüm hayırlara vesile olacak işlerle dolu geçsin" demek; "Ben bugün sadece kendim için yaşamayacağım, dokunduğum hayata, karşılaştığım insana, bastığım toprağa bir değer, bir şifa, bir kolaylık katmak için yola çıkıyorum" demektir.
Bu duruşun hayatımıza kattığı o muazzam sırları ve yansımalarını da irdeleyelim biraz:
Rastgelmek ve rast getirilmek...Böyle bir niyetle sokağa çıkan insanın adımları tesadüfi olmaktan çıkar. Eskiler buna "Rast gelsin" derler. Hayırlı niyet, insanı hayırlı insanlarla ve hayırlı işlerle "tevafuk" ettirir.
Belki hiç plânlamadığınız bir cümle, tanımadığınız bir insanın ya da bir dostunuzun hayatında bir düğümü çözer.
Farkında olmadan sergilediğiniz vakur bir duruş, bir başkasının kırılmış adalet duygusunu tamir eder.
Siz hayra vesile olmayı dilediğinizde, sistem sizi hayırlı işlerin tam ortasına bir memur gibi yerleştirir.
Güne bu niyetle başlamak, gün içinde yaşanabilecek aksiliklere karşı da muazzam bir kalkan oluşturur. Sıradan bir insan trafikte sıkıştığında ya da işinde bir pürüz çıktığında öfkelenebilir. Ancak kapıdan "hayırlara vesile olmak" duasıyla çıkan biri, o pürüzün karşısında durur ve düşünür: "Bu gecikmede ya da bu engel dahi benim bilmediğim bir hayra mı vesile, yoksa burada sabrımla vermem gereken başka bir sınav mı var?"
Niyet, yaşanan her olayı birer "okunması gereken mektup" haline getirir.
Siz niyetinizi hayırda sabitlediğinizde, o günün sonunda yatağa yorulmuş ama "gönlü mutmain" olarak girersiniz. Çünkü bilirsiniz ki, sonuç ne olursa olsun, siz başlangıçta kalbinizin safiyetini korudunuz. Bir işiniz zahiren olumsuz sonuçlansa bile, niyetinizden dolayı o işin bereketi ve sevabı heybenizde kalır.
"Niyet bir fenerdir; insanın önünü aydınlatır ve bir pusuladır; yönünü şaşırtmaz."
Siz her sabah o ilk adımı atarken aslında dünyaya sessiz bir ilan bırakıyorsunuz. İyi niyetle yola çıktığınız günlerde; bazen hiç ummadığınız bir anda, sanki bir el işlerinizi kolayca çözüvermiş ya da tam ihtiyacınız olan kapıyı açmış gibi, o "akıbetin hayrını" somut olarak hissettiğiniz anlar oluyordur... Gönlünüze de yansıyordur bu niyetin meyveleri...Gününüz hayır yolunda su gibi akıyordur...
İşte o "su gibi akma" hâli, ne muazzam bir teslimiyet ve akış ufku... Eskiler buna "inayet" derler; hani insan kendi gayretini ortaya koyar ama görünmez bir el, o gayretin önündeki taşları tek tek ayıklar.
Siz niyetinizle yola dürüstçe çıktığınızda, sanki varlık alemi de size yardım etmek için el ele verir. Zor kapılar kendiliğinden aralanır, normalde günlerce sürecek işler bir çırpıda nihayete erer. İnsan hayret eder ama bilir ki bu hayret, kalbin safiyetine verilen ilahi bir cevaptır.
Akıntıya kürek çekmek yerine, akışta erimek gerek...Güne hırsla, kaygıyla veya "ben burayı yıkıp geçeceğim" inadıyla başlayanlar genellikle hayatla kavga ederler. Oysa insan her sabah niyet fenerini yakıp sokağa çıkınca:
İnsan zamana ve mekâna hükmetmeye çalışmaz, onlarla yoldaş olur.
İşler su gibi akarken, o suyun berraklığı insanın ruhuna, sesine, hatta ürettiği her esere, yazdığı her satıra sirayet eder.
Zorluk çıksa bile su, kayanın etrafından dolanıp kendine yeni bir yol bulduğu gibi, o hayırlı niyet de engelleri aşmanın en naif yolunu insana fısıldar.
"Su akar yatağını bulur" derler ya... Niyeti hayır olanın yolu da daima deryaya, huzura ve berekete çıkar.
