Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

11 Eylül 2026 Cuma

Huzur arama boşuna dedi meczup...

Huzur arama boşuna dedi meczup...aç yatan çocukları, ayakkabısı delik adamları, çocuğuna ilaç alamayan anaları, kapısı çalınmayan yol gözleyen yaşlıları görmezden gelenler hiç huzur arayışında olmasın...

Öyle rezidanslarda yaşamakla, alınterini silmeden kazanılan hesapsız kazançlarla, kuşsütü eksik olmayan sofralarda tıkınmakla, eğlence mekânlarında sabahlamakla, yalılarda köşklerde sefa sürmekle, haz peşinde koşarak ömür tüketmekle, hızlı bir hayat sürmekle huzur bulamaz insan...

Vicdanlar ne alemde ?

—Vicdan rafa kalktıysa, huzur hangi kapıyı çalsın?

Meczup haklıydı; çünkü huzur, bir mülk değil, bir aynadır. İnsanın kendi içine çekinmeden bakabilme cesaretidir. Sokakta rüzgârın sürüklediği bir yaprak gibi kimsesiz kalan yetimlerin gölgesi, şatafatlı salonların avizelerine vururken hangi şamdan aydınlatabilir o karanlığı?

Bir yanda unutulmuş kapı eşiklerinde çorbası soğuyan yaşlılar, diğer yanda israfın ve gösterişin gölgesinde debelenen doyumsuzluklar... Vicdanın sesini kısmak için müziğin ritmini artıranlar, aslında en çok kendi içlerindeki o derin, yırtıcı sessizlikten kaçarlar. Oysa kalbi duyarlı kılmayan hiçbir imkân, ruhun susuzluğunu gidermeye yetmez.

Kuşsütü sofraların başındakiler bilmez ki; huzur, sıcak bir somunu besleme sevinciyle paylaşanın nasırlı ellerindedir. Yoksulun tebessümüne dokunamayan bir el, dünyanın bütün servetini tutsa ne fayda?

Vicdanlar;
Yaşanan acılara gözünü kapatan bir konforun esiri olmuşsa,

Merhamet, sadece dilde bir temenni olarak kalıp eyleme dönüşmüyorsa,

Başkasının feryadı, kendi soframızın neşesini bölmüyorsa,

İşte orada insanlık, en büyük yoksulluğunu yaşıyor demektir.

Çünkü hayat, ne kadar yükseğe tırmandığınla değil; tırmanırken kimlerin elinden tuttuğunla ve arkanda bıraktığın ah'ların ağırlığıyla ölçülür. Aynaya bakmaya yüzü olmayan bir ruh, altın kaplama saraylarda yaşasa da her gece kendi içindeki o karanlık zindana uyanır.

—Çünkü hırsın bittiği yerde başlar huzur, doyumsuzluğun bittiği yerde...

Meczup bir adım daha yaklaştı, gözlerinin içine bakarak fısıldadı:

"Açın hâlinden anlamayanın tok gezmesi, körün gözüne ışık tutmak gibidir; ne kör görür o ışığı, ne tutan anlar karanlığı. Şatafatlı duvarların arasında, vicdanının çığlığını duymamak için kulaklarını tıkayanlar bilmiyorlar ki; o bastırdıkları ses, bir gün kendi yalnızlıklarının çığlığına dönüşecek."

Huzur dediğin, bir yoksulun duasındaki sadeliktir. Bir çocuğun yüzündeki tebessüme vesile olmanın, bir ihtiyarın sönük gözlerine ümit taşımanın sessiz derinliğidir. Ne tükenmez servetler satın alabilir onu, ne de en görkemli sarayların korunaklı kapıları tutabilir içeriye.

Vicdanlar;
Başkasının soğuğuyla üşümeyi bıraktıysa,

Bir ananın gözyaşında kendi çaresizliğini görmüyorsa,

Adaleti ve merhameti sadece kendisi için ister hale geldiyse,

Orada ne bereket kalır, ne de insan olmanın o asil neşesi.

İnsan, biriktirdiği kadar değil, paylaşabildiği kadar insandır. Dünyalık yüklerle sırtını kabartıp ruhunu hafifletemezsin. Alın terinin ıslatmadığı kazançlar sofrana aş değil, ruhuna yük olur; o yükle ne bir adım huzurla atılır, ne de bir gece uykusuna tat gelir.

Sözün özü; vicdanını unutan, aradığı huzuru ancak kendi kurduğu o yalan dünyaların enkazı altında bulur, vesselâm.