Menfaat: Sosyal Alışverişin Görünmez Sözleşmesi
Modern ya da geleneksel fark etmeksizin, cemiyet adı verilen kalabalıklar silsilesi, özünde karşılıklılık esasına dayanır. Buradaki menfaat, yalnızca maddi bir çıkar veya makam beklentisi değildir; aynı zamanda "kabul görme", "onaylanma" ve "görünür olma" gibi psikolojik kârları da kapsar. Birey, ait olduğu zannettiği topluluğun içinde var olabilmek için çıkarlarını o grubun muteber değerleriyle hizaya sokar. Menfaat bağı çözüldüğünde, çoğu zaman "dostluk" ya da "kardeşlik" denen o kalın perdelerin ardındaki boşluk gün yüzüne çıkar.
Korku: Sürüden Ayrılmanın Bedeli
Bireyi cemiyetin kurallarına itaat etmeye zorlayan en güçlü motor, dışlanma korkusudur. İnsan, evrimsel olarak yalnız kalmaktan, tecrit edilmekten ve "öteki" ilan edilmekten korkar.
Cemiyet, kendi normlarına uymayanı cezalandırmak için dedikoduyu, dışlamayı ve itibarsızlaştırmayı birer giyotin gibi kullanır.
Bu korku iklimi, bireyin kendi vicdanıyla baş başa kalmasını engeller; çünkü kendi sesini duymak, çoğunluğun uğultusunu kaybetmek demektir.
İtaat: Konforlu Bir Esaret
Korkunun ve menfaatin doğal sonucu itaattir. Sorgulamadan boyun eğmek, bireye büyük bir konfor alanı sunar. Çünkü düşünmek, sorumluluk almayı ve bedel ödemeyi gerektirir; oysa itaat, sorumluluğu gruba, lidere ya da "umumun kanaatine" devretmek demektir. Cemiyet hayatında itaat eden birey, kendi kararlarının yükünden kurtulur ve karşılığında grubun koruyucu şemsiyesi altına girer. Bu, ruhsal bir teslimiyettir: Birey varlığını feda eder, buna mukabil "aidiyet" hissinin sahte huzurunu satın alır.
Aidiyet: Sığınak mı, Kafes mi?
Aidiyet, insanın kök salma, bir yere ait hissetme arzusunun en temel tatmin yoludur. Ancak cemiyet hayatında bu kavram genellikle bir "taraf olma" zorunluluğuna dönüşür. Gerçek bir aidiyet bireyi özgürleştirirken, cemiyetin dayattığı aidiyet onu tekdüzeleştirir, bir cemaatin ya da zümrenin kalıbına döker. İnsan, "biz" dairesinin içinde kalabilmek için "ben" olmaktan vazgeçer. Oysa ait olmak, başkası gibi olmak değil; başkalarıyla birlikte iken bile kendin kalabilme cesaretini gösterebilmektir.
Toparlamak gerekirse; cemiyetin bu dörtlü mekanizması, bireyi evcilleştiren ve törpüleyen bir pres gibidir. Menfaat çarkı sistemi kurar, korku bekçiliğini yapar, itaat çarkları yağlar ve aidiyet de bu yapının etrafına estetik bir kılıf (etik, gelenek, sadakat gibi kavramlarla) giydirir. Bu çarkın dışına çıkabilmek ise ancak ağır bir yalnızlığı göze almakla mümkündür.
Bu dörtlüye (menfaat, korku, itaat, aidiyet) bir de —hür düşünce yoksunluğu, özgüven eksikliği ve gaflet— üçlüsü ilave olduğunda cemiyetin çarkları insanı öğütmekten çıkıp onu bütünüyle silikleştiren bir mekanizmaya dönüşür. Önceki dörtlü (menfaat, korku, itaat, aidiyet) bu zemin üzerinde çok daha hızlı ve en az dirençle işler.
Denklemin taşlarını yerine koyduğumuzda tablo şöyle belirir:
Hür Düşüncenin Yokluğu: Zihinsel Ambargo
Hür düşünce olmadığında, akıl dışarıdan verilen reçeteleri sorgulama yetisini yitirir. Bilgi, araştırılarak ve süzülerek değil, hazır kalıplarla tüketilir. Zihin, başkalarının çizdiği sınırlarda dolaşmaya o kadar alışır ki, o sınırların dışında bir dünya olabileceğini dahi unutur. Bu eksiklik, bireyi "efendisine kul" veya "bağımlı" yapar; çünkü kendi fikrini üretemeyen insan, başkasının fikrine sığınmak zorunda kalır.
Özgüven Eksikliği: Kendi Sesinden Korkmak
Özgüven Eksikliği: Kendi Sesinden Korkmak
Özgüven, bireyin kendi akıl yürütmesine, sezgisine ve duruşuna duyduğu içsel güvendir. Bu eksik olduğunda kişi, kalabalığın gürültüsünü kendi hakikati zanneder. Yanılmaktan, dışlanmaktan veya yalnız kalmaktan duyulan derin güvensizlik, bireyi hep bir "güvenli liman" aramaya iter. Oysa o liman dediğimiz yerler, genellikle ruhun demir attığı ama paslandığı kafeslerdir. Özgüveni olmayan insan, kendi kararlarının sorumluluğunu taşıyamaz; bu yüzden başkalarının iradesini bayrak yapıp arkasından yürür.
Gaflet: Uyur Gezer Bir Bilinç Hâli
Gaflet; insanın içinde bulunduğu durumu, hakikati ve başına gelenleri fark edememesi, bir nevi zihinsel uyuşukluk hâlidir. Ne zincirinin farkındadır ne de o zinciri taşıdığından şikayetçidir. Konforlu bir kabullenişle, sorgulamadan, rüzgârın önüne katılmış bir yaprak gibi sürüklenir. Gaflet hâlindeki bir cemiyette, hakikat söyleseniz bile anlamını yitirir; çünkü uykuda olanlar, rüya gördüklerini bilmezler.
Bu üçlü; menfaati "kısmet", korkuyu "tedbir", itaati "hürmet", sahte aidiyetleri ise "kutsal bir bağ" olarak pazarlayan bir zihniyet iklimi üretir.
Böyle bir iklimde birey, kendi hayatının öznesi değil, başkalarının yazdığı bir senaryonun figüranı olur.
Bu uyuşukluk, gaflet, aymazlık ve zihinsel teslimiyetten uyanmak, ya bireysel bir aydınlanma ve sorgulamayla mümkün olur, ya da hayatın sarsıcı tokatları bu gaflet perdesini yırtar...
Bu uyuşukluk, gaflet, aymazlık ve zihinsel teslimiyetten uyanmak, ya bireysel bir aydınlanma ve sorgulamayla mümkün olur, ya da hayatın sarsıcı tokatları bu gaflet perdesini yırtar...
Bu yukarıda ifade ettiğimiz dörtlü ve üçlü sarmalın içinde, bireyin kendini koruyabilmesi ise akl-ı selim ile mümkündür, yoksa ilkel cemiyet hayatı kaçınılmaz olarak bu yediliye (dörtlü-üçlü) şartsız teslimiyeti emreder ki, orada sürü zihniyeti galebe çalar...
Akleden, tefekkür eden, fikir sahibi, okuyan, araştıran, ilme ve bilime kulak veren, insani değerleri ve güzel ahlâkı giyinmiş "insan" olarak yaşamak da bir tercih, dürtüsel yediliye teslim olmuş, güdülen sürüdeki koyunlardan biri olmak da bir tercih...
Sağlık ve safâlıkla kalınız...