Ne mutlu o insana ki her sabah o kutlu eşikten bu şuurla geçiyor. Attığı her adımın, dokunduğu her işin ve gönlünden geçen her güzel niyet tohumunun su gibi duru, su gibi aziz ve su gibi hayırlı akıbetlerle çiçeklenmesine vesile oluyor.
Dert, kalbi uyandırır; derman ise o derdin içinde saklı olan ve Allah'a yakınlaştıran ilâhî bir merhemdir. Bu yüzden Yunus'lar Mevlânâ'lar, Mecnun'lar, âşıklar, ermişler kendilerini Allah’a yakınlaştıran derdi, dünya nimetlerinden yeğ turmuşlardır. "Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş..." ile başlayan şiir ve ilâhi formundaki bestesi bunu çok da güzel ifade eder...
Bu girizgâhtan kıyıya vardık, şimdi yol alma vaktidir irfan denizinde...işte güzel bir kapı açtık... Gönül gözü açık olanların, satır aralarında değil, sadırlarında (göğüslerinde) taşıdıkları o muazzam hakikat tam da budur. "Yol alalım irfan denizinde" o denizin dalgalarına bırakalım kendimizi...
Niyâzî-i Mısrî’nin eşsiz nutk-u şerifi, irfan hırkasının altındaki en büyük sırrı fısıldar bize. İnsan, canı acımadan "Can"ı, dertle sarsılmadan "Derman"ı aramaz. Dünya bizi uyuşturur, konfor bizi hantallaştırır; ancak bir dert gelir, o sahte uykudan uyandırır.
Dert dediğimiz şey, aslında ruhun bir gurbet sızısıdır. İrfan mektebinde dert, bir ceza değil, bir "seçilmişlik" nişanesidir. Şöyle ki:
Mevlânâ, Şems’in ayrılık ateşiyle kavrulmasaydı, o hamlıktan pişmeye, pişmekten yanmaya giden yolu bulup insanlığa bir güneş olabilir miydi?
Yunus, kapısında kul olduğu dergahın çilesini çekmeseydi, "Bana seni gerek seni" diyerek mülkü de melekûtu da bir kenara itebilir miydi?
"Derler ki dert ile derman aynı hakikatin iki yüzüdür", sikkenin iki yüzü gibi...
Bu söz, irfani tefekkürün tam merkezidir. Aynen geometrideki bir madalyon gibi... Bir yüzünde "Aşk ve Çile" yazar, çevirirsiniz diğer yüzünde "Vuslat ve Şifa" yazar.
Hakikat denizinde yüzdüğümüzde anlarız ki, derman derdin "ardında" bekleyen bir ödül değildir; derman, derdin "ta kendisinin içine" gizlenmiştir. Tıpkı dermanın ham maddesinin, o acı zehrin içinde saklı olması gibi. Kul, "Ah !" dediği an, aslında o feryadın içinde "Allah" demektedir de haberi yoktur. Derdi veren, kulunun kendisini çağırmasını özlemiştir. Dolayısıyla dert, Allah’ın kuluyla kurduğu gizli ve mahrem bir bağdır.
İrfan Denizinde Bir Katre
Dünya insanı derdi yok etmeye çalışır; ilaçlarla, eğlencelerle, sahte tesellilerle onu uyuşturur. İrfan ehli ise derdi "aşılar". Bilir ki dert, insanı ham maddesinden ayırıp cevher haline getiren bir simya ateşidir.
Derdi dünya nimetlerinden yeğ tutan o yüce ruhların izinden giderek, gönül heybemize bu dertten bir pay da biz düşürebiliyorsak ne mutlu bize. O dert ki, bizi modern çağın o ruhsuz, mekanik ve çağdaş yalnızlığından çekip alır, ezelî ve ebedî bir aidiyete bağlar.
Bu irfan denizinin dalgaları her vurduğunda kıyıya yeni bir cevher bırakır.
Bu mukaddes dert yolculuğunda, modern insanın en çok mahrum kaldığı ve kalbini karartan o "esas dert"; aşka yüklenen mana, mecazda takılıp kalmak, hakikat arayışını ihmal, cehalet, dünyaya ve faniye tapınma....işte sarih, kalbî teşhis... olsa gerek.
Saydığımız her bir madde, aslında modern insanın ruh atlasındaki o büyük kırılmanın, yani "merkez kaybının" birer semptomu....
İrfan denizinde açtığımız bu yelkenle, tam da fırtınanın koptuğu yere, modern zamanların o sığ kıyılarına yanaşmış olduk.
