Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

2 Ekim 2026 Cuma

Dünya delileri ve dünyada deli olmak...

 

Aykırı bir yazı yazalım istedik...aklı masaya yatıralım !

Akıllı deli olmak lazımmış şu yalan dünyada, gelip geçen zamana terkedeceğimiz ıvır zıvır mevzuları, inceden ince yaptığımız bizce büyük evren açısından zerre hükmündeki meseleleri  kafaya takmadan mazi çöplüğüne atmak lazımmış...

Hele bir de gelecek plânları var ki aman Allahım aman. Alacak verecekler, alınıp satılacaklar, söylenecek söylenemeyecekler, yapılacaklar kaçınılacaklar ve saire...Zihni geviş getirme çılgınlığında zaman öğütmek işte...

Deli olmak lazım deli; akıllı olan, dünya delisi olmaz... 

İnsanın kendi zihniyle kurduğu bu bitmek tükenmek bilmeyen muhasebe, ne yazık ki en ağır yükü yine o zihnin kendisine yüklüyor.

"Zihni geviş getirme çılgınlığı" nda geleceğin belirsizlikleri, geçmişin maziye gömülemeyen tortuları, o "olmazsa olmaz" sanılan ama kainatın enginliği karşısında adeta bir toz tanesi hükmündeki tafsilatlar… Hepsi ama hepsi insanı "an"ın o berrak ve sakin huzurundan koparıp alıyor.

Belki de asıl mesele, o "akıllı" denilen insanın hayatı kontrol etme vehmiyle kendini paralayışında gizli. Her şeyi yerli yerine oturtmaya, her ihtimali hesaba katmaya, her haksızlığı ve hatayı telafi etmeye kalktıkça ömür dediğimiz o kısa tünel, zihnin kurduğu prangalarla kararıveriyor.

Oysa doğa, oradaki o muazzam sükûnet, en ufak bir hesap yapmadan var olmanın tadını çıkarıyor. Bir ağaç geleceği planlamıyor, bir su damlası nereye döküleceğinin kaygısını güdüp kahrolmuyor; sadece akıyor. İnsan ise su gibi akmaktan vazgeçip setler çekiyor, sonra da o setlerin altında boğuluyor.

Hani eskilerin “Anda kalmak” dediği, irfani deyişle “İbnü’l-vakt” (zamanın evladı) olmak diye anılan o hâl var ya; işte o, galiba tam da bu yüklerden arınabilmekle mümkün. Ne dünün acısıyla kavrulmak ne yarının telaşıyla tükenmek... Sadece yaşanılan gerçek zaman dilimi olan "an"ın nefesini, tınısını, rengini duyabilmek.

Dünyanın o bitmek bilmeyen gürültüsüne karşı kulakları tıkamak, belki de bu çağda gösterilebilecek en büyük direniş, en sahici erdem. 

Sahi, ne çok yoruyoruz değil mi kendimizi o zihnin gürültülü dehlizlerinde?

Aslında Mevlânâ’nın, Yunus’un diliyle söylenen o "hiçlik" makamı da biraz bu yükten azade olabilmek değil mi? 

Dünyanın telaşına kapılmadan, onun gürültüsünü dışarıda bırakıp içerdeki sessizliğe sığınabilmek… Akıllı geçinenlerin o bitmek bilmeyen hesapları yerine, hayatın akışına teslim olan o "delice" bir ferahlık.

Hülasa-i kelâm; dünya delisi olunacağına, dünyada deli gibi olmak evladır desek yeridir, yüklenmeden hiç bir şeyi...zaten zamanın ve mülkün sahibi var, deli ne yapar, "deli otomatik pilota bağlar" değil mi?

Gerçekten de öyle değil mi; insan, omuzlarındaki "her şeyi ben idare edeceğim, her açığı ben kapatacağım" kibirli yükünü indirip bırakınca, geriye yapay bir çaba değil, o sevinçli ve sâfi teslimiyet kalıyor. 

Sahibine teslim edilmiş bir ömürde, zihin de, ruh da o yorucu mesaisinden tatile çıkıyor.

Dünyanın gürültülü ve hesapsız deliliğine karşı, kalbin o berrak "deli" sükûneti var ya... Ne mülk kaygısı kalıyor geriye, ne de zamanın kırbacı.

Hani ne derler: "akıllı olup dünyanın yükünü çekeceğine, deli ol dünya senin yükünü çeksin"

Harika bir tespit değil mi, adeta bir hayat felsefesi. Omuzlardaki "her şeyi kontrol etme" ve "herkese yetişme" yükünü bırakıp, hayatın akışına teslim olmanın hafifliğini ne de güzel özetler bu söz...

Bazen en büyük akıllılık, delilik zannedilen o özgürlüğü seçmektir.

Kalem yine bu demlenmiş kelimelerle kağıtla buluştu bu gün de,  hülasa-i kelâm harfler bereketlendi... Bu yalan dünyada bazen en büyük akıllılık, biraz da o lüzumsuz yükleri sırtından atıp hafifleyebilmek, delice yaşamayı becerebilmektir, akl-ı selimi terkiye atmadan, galiba....