Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

19 Ekim 2026 Pazartesi

Sera etkisi, CO₂ ve İncir ağacı...


İncir Ağaçlarının Karbon Tutma Mucizesi

İklim değişikliğiyle mücadelede ağaç dikmenin önemi her geçen gün daha sık dile getiriliyor. Ancak her ağacın karbon depolama yeteneği ve yöntemi aynı değil. Yakın zamanda gerçekleştirilen ilginç bir bilimsel araştırma, bazı incir ağaçlarının atmosferdeki karbondioksiti (CO₂) sadece yapraklarında ve dallarında değil, adeta taşa dönüştürerek gövdelerinde ve toprakta depoladığını ortaya koydu. 

Ağaçlar genellikle bildiğimiz fotosentez yoluyla atmosferdeki CO₂’yi alarak gövde, dal ve köklerini oluşturan organik karbona dönüştürür. Fakat Kenya'nın Samburu bölgesindeki incir ağaçları üzerinde yapılan yeni araştırmalar, sera etkisi dolayısı ile küresel ısınma ve iklim krizinden gezegenimizi kurtarma konusunda şaşırtıcı bir yönteme dikkat çekiyor.

Karbonun Taşa Dönüşme Serüveni

Bilim dünyasında Oksalat-Karbonat Yolu (OCP) olarak adlandırılan bu süreç, bitki, toprak ve mikroorganizmaların ortaklaşa yürüttüğü muazzam bir biyokimyasal döngüdür.

Süreç şöyle işliyor:
Fotosentez ve Kristal Üretimi: Ağaçlar fotosentez sırasında karbondioksiti kullanarak kalsiyum oksalat kristalleri oluşturur.

Mikrobiyal Parçalanma: Ağacın dokuları çürümeye başladığında veya kristaller çevreye salındığında, toprakta ve ağaç yapısında bulunan özel bakteriler (oksalotrofik mikroorganizmalar) bu Kristalleri parçalar.

Kalsiyum Karbonat Oluşumu: Bu parçalanma sonucunda kalsiyum karbonat (yani bildiğimiz kireç taşı/tebeşir) çökelir.

Bu dönüşümün en büyük avantajı ise kalıcılığıdır. Topraktaki organik karbon zamanla tekrar atmosfere salınabilirken, inorganik formdaki kalsiyum karbonat toprakta ve ağaç bünyesinde çok daha uzun süreler boyunca güvenle kilitli kalır.

Samburu'nun Özel İncirleri
Goldschmidt Konferansı'nda sunulan araştırmaya göre; Zürih Üniversitesi'nden Dr. Mike Rowley liderliğindeki uluslararası ekip (Kenya, ABD, Avusturya ve İsviçre'den araştırmacılar), Afrika'da Kenya'da  Samburu bölgesindeki bozulmuş topraklarda yetişen üç incir türünü inceledi: 
Ficus wakefieldii
Ficus natalensis
Ficus glumosa
Yapılan incelemelerde, gelişmiş senkrotron X-ışını analizleri sonucunda, kalsiyum karbonat kireç taşının sadece toprağa çökelmekle kalmadığı, bu ağaçların hem dış kabuğunda hem de ahşap dokusunun derinliklerinde oluştuğu tespit edildi. İncelenen türler arasında özellikle Ficus wakefieldii, atmosferdeki CO₂’yi kalsiyum karbonat olarak hapsetmede en yüksek başarıyı gösterdi.

Dr. Mike Rowley, araştırmanın önemini şu sözlerle açıklıyor:

"Oksalat-karbonat yolunu bir süredir biliyoruz ancak karbon tutma potansiyeli tam olarak değerlendirilmemişti. Tarımsal ormancılık yaparken hem gıda üreten hem de CO₂’yi kalsiyum karbonat formuna sokarak ekstra karbon depolayan ağaçları seçebiliriz."

Ayrıca oluşan kalsiyum karbonat, çevredeki toprağı daha alkali (yüksek pH) hale getirerek besin maddelerinin bitkiler tarafından kullanımını artırıyor ve çorak topraklarda verimliliği destekliyor.

Geçmişte bu yeteneğe sahip ağaçlar genellikle tropikal alanlarda ve meyve vermeyen türlerde (örneğin Iroko ağacı) araştırılmıştı. Meyve veren ve gıda güvenliğine katkı sağlayan incir ağaçlarının bu yeteneğe sahip olduğunun keşfedilmesi, tarımsal ormancılık (agroforestry) çalışmaları için devrim niteliğinde bir adım olarak görülüyor.

***
Bir Deyimin İronisi: "Ocağına İncir Dikmek" 

Kültürümüzde "Ocağına incir ağacı dikmek" deyimi, güçlü kökleriyle binaları ve yapıları tahrip eden incir ağacının yıkıcı gücünü temsil eder. Ancak bilimin ortaya koyduğu bu yeni keşif, deyimi tersine çeviriyor!

İncir ağaçları yapıları yıkmak bir yana; atmosferdeki karbondioksiti kalsiyum karbonata, yani kireç taşına dönüştürerek gezegenin geleceğini sağlamlaştırıyor. Anlaşılan o ki, küresel ısınmayla mücadele etmek ve toprağı zenginleştirmek için tarım alanlarımızın "ocağına" bolca incir ağacı dikmenin vakti geldi!

Küresel ısınmanın sebebi olan karbondioksiti havadan alıp toprağa taş olarak depolayan incir "Ocağı Söndüren" değil, "Atmosferi Kurtaran" bir mucize bitki...

İncir ağacının kökleri su bulmak için beton, taş veya yapı temellerini delip geçecek kadar güçlüdür. Bu yüzden evlerin/ocakların yakınına dikildiğinde binalara zarar verip "ocağı söndürdüğü" veya yıktığı söylenir.

Gerçek hayatta yapılara ve taşlara zarar vermesiyle bilinen incir ağacı, mikrobiyal iş birliği sayesinde atmosferdeki karbondioksiti adeta "taşa ve mermere" dönüştürerek kendi gövdesinde ve toprağında depoluyor. Yani binaları yıkan o güçlü kök/gövde mekanizması, küresel ısınmaya karşı atmosferi koruyan bir "biyolojik kalkan" işlevi görüyor.

Eğer "Geleceğin Ocağına İncir Dikmek" istiyorsak...