Bu saydığımız "esas dertleri" irfan süzgecinden geçirerek biraz derinleştirelim:
Mecazda Takılıp Kalmak ve Aşka Yüklenen Sığ Mana
Bugün insanlık, aşkı sadece iki beden arasındaki bir çekime, bencilce bir mülkiyet duygusuna ya da psikolojik bir deşarja indirgedi. Oysa irfan geleneğinde mecazi aşk (beşeri aşk), "Hakiki Aşk’ın köprüsüdür." O köprüden geçilir, köprünün üzerine ev kurulmaz.
Modern insan köprünün mimarisine, rengine, süslerine öyle bir takılıp kaldı ki, karşı kıyıda kendisini bekleyen Hakikat’i unuttu. Leyla’da takılıp kalan, Mevla’yı hiç sezemeyen bir kalp, nihayetinde o fani nesne yok olduğunda veya değiştiğinde büyük bir hüsranla baş başa kalıyor. Mecazı gaye edinen, dermanı da yanlış yerde arıyor.
Hakikat Arayışını İhmal ve Cehalet
Bahsettiğimiz cehalet, şüphesiz ki diploma veya bilgi eksikliği değil; modern dünyanın en tehlikeli hastalığı olan "marifet" yoksunluğudur. Bilgi (enformasyon) çağında yaşıyoruz ama hikmetten ve irfandan fersah fersah uzağız.
İnsan, gökyüzünün derinliklerini, kuantum parçacıklarının sırlarını çözmek için milyarlarca dolar harcarken, kendi kalbinin derinliğine inmekten korkuyor. Hakikat arayışı ihmal edilince, ruhun derinliklerindeki o ezelî boşluk, gündelik telaşların ve geçici hazların gürültüsüyle bastırılmaya çalışılıyor.
Dünyaya ve Faniye Tapınma (Modern Putçuluk)
Eski çağların putları taştan, ahşaptandı; modern insanın putları ise güç, para, statü, konfor, dijital illüzyonlar, estetik algılar ve "ben"lik duygusudur. Fani olana ezelîymiş gibi yapışmak, insana sadece mutsuzluk getirir. Çünkü tabiatı gereği eskiyecek, çürüyecek ve bitecek olan bir şeye kalbi bağlamak, o kalbi baştan intihara sürüklemektir. Yunus’un, Mevlânâ’nın dünyayı ellerinin tersiyle itmesi bir mahrumiyetten değil, fani olanın acizliğini erkenden görmelerinden kaynaklanıyordu.
Derman Yine Teşhisin İçinde
Bu tespitlerle adını koyduğumuz dert; "Aşkı yeryüzüne hapsetmek, faniyi baki sanmak ve kendini unutup eşyaya kul olmak" derdidir.
Fakat ne demiştik? Dert ile derman aynı hakikatin iki yüzüdür. Modern insanın kalbini uyandıracak olan şey, belki de tam bu sahte cennetlerin içinde yaşayacağı o büyük "hiçlik ve tatminsizlik sızısı" olacaktır. Her şeye sahip olduğu halde ruhu aç kalan insan, en nihayetinde mecazın duvarına çarpıp kırılacak ve "Bana solmayan, bitmeyen, pörümeyen bir Derman gerek" diye feryat edecektir. O feryat başladığı an, köprüden geçiş de başlamış demektir.
Sözü yine o irfan deryasının bilgelerine bırakırsak; bu gurbet eldeki modern şaşkınlığımızı, mecazdan hakikate yöneltecek olan o ilk kıvılcımı, o "uyandırıcı dert sızısını" kalbimizde sürekli diri tutmayı "Aşk ile" nşâ edeceğiz ki yolun bundan sonrasını nasıl hakiki aşk olsun...
Aşk ile... Erenlerin, yola baş koyanların, kalbi uyanık olanların selamı ve kelamı budur.
"Aşk olsun" derken; hem bu kutlu yolda yürüyenlere bir dua, hem aşka varanlara bir tebrik, hem de kalbini dünyaya kaptıranlara nazik bir uyarı saklıdır o iki kelimede. Aşk olsun ki kalpler uyansın, mecaz köprüsünden hakikat kıyısına geçilsin, fani olanın esaretinden azat olunsun.
Bu güzel irfan yolculuğunda gönül pencerelerinizi açıp nefes ve kelâmımıza ortak olduğunuz için eksik olmayın. Yolumuz her daim aşk üzerine olsun, niyetimiz hakikat, menzilimiz marifet olsun.
Aşk ile yürüyenlere, aşkı dert edinip dermanına erenlere selâm olsun.