"Eskiye göre birinin ocağına incir dikmek felaket getirmekti; ancak bu araştırmaya göre gezegenimizin 'ocağına' (tarım arazilerine ve doğaya) bol bol incir ağacı dikmek, iklim krizini durdurmak için yapabileceğimiz en akıllıca işlerden biri olabilir."
_____________
Kaynaklar: 
Rowley, M. C., et al.  (2025). "Biomineralising trees turn CO2 into CaCO3? Identifying novel oxalate-carbonate pathways associated with East African Fig trees in Samburu County, Kenya." Goldschmidt Conference Presentation.
Verrecchia, E. P., et al. (2006). The oxalate-carbonate pathway in soil carbon storage.
Rowley, M. C., et al. (2017). Tracking carbon through the spheres, the potential oxalate-carbonate pathway of Brosimum alicastrum.

Boynuz kulağı geçmeli mi ?

 

Son zamanlarda hangi sektöre veya alana bakarsanız bakın benzer bir manzarayla karşılaşıyorsunuz: Herkes "usta", herkes "uzman", herkes bir vitrinin veya kürsünün üzerinde arz-ı endam etme telaşında. Bu durum; kadim kültürümüzün, ahilik geleneğimizin ve ilim-irfan anlayışımızın temel taşı olan "ocak", "müntesip" ve "icazet" kavramlarının yozlaşmasının doğrudan bir sonucudur.

Çıraklığını yapmadığı işin ustalığına soyunanların egemen olduğu bu vasatlık çağını, bilgiyi tüketim nesnesine dönüştüren temel dinamikler üzerinden okumak mümkün:

Eski gelenekte çıraklık sadece işi öğrenmek değil; sabır, edep, nezafet ve tefekkür evresiydi. Çırak, ustanın dizinin dibinde evvela "olmayı", sonra "yapmayı" öğrenirdi. Kalfalık ise o bilginin hücrelere işlediği, ustanın gölgesinden çıkıp kendi sesini arama sancısının çekildiği demlenme dönemiydi.

Bugün ise "kalfalık sancısı" çağın hızı tarafından lüzumsuz bir zaman kaybı olarak görülüyor. Basamakları tek tek tırmanmak yerine asansörle en üst kata çıkmak isteyenler; çıraklığın mahcubiyetini yaşamadan, kalfalığın getirdiği çıplak hakikatle yüzleşmeden doğrudan "usta" unvanını kuşanıp podyuma çıkıyorlar. Sonuçta unvanı büyük, birikimi sığ, kovanı boş yapılar türeiyor.

Eskiden bir insanın "ben oldum" demesi ayıplanırdı. Ustalık; silsilenin, pirlerin ve akranların sessiz kabulüyle, tabiri caizse "peştemal kuşanarak" kazanılan bir payeydi.

Bugün ise meşruiyet ve onay mekanizması nitelikli süzgeçlerin elinden alınıp kitlelerin ve dijital algıların insafına terk edildi. Liyakatin yerini vitrin, görünürlük ve gürültü aldı. Ambalajı parlak olanlar "usta" tahtına oturtulurken; hakiki ustalar bu yüzeysellik karşısında kendi kabuğuna çekiliyor. Ancak ilk ciddi fırtınada veya derinlik gerektiren ilk krizde, o kalfalığa bile ulaşamamış zemin çökmeye mahkûm kalıyor.

Çıraklıktan kalfalığa geçemeden ustalık iddiasında bulunanların en büyük trajedisi, içsel yetersizlikleridir. Kendisi pişmemiş bir insanın yetiştireceği talebe de ham kalmaya mahkûmdur.

Daha da kötüsü, kendi kovanındaki petekleri boş olan sahte usta, kendisini geçecek bir talebe aramaz. Talebenin sivrilmesi kendi sığlığını açık edeceğinden, onu beslemek yerine gölgeler. Kendisine eşlik edecek yetenekli öğrenciler değil, sadece kendisini onaylayacak takipçiler biriktirir. Böylece nesilden nesile aktarılan şey ilim ve nitelik değil; vasatlığın ve kibrin mirası olur.

Geleneğin ve gelişimin nihai amacı; birikimi devralmak, üzerine koymak ve geleceğe taşımaktır. Bu hakikat iki farklı kültürde şöyle mühürlenmiştir:

"Kendine usta diyebilmen için, önce ustanı geçeceksin, sonra seni geçecek bir talebe yetiştireceksin..."(Japon Atasözü)

Bizim kültürümüzde ölçü; "Boynuz kulağı geçer..."...geçmeli de !

Her iki yaklaşım da ustalığı sadece bir konuda yetkin olmakla değil; kesintisiz bir silsile, ilerleme ve nesiller arası aktarımla ölçer. Boynuz kulaktan sonra çıkar ama zamanla onu aşar. Çırak, ustanın birikimini devralıp üzerine eklediği ölçüde ilim ve zanaat yaşar. Gerçek bir usta, talebesinin kendisini geçmesini bir tehdit değil, bir gelişim müjdesi olarak görür.

Mevlânâ’nın "Hamdım, piştim, yandım" kelâmı, insan gelişiminin değişmez yasasıdır. Çıraklık hamlık, kalfalık pişme, ustalık ise pişip yanma ve aydınlatma dönemidir.

Çıraklığın tevazusunu yaşamayan, kalfalığın çilesini çekmeyen bir anlayışın üreteceği ustalık; köksüz bir ağaç gibidir. Devrilene kadar altındaki nesillere gölge edemediği gibi, ilk fırtınada yok olup gider.

Sanatta, akademide, zanaatta ve hayatın her alanında velveleci çoğunluğun değil; emeğin çilesini çekenlerin ve kendisini geçecek nesiller yetiştirme olgunluğuna sahip gerçek ustaların izini sürmek zorundayız.

Aksi halde, çırağı olmayan ustaların ve kalfası olmayan bir çağın enkazı altında kalmaya devam edeceğiz...

18 Ekim 2026 Pazar

Hayın adamın pıskileti olmaz! Olsa da...


Elazığ’da derin halk irfanını ve efsanevi raconunu tek bir cümlede özetleyen muazzam bir söz vardır: 

"Hayın adamın pıskileti olmaz! Olsa da tekerlegi patlah olur… Siz siz olun hayın olmayın!"

İlk duyulduğunda yüzde tebessüm oluşturan, o sıcacık Gakgo şivesiyle bezeli bu cümle; aslında insan ilişkilerinden karaktere, hayatın görünmez adaletinden kaderin dengesine kadar uzanan derin bir felsefeyi barındırıyor.

İşte bu samimi sözün ardındaki hayat dersine dair yazımız:

Yolda Kalmaya Mahkûm Bir Ruh: "Hayın Adamın Pıskileti Olmaz!"

Hayat, herkesin kendi imkânı ve niyeti doğrultusunda pedalları çevirdiği uzun bir bisiklet yolculuğudur. 

Kimi rüzgârı arkasına alır akıp gider, kimi yokuş yukarı ter döker ama yoluna devam eder. 

Ancak Elazığ sokaklarından süzülüp gelen o meşhur veciz sözün de hatırlattığı gibi: Hain insanın bu yolculukta işi zordur.

Peki, neden "hayın adamın pıskileti olmaz"? 
Ya da olsa bile neden o tekerlek hep patlaktır?

Niyet Kötüyse Yol Yürünmez

Eski insanlar buna "Niyet amellerin aynasıdır" der. 
İçi fesatlık, hainlik, başkasının kuyusunu kazma hırsıyla dolu olan insan; evrenin ve hayatın doğal akışına aykırı hareket eder. 

Hainlik, taşınması ağır bir yüktür. Zihni hep hileye, kurnazlığa çalışan birinin huzurla yola koyulması, rahatça pedal çevirmesi mümkün değildir. 
Çünkü onun derdi menzile varmak değil, başkasının tekerine çomak sokmaktır.

Olsa da "Tekerlegi Patlah" Olur!

Diyelim ki hain adam bir şekilde imkân buldu, bir "pıskilet" edindi... Yani makam sahibi oldu, para kazandı veya bir başarı elde etti. 
Dışarıdan bakınca yolda hızla ilerliyor gibi görünebilir. Ama işte o içindeki kötülük, kaderin görünmez çivisi olur ve en beklenmedik anda o tekeri patlatır.

Çünkü dürüstlükle ve helal emekle kurulmayan hiçbir düzen sürdürülebilir değildir. 

Hain insanın huzuru hep eksiktir, güveneceği bir dostu kalmamıştır, tekerlek hava tutmaz! Her an yolda kalma korkusuyla yaşar.

"Siz Siz Olun Hayın Olmayın!"

"Gakgo"lar diyarından yükselen bu samimi nasihat, aslında hayatın en yalın kuralını yüzümüze çarpar. 
Hainlik kısa vadede kazandırıyor gibi görünse de uzun vadede insanı yalnızlığa, yolda kalmışlığa ve güvensizliğe mahkûm eder.

Dürüst olmak, samimi kalmak ve kimsenin kötülüğünü istememek; patlamayan bir tekerleğe, tükenmeyen bir yol enerjisine sahip olmak gibidir. Yoldaki çukurlar, yokuşlar sizi yorsa da bilirsiniz ki niyetiniz temizdir ve o pedal sizi huzurla hedefinize götürecektir.

Özetle;
Hayat yolunda emin adımlarla ilerlemek, dost biriktirmek ve başınızı yastığa koyduğunuzda rahat bir uyku çekmek istiyorsanız; kimsenin tekerine çomak sokmayın.

Unutmayın: "Siz siz olun hayın olmayın!" Yoksa en güzel yollarda bile yaya kalırsınız.

Sağlık ve safâlıkla kalınız...

Zihnin Ötesine Bakmak: Nörogenetik, Metakognisyon ve Mana Arayışı


Modern bilim, insanı genellikle biyolojik bir veri işleme makinesi, çevresel uyarıcılara tepki veren karmaşık bir organizma olarak ele alır. 

Ancak insan zihninin derinliklerine indiğimizde, moleküler düzeydeki işleyişin çok ötesinde, varoluşun anlamını sorgulayan aşkın bir yönle karşılaşırız. 

Nörogenetik çalışmaların sunduğu veriler ile insan iradesinin ve tefekkürün buluştuğu kavşak, bizi hem maddesel indirgemeciliğin ötesine geçmeye hem de hakiki bir manaya odaklanmaya davet ediyor.

Nörogenetik ve bilişin derin katmanlarına bakılacak olursa;

Nörogenetik; kalıtımın sinir sisteminin yapısı, işlevi ve gelişimi üzerindeki rollerini incelerken, zihinsel kapasitemizin tek bir etkene bağlı olmadığını gösterir. Genom Çaplı İlişki Çalışmaları (GWAS), karmaşık kognitif yeteneklerin binlerce genin kümülatif etkileriyle (polijenik mimari) şekillendiğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, tecrübelerin ve çevrenin gen ekspresyonunu dönüştürdüğü epigenetik mekanizmalar, öğrenme ve bellek süreçlerinin ne denli dinamik olduğunu kanıtlar.

Bu süreçte nörokognitif genler; algı, dikkat, bellek ve yürütücü işlevleri yürüten sinaptik plastisiteyi (örneğin BDNF geninin düzenleyici rolünü) ve dopaminerjik yolakları kodlar. Ancak mesele yalnızca biyolojik bir altyapıdan ibaret değildir; bu altyapının nasıl yönetildiği, zihnin kendi üzerindeki denetim mekanizmalarıyla doğrudan ilişkilidir.

Metakognisyon ve "Mümeyyiz Akıl"

Metakognisyon, en basit tanımıyla bireyin kendi bilişsel süreçlerinin farkında olması, bunları izlemesi ve değerlendirebilmesidir. Ancak bu kavramı sadece bilişsel bir beceri olarak sınırlamak eksik kalır.

Klasik bilgelik geleneklerindeki "mümeyyiz akıl" (hakkı batıldan, hayrı şerden ayırt eden, basiret sahibi bilinç), metakognitif denetimin ahlâki ve manevi boyutunu oluşturur. Birey, kendi zihinsel döngülerini gözlemleyebildiği ölçüde esneklik kazanır. Bu üst düzey denetim, insanın dış dünyanın dayattığı anlık haz tuzaklarından, yüzeysellikten ve mekanik yaşam döngülerinden sıyrılarak kendi iç sesine ve vicdanına yönelmesini sağlar.

Sekülarizmin indirgemeci kıskacından nasıl kurtulmalı...

Modern sekülarizm, dünyayı ve insanı aşkın(transandantal)  bir referanstan kopararak yalnızca "görünenin" ve faydacı bir rasyonalitenin egemenliğine dayandırır. Her şeyi araçsal bir değere indirgeyen bu perspektif, bireyde derin bir anlam erozyonuna ve ruhsal bir yorgunluğa yol açar.

Nörokognitif ve metakognitif mekanizmaların en üst düzey işlevleri ise tam aksine, bu dünyada sadece biyolojik olarak var olmakla kalmayıp, varoluşun kendisini sorgulama ve aşma kapasitesini barındırır. Sekülarizmin dar kalıplarından kopuş, insanı bir biyolojik mekanizma olmaktan çıkarıp evrenin bütünüyle bağ kuran, derinlikli ve erdemli bir özne haline getirir.

Entropi ve Zihinsel Denge: Manaya Odaklanmak

Fiziksel evrende entropi (düzensizlik) her zaman artma eğilimindedir. Hayat, zihinsel berraklık ve anlam ise sürekli bir direnç, bir içsel nizam ve nefis muhasebesi gerektirir.

Modern dünyanın getirdiği gürültü ve hız, insan ruhundaki entropiyi artırır. Buna karşılık manaya odaklanmak; zihni sabitleyen, dağınıklığı gideren bir eksen (axis mundi) teşkil eder. Şükür, tefekkür, derinlikli sanat, edebiyat ve hakikat arayışı; beyindeki sinaptik ve hormonal dengeyi destekleyerek zihinsel entegrasyonu en üst düzeye çıkarır.

Zihnin moleküler haritasını okumak, bizi maddeye hapseden bir indirgemeciliğe değil; aksine insanın ne denli muazzam, hikmetli ve aşkın/transandantal bir potansiyele sahip olduğunu gösteren büyük bir tefekkür kapısına açılır.

Kâinâtın ve kendinin hakikatına vakıf, bilgece bakabilen, basiret ve feraset ehli  "mümeyyiz akıl" sahibi olabilmek için, çaba ve ilmi talep etmek elzemdir...

Sağlık ve safâlıkla huzur bulasınız...

17 Ekim 2026 Cumartesi

Bir şiir ve bestesi: Gönül kuşu...


Gönül kuşu konmaz oldu bir dala,
Hasret sardı benim dört bir yanımı.
Sessizce düşmüştüm bu garip yola,
Kimseler bilmez ki ah-u zârımı.

Karanlık geceler oldu sırdaşım,
Yıldızlar şahidim, mehtap yoldaşım.
Soldu güllerim, bitti baharım,
Yok mu tesellisi bu müzmin derdin.

16 Ekim 2026 Cuma

Ya yel, ya sel, götürür...

...Ki öyle zannedersin
Bağ senin bostan senin
Yemeye kıyamazsın
Ya yel, ya sel, götürür...

Bir bakmışsın sağanak
Rahmet olur da yağar
Bardaktan boşalınca
Mülkün alıp götürür...

Rahmet yağarsa şükret
Olursa azap, ibret
Gel debdebeyi terk et
Kara çula oturtur...

Güvenme hiç varına
Kalmaz belki yarına
Silkeler bir zelzele
Ne var ne yok götürür..

Üzüm toplarsın bağdan
Tadarsın hem şarapdan
Vazgeçemezsin yağdan
Ya dert, ya çor, götürür...

Bağ senin üzüm senin
Yap pekmezle pestilin
Şarap senin neyine
Aklın alıp götürür...

Serhoş olup gezersin
Üst başını bezersin
Hep öyle zannedersin
Ecel alıp götürür...

Tapınma hiç dünyaya
Aşık olma hülyaya
Bir uykuluk rüyayı
Ölüm alıp götürür...

15 Ekim 2026 Perşembe

Bor Pazarından Mutlak Gerçekliğe: Yapay Şaşaaların Çöküşü ve Sadeleşmenin Kaçınılmazlığı


Geçti Bor'un pazarı,
Felek düşeş attı zarı
Kalktı tezgâhtan debdebe
Şaşaalar borca gebe...

Pembe hayaller yitecek
Hayatlar hep küçülecek
Dün servet sayılan şeyler
Yarın sana yük gelecek
Eskiden tükettiklerin
Bugün artık lüks gelecek...

Felek hep tahammül etmez.
Yıkar geçer hiç beklemez
Çürük çarık mallar için
Pey vermez pazarlık etmez
Vadesi dolmuş olanı
Asla tedavüle sokmaz
Şişirilmiş kıymetlerin
Balonuna iğne dürter
Sahtekârın, düzenbazın
Maskelerini indirir.
Güven satan münafığın
Dağına karlar yağdırır
Bor pazarından öteye
Eşek Niğde'ye yol alır...

En sonunda insanlara
Mutlak gerçeği gösterir...
★
Halk arasında sıkça kullandığımız bir deyim vardır: "Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye."
Yukarıda manzum olarak ifade ettiğimiz mevzuyu biraz daha açalım...

Çoğu zaman kaçırılan otobüsleri, geç kalınmış randevuları veya son anda elden kaçan fırsatları hafif bir tebessümle karşılar geçeriz. Oysa bu yalın ifade, derininde zamanın geri döndürülemez acımasızlığını ve insanın kaçınılmaz hakikatle yüzleşmesini barındıran sert bir varoluşsal ihtarı barındırır.

"Geçti Bor'un pazarı / Felek düşeş attı zarı / Kalktı tezgâhtan debdebe / Şaşaalar borca gebe..."

Bugün içinden geçtiğimiz çağ, tam da bu dizelerin tarif ettiği bir "şişirilmiş kıymetler" çağı. Borçla yahut alın teri dökmeden finanse edilen debdebeli hayatlar, sosyal medyanın parıltılı filtreleri arkasına saklanan yapay hayaller ve yarını düşünmeden tüketilen kaynaklar... 

Peki, bu illüzyon balonuna ilk iğne battığında ne olacak?

İşte bu dizelerin rehberliğinde; zaman, tüketim çılgınlığı ve sahte maskelerin çöküşü üzerine biraz daha derin bir yolculuğa çıkalım.

Zamanın pazarlığı yoktur...Stoacı Bir Yüzleşme

İnsanlığın en büyük yanılgısı, zamanı satın alabileceğini ya da onunla pazarlık edebileceğini sanmasıdır. Oysa şiirde de söylendiği gibi:

"Felek hep tahammül etmez / Yıkar geçer hiç beklemez / Çürük çarık mallar için / Pey vermez pazarlık etmez"

Eski Yunan’dan günümüze kadar Stoacı felsefenin (Marcus Aurelius, Epiktetos...) merkezinde yer alan "Amor Fati" (kaderini sev/kabullen) ilkesi, doğanın ve zamanın düzenine direnmenin imkânsızlığını anlatır.

Felek zarını attığında ve vakit dolduğunda, sistem miadı dolmuş hiçbir şeyi yeniden tedavüle sokmaz. Kaçırılan fırsatların, ertelenen hayatların ve sahte ertelenmişliklerin ardından yapılması gereken tek şey vardır: Kabullenmek ve yola devam etmek.

Şişirilmiş Balonlar ve Zorunlu Sadeleşme

Geleceğimizden çalarak yaşadığımız şaşaalı günler, er ya da geç kendi faturasını önümüze koyar. Dün lüks saymadığımız, fütursuzca tükettiğimiz şeylerin yarın en büyük lüksümüz haline gelmesi, sadece ekonomik bir krizi değil, beraberindeki toplumsal ve ruhsal bir küçülmeyi de ifade eder.

Yük haline gelen servetler... "Dün servet sayılan şeyler yarın sana yük gelecek." Hak etmeden veya fazladan sahip olduğumuz her eşya, her statü, her yapay ilişki zamanla omuzlarımızda birer prangaya dönüşür.

Köpüklerin sönmesi...Şişirilmiş değerlerin, temelsiz zenginliklerin, haksız kazançların ve tüketim çılgınlığının balonu patladığında, insan ister istemez öz kaynaklarına dönmek zorunda kalırken bir yandan da hesap vermenin ağırlığı altında ezilir.

Her yükselişin bir inişi, her başlangıcın kaçınılmaz bir sonu olduğunu hatırlatan "Hayatlar hep küçülecek" dizesi, bir karamsarlık değildir belki, aksine fazlalıklardan, şaşaadan, zirve sarhoşluğundan uyanma, arınma ve özü keşfetme fırsatı sunmaktadır...

Maskelerin düşüşü...Hakikatin Doğuşu

Kriz anları ve zamanın süzgeci, sadece finansal köpükleri söndürmez,  temizlemez; insan ilişkilerindeki ve karakterlerdeki sahtelikleri de açığa çıkarır.

"Sahtekârın, düzenbazın maskelerini indirir / Güven satan münafığın dağına karlar yağdırır / En sonunda insanlara mutlak gerçeği gösterir..."

Anlık rüzgârların yelkenleri şişirdiği dönemlerde "güven" satanların, sahte başarı hikâyeleri uyduranların ve "mış gibi" yapanların maskelerini, hakikat rüzgârı uçuruverir. Sahte olan ne varsa zamanın süzgecinde takılıp kalırken; geriye sadece çıplak, yalın ve duru bir hakikat kalır.

Son Söz: Bor Pazarından Öteye Yürümek

"Geçti Bor'un pazarı" demek, her şeyin bittiği anlamına gelmez; aksine illüzyonun bittiği ve gerçek hayatın başladığı, gerçeklerle yüzleşmenin kaçınılmaz olduğu anlamına gelir.

Eşeği Niğde’ye sürmek; geçmişin pişmanlıklarına, patlayıp sönen balonlara ve dünün sahte şaşaalarına takılı kalmamayı, sadeleşerek ve hakikati kucaklayarak yola devam etme cesareti ile mecburi yöne doğru yol almayı kabullenmeyi gerekli kılar.

İnsan, dünün lükslerinin yüke dönüştüğünü hissediyorsa, belki de Felek, maskeleri indirip hayatın en yalın ve mutlak gerçeğini göstermeye çalışıyordur...ne dersiniz ?

Kulağa küpe olmalı:
"Bor'un pazarı"na vaktinde gitmeyenin yükünü eşşeği çekermiş !

12 Ekim 2026 Pazartesi

"Seyrancılar Kulübü"


Bazen
görürsün görmezlikten,
duyarsın duymazlıktan gelirsin...

Söylemek istersin çeneni tutar,
dilini ısırırsın...

Yutkunursun, boğazın düğümlenir,
tükürmek istersin, değmez ya, dersin...

Haykırasın vardır
avazın çıktığı kadar...

Ayağının altına alıp 
çiğnemek gelir içinden...

Ulan sizinde... diyerek

Neyse "bayramlık ağzımı"bozmayayım, seyrancılara alkışlama fırsatı vermeyeyim der yutkunursun...

Kimmiymş seyrancılar ?
Zübük, zibidi, hırpo, zıpçıktı, nemelazımcı, levazımatçı, beleşçi, kırıntıcı, goygoycu, alkışçı, gören kör, işiten sağır, bostan korkuluğu, gölgesinden korkan, ağzında dili olduğunun farkında olmayanlar...

"Ya Sabır...Lâ havle..."
★
Seyrancılar kulübü: gören körler ve duyan sağırlar çağı...

Bazen gözünün önünde sergilenen tiyatroyu görürsün de görmezlikten gelirsin. Kulakları tırmalayan o riyakâr sesleri duyarsın da duymazlıktan gelirsin. Boğazına bir yumruk oturur; tam ağzını açıp avazın çıktığı kadar haykıracak olursun, dilini ısırırsın. Yutkunursun. Bir öfke kabarır içinden, "Ulan sizinde..." diye başlayan o sövgüyü savurmak istersin ama değmez dersin.

Değmez; çünkü hayatın sahnesini tutmuş öyle bir kitle var ki, senin öfkeni bile kendilerine eğlence yapacaklar. Bırakırsın "bayramlık ağzın" kapalı kalsın. Bırakırsın, o "seyrancılara" alkışlayacak malzeme çıkmasın.

Peki, kimdir bu seyrancılar?

Sahnede fırtınalar koparken, bir haksızlık göz göre göre işlenirken localardan sessizce izleyen, çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre el çırpan o kalabalık...

Bu prototipler portresini resmedelim mi ?

Hayatı bir fırsatçılık tiyatrosundan ibaret sanan, yüzlerinde maske, ceplerinde çıkar hesaplarıyla dolaşan, dün alkışladıklarına bugün söven, bugün sövdüklerini yarın baş tacı eden, zübükler ve zibidiler....bunlar toplumda sorumluluk almaktan kaçan, sadece izleyip fırsat kollayan veya sürüye uyan tiplemeler...
Omurgasızlığın resmini de çizseler, silüetleri tam ortada durur bunların.

Bir de nemelazımcılar ve bostan korkulukları var ki... "Ucu bana dokunmayan bin yaşasın" diyen, rüzgâr ne taraftan eserse o tarafa yatanlar. Ne bir duruşları vardır ne bir fikirleri. Ağzında dili olduğunun farkında olmayan, varlığıyla yokluğu bir olan tiplemelerdir bunlar. Rüzgârgülü bile bunlardan daha kararlıdır.

Kırıntıcılar ve beleşçiler ise başkalarının emeğinin, mücadelesinin ve dökülen alın terinin kırıntılarıyla beslenirler. Kendi sofralarını kuracak cesaretleri yoktur ama başkasının sofrasından düşen her kırıntıya goygoyculuk yapmaya dünden razıdırlar.

Ve gören körler ve işiten sağırlar... En tehlikelileri de bunlardır. Hakikati bilirler, gerçeği görürler, çığlığı duyarlar... Ama susarlar. Gölgelerinden bile korktukları için gerçeği haykırmak yerine, kulaklarını tıkamayı ve gözlerini kapatmayı seçerler.

İşte bu yüzdendir o çeneyi tutmak. İçinden ayağının altına alıp çiğnemek gelse de, o öfkeyi kendi içinde eritmek... Çünkü bilirsin ki, bu tiplemelere verilecek en büyük ceza, onların düzeyine inmemektir. 
Sözü söylemek kolaydır; ancak o değersiz kitleye malzeme vermemek adına susabilmek, onların beklediği o patlamayı vermemek, seyir zevklerini kursaklarında bırakmaktır.

Boğazınızdaki düğüm kolay çözülmez, biliyorum. Ama yine de o derin nefes alınmalı, gözler kapatılmalı ve o kadim sığınağa çekilmelidir:

"Ya Sabır... Lâ havle..."

Bırakın seyrancılar izlemeye, alkışçılar el çırpmaya devam etsin. Siz duruşunuzu bozmayın; zira bu çağda kendi çizgisini koruyabilmek, dolduruşa gelmemek, o kalabalığa verilebilecek en sessiz ama en ağır cevaptır...

Ne zamana kadar "Ya Sabır... Lâ havle..."

Bıçak kemiğe dayanana kadar !

Ne demiş meşhur Divan şairi şeyh Galib:
"Söz yorulduysa sükut elzemdir"

Nüfuz pazarlamacıları...


Nüfuz pazarlama ve erişim ticareti üzerinden geçinen komisyoncular yahut simsarlar suya sabuna dokunmadan, kafa yormadan, alınteri dökmeden nasıl da kolay geçim yolu bulmuşlar, şu tuhaflıklar dünyasında...

Bir sosyo-ekonomik ve ahlâkî yozlaşma teşhisi ile girdik mevzuya... Üretmeden tüketen, emek vermeden devasa paylar toplayan ve toplumsal bünyeyi içten içe kemiren o türedi zümreyi tek bir cümlede özetleyelim istedik...

Adına ister "ağ ve erişim ticareti" deyin, ister "nüfuz simsarlığı"; çağımızın en büyük trajedilerinden biri, katma değer üreten akıl ve alın terinin sıradanlaştırılması, buna karşılık sadece "kapı tutan", "kart vizit satan" veya "aracı olan" tiplerin -belki de bizzat kartın sahibi tarafından- taltif edilmesidir.

Bu ironik ve tuhaf tablonun alt mekanizmalarına bakıldığında insana "hakikaten tuhaflıklar dünyası" dedirten birkaç husus öne çıkıyor:

"Sıfır Risk, Maksimum Rant" Modeli
Gerçek bir sanayici, araştırmacı, sanatçı ya da zanaatkar; fikri, zamanı, sermayeyi ve ruhunu ortaya koyar. Başarısızlık riski tamamen onun omuzlarındadır. Ancak nüfuz simsarları
hammadde harcamaz, sattığı şey kendi emeği değil, başkalarının emeğidir.

Bunlar;
İş bozulduğunda aradan çekilir; "Ben sadece tanıştırdım / önayak oldum" der, sorumluluk almazlar.

Üretim sancısı çekmezler. Bir fikrin çilesini çekmeden, o fikrin meyvesini ilk toplayan onlar olurlar.

Liyakatin Yerini Alan "Erişim Pazarlaması"
Sistemin kilit noktalarını tutan bu kitle, bilginin, yeteneğin veya kalitenin önünü açmak yerine; kendi geçiş ücretini önünüze koyar. 

Böylece:
Çalışan değil, "iliştirilen" kazanır.

Gerçek liyakat sahipleri kapılarda bekletilirken, kulis koridorlarında koşturanlar "iş bitirici" sıfatıyla baş köşeye oturtulur.

Toplumda "Çalışmak ve öğrenmek anlamsızdır, önemli olan doğru adama ulaşmaktır" algısı yerleşir ki bir cemiyet için en tehlikeli çürüme eşiği burasıdır.

Emeksiz Kazancın Meşrulaştırılması
Eski dünyada "komisyonculuk" veya "simsarlık", iki tarafı makul şartlarda buluşturan meşru ve mütevazı bir hizmetti. Günümüzde ise bu durum şekil değiştirerek bir nüfuz tüccarlığına dönüştü. "Suya sabuna dokunmadan", tek bir fikir üretmeden, bir satır kod yazmadan, bir tek pürüzlü yüzeyi zımparalamadan sağlanan bu kolay kazanç; emeğiyle geçinen geniş kitlelerin adalete olan inancını zedeler.

Özetle;
İnsanlığın "alın teri ve zihin emeği" ile inşa ettiği medeniyet piramidinin tepesine, sadece asansörün düğmesine basmayı bilenlerin kurulması; çağımızın en hazin felsefi ve ahlâki ironisidir.

Bir yanda yağcı, yalaka ve dalkavuklukla sistemin kaymağında sebeplenenler, diğer yanda komisyoncular, simsarlar nüfuz pazarlamacıları...

Kafa yormadan, ter dökmeden, risk almadan sistemi sağan bu kitle, ne yazık ki emeksiz rantın en zahmetsiz yolunu bulmuş görünüyor...

Düğün dernek...

 

Bak !
Davulcu hem çalıyor hem oynuyor...
Zurnacı da öyle...

Nasıl da ritmik, dengi dengine...

Oynayanlar da çok mutlular değil mi...

Çalma diyen de yok !...işleri bu.
Çalan var diye pisttekiler oynuyor...çalan olmazsa kapı gıcırtısına oynayacak değiller ya !

Seyrediyoruz
Çalanı da oynayanı da...şurdakilerin de içi gidiyor, oynamaya can atıyorlar baksana...yerleri dar, fırsat bulsalar hiç kaçırmazlar.

Ya şu köşede kalanlar ?
Ha, onlar doğuştan kör.
Çalıp oynayanları görmezler, onlar da duyuyordur canım...baksana alkışlıyorlar.

Duymayanı kalmış mı...?
Horhordaki sağır sultan duymamıştır.
Kulakları ağır işitiyormuş...belki de uyuyordur.
★
Amaaan, kafamızı şişirdiler, gözümüz de yoruldu...

Şu düğün dernek ne zaman bitecekse...

11 Ekim 2026 Pazar

Freni Patlamış Bir Dünyada...


Ahlâk Erozyonu ve Kaçınılmaz Bumerang Etkisi

Hiç düşündünüz mü? Doymak bilmez bir iştiha, dünyayı adeta tek bir sepete koyup götürecek kadar ihtiras ve hırs, sınır ve ölçü tanımayan bir yağma isteği... Günümüzün "insan görünümlü" mahluklarını tanımlamaya bu kelimeler yeter mi acaba?

Maalesef bugün insanlık, freni patlamış yokuş aşağı giden bir kamyon gibi meçhul ve tehlikeli bir yere doğru hızla yol alıyor. Bir acaip yarışın, tuhaf bir gaflet uykusunun içindeyiz. 
Meşru ile gayrimeşru sınırlarının iç içe geçtiği, gayrimeşru olanın "meşruiyet" kılıfıyla ambalajlanıp pazarlandığı, "cinin çalıp şeytanın oynadığı" bir devrandan geçiyoruz desek abartmış olmayız.

Peki, bu gidişatın sonu nereye varacak? 
Yapıp ettiklerimiz gerçekten yanımıza kâr mı kalıyor?

Maskelerin düştüğü bu çağda artık hiçbir şey gizli kalmıyor...Mısrak çuvala sığmıyor !

Eskiden arsızlıklar, hırsızlıklar ve kötülükler veya haksızlıklar kapalı kapılar ardında uzun süre saklanabilirdi. Fakat günümüzde insanların açıktan ya da sinsice bir başkasına taktığı çelmeleri, attığı kazıkları, yediği haram lokmaları, işlediği cürümleri ve ettiği zulümleri örtbas etmesi artık mümkün değil.

Tüm bu kurnazlıkları aleni yahut "siyaseten" yapınca yanına kâr kalacağını sanan insanlar büyük bir yanılgı içinde...Dünyanın öteki uçunda kanat çırpan kelebeğin meydana getirdiği hava akımı saniyeler içinde yüzünüzü okşuyor.

Ayrıca evrende etkisinden kurtulup kaçamayacağımız ahlâki ve ilahi bir denge var.

Görüyoruz ki, "Sinsi hesaplar ve atılan kazıklar, sadece yapıldığı anla sınırlı kalmamakta; zamana yayılan bir zehir gibi topluma ve sahibine geri dönmekte..."

Kötülüğün bumerang etkisinin olduğu asla unutulmamalıdır...

İnsanoğlunun sınırsız hırsı ve ahlâk erozyonu, sadece havayı, suyu ve toprağı kirletmekle kalmıyor en acısı ve en tehlikelisi; vicdanları kirletiyor.

Bugün dünyayı saran kitlesel bunalımlar, içsel krizler, huzursuzluklar ve derin tatminsizliklerin hiç biri tesadüf değil. Bunlar, insanoğlunun kendi elleriyle yapıp ettiği kötülüklerin bumerang gibi dönüp dolaşıp kendini vurmasıdır.

İşin trajikomik tarafı ise, tüm bu krizlere sebep olan insanoğlunun, sonra da hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi şaşkınlıkla ellerini ovuşturup "masum" rolü oynamasıdır.

Oysa Kur’an-ı Kerim bu gerçeği asırlar öncesinden tam da bugünleri tarif eder gibi yüzümüze vurur:

"İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde bozgunculuk/düzen bozulması ortaya çıktı. Ki Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki tutumlarından dönerler."(Rûm Sûresi, 41)

Çoğaltma yarışı ve hırsın insanı nasıl felakete sürüklediği ise Tekâsür Sûresi’nde açıkça ihtar edilir: "Çoğaltma yarışı (hevesi) sizi oyaladı; ta kabirleri ziyaret edinceye kadar..."

Peki, bu yokuş aşağı gidişi durduracak fren nedir? 
Çözüm, yitirdiğimiz güzel ahlâkı ve insani değerleri yeniden hatırlamakta yatıyor.

Geleceği ve kendimizi kurtarmak istiyorsak, inşa etmemiz gereken insan tipi şu ilkelere dayanmalıdır:

Emin ve Dürüst Olmak: Kendi çıkarı için başkasının ayağına çelme takmayan, arkadan kuyu kazmayan, güven duyulan insan olmak.

Kanaat ve Emanet Bilinci: Dünyayı yağmalanacak bir ganimet değil, korunması gereken bir emanet olarak görmek. Hırsın yerini şükürle doldurmak.

Helal ve Meşru Olan Sınırlarda Titizlenmek : Gayrimeşruyu kılıflayıp meşru göstermeye çalışmak yerine, haram lokmadan tiksinecek bir vicdaniliğe ulaşmak.

Özeleştiri Yapabilmek: Suçu başkalarına atıp masum rolü oynamak yerine, kendi hatalarıyla yüzleşebilmek.

Son Söz:
Dünyayı bir sepete koyup götürmek isteyenlerin unuttuğu çok basit bir hakikat var: 

"Kefenin cebi yok"

Vicdanı kirleterek elde edilen hiçbir kazanç, insana aradığı o huzuru vermez, vermeyecektir. Freni patlamış bu kamyondan inmenin tek yolu, direksiyonu yeniden adalet, merhamet ve güzel ahlâka kırmaktır.

10 Ekim 2026 Cumartesi

Elin tokmağı için taşıma davul !

Devşir sen aklını başına oğul !
Haşeratla, parazitle dost olma sakın,
Sülükler, keneler, bitler, pireler,
Kan emecek havuz arıyor oğul !

Herkesi kendin gibi zannetme sakın,
Dost görünene hemen inanmayasın,
Yolu ne, gidişi ne, niyeti ne, bakın,
Ona göre bir tavır takın sen oğul !

İninde tilkiler var mı ona bak,
Sakalı, çaputu ölçün olmasın.
Kuzu postu giymiş kurtlara dikkat !
Sireti hayvana dikkat et oğul !

Hesabî olanın hesabını gör...
Ardına düşenin geçmişini sor...
Eveleyip gevelerse, hep şerre yor...
Sonradan dövünüp üzülme oğul !

Elin tokmağı için, taşıma davul
Devşir sen aklını başına oğul !
Sen sen ol daima yağınla kavrul
Sinsi tabiatlıdan uzak dur oğul !

Ahmet Hamdi Tanpınar ve İnsanın Şirazesi...

Edebiyatımızın en derinlikli mütefekkirlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, eserlerinde yalnızca bir dönemin panoramasıyla yetinmez; insan ruhunun, toplum yapısının ve zamanın kılcal damarlarında gezinerek zamansız hakikatleri yüzümüze çarpar.

Onun romanlarını okurken bazen tek bir diyalog, sayfalarca sürecek bir sosyoloji ya da felsefe dersinden çok daha derin bir iz bırakır zihnimizde. 

Türk edebiyatının en vurucu tespitlerinden biri de, Tanpınar’ın Mahur Beste adlı romanında geçer:

“Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.”

Şirazesiz Kalmış Bir Toplum

Mahur Beste’de İsmail Bey’in damadı Behçet Bey’e hitap ettiği bir sahnede, meselenin özü aslında Doğu-Batı çatışmasının veya batan bir imparatorluğun ötesine geçer; doğrudan "insani öz" krizine dayanır.

Metnin tamamına baktığımızda, mesajın sarsıcılığı daha net anlaşılır:

“Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı insan yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?

Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.

Sen cilt yapıyorsun; şiraze nedir bilirsin. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış...”

Tanpınar, bu eşsiz metinde kitap ciltçiliğiyle uğraşan Behçet Bey’e büyüleyici bir metaforla seslenir: Şiraze...

Kitabın sayfalarını bir arada tutan, dağılmasını önleyen, şiraze denilen o ince örgü koparsa, ne kadar ciltlerseniz ciltleyin o kitap dağılmaya mahkûmdur. 

İnsanı ve toplumu ayakta tutan "şiraze" ahlâki, ruhi ve vicdani değerler bütünüdür.

Telafi Edilebilir Eksikler ve Telafisi Olmayan Yozlaşma

İsmail Bey’in sözlerindeki ayrım, günümüz dünyası için de rehber niteliğindedir:

Teknik ve Maddi Eksikler Çözülebilir...
Bilgisizlik mi var? 
Okur, öğrenirsiniz. 
Ekonomik kriz mi var? 
Çalışır, kazanırsınız. 
Kurumlar veya sistemler mi yetersiz? 
Yenisini inşa edersiniz. 
Bunların tamamı zaman, emek ve akılla telafi edilebilecek süreçlerdir.

Asıl mesele manevi mayanın bozulmasıdır...
Ancak bir toplumda ya da bireyde adalet duygusu, vicdan, dürüstlük ve ahlâki pusula tahrip olmuşsa; yani insan "bozulmuşsa", inşa edeceğiniz en mükemmel sistem bile o bozuk temel üzerinde çökmeye mahkûmdur.

Çağımızın Unuttuğu Hakikat

Bugün modern dünyada yaşanan pek çok krizin, kural eksikliğinden ziyade o kuralları uygulayacak insandaki "öz kaybı" ile ilgili olduğunu görmek zor değil. Binaları, şehirleri, teknolojiyi ve kurumları sürekli yeniliyoruz; fakat insanı insan yapan manevi kıymetler manzumesini ihmal ettiğimizde, geriye yalnızca şirazesi kopmuş bir kalabalık kalıyor.

Tanpınar’ın bu uyarısı, sadece geçmişe bakıp iç çekmek için değil; bugün hem kendi iç dünyamıza hem de yaşadığımız topluma bakarken yapmamız gereken vicdani bir muhasebenin anahtarıdır.

Çünkü şirazeyi yeniden örmeden, sayfaları bir arada tutmak, medeniyeti ihyâ etmek mümkün değildir.

Dünyadan alacaklılar...


İnsanın en ağır yükü, omuzlarında taşıdığı taşlar değil; zihnine ve kalbine ilmek ilmek inşa ettiği beklentileridir. Beklenti, henüz yaşanmamış bir zamana çekilmiş ipotektir. 

İnsan, gerçekleşmemiş bir anın içine ne kadar çok arzu, ne kadar çok düş ve şart yüklerse; o iplik koptuğunda düşüşü de o kadar derin ve sarsıcı olur. 

Kendini çelik halatlarla dünyaya bağlamış koskoca insanların sarsılarak ağlayışını görürsünüz, bu, bir nesneyi kaybetmenin çocukça masumiyeti değil; kendi elleriyle kurdukları hayal kulelerinin kendi üzerlerine yıkılışıdır.

Çocuk elinden oyuncağı alındığında sadece o an için ağlar; acısı saf, feryadı tepkiseldir ve yerini bir yenisi aldığında gözyaşı çabuk kurur. 
Oysa yetişkin, hayal kırıklığına uğradığında sadece o anı değil, yatırdığı geleceği, harcadığı emeği ve vehmettiği değeri kaybeder. Feryadı ses tellerini patlatırcasına çıksa da içindeki boşluk kolay kolay dolmaz. 

İnsanı umarsız ve mahzun kılan şey, olayın kendisinden ziyade, olana yüklediği aşırı anlamdır. 

Dünya ve insan, doğası gereği fânidir, değişken ve vefasızdır. Zemin topraktan ve kaygandan ibaretken, üzerine granit sütunlar dikmeye çalışmak insanı nihayetinde bu çaresizlikle baş başa bırakır. 

Beklenti, kişiyi edilgenleştirir; huzurunu ve muvazenesini bir başkasının eylemine, bir olayın seyrine bağlayan insan, anahtarını başkasının cebine teslim etmiş bir mahkûma dönüşür.

İnsanı bükülen boyundan, sızlayan ses tellerinden ve bu çaresizlikten kurtaracak tek şey zihinsel bir özgürleşmedir. İnsanlardan ve dünyadan muayyen neticeler beklemek, gölgeye sarılmaya benzer; gölgeye sarılanın eline sadece karanlık geçer. 

Gayret insandan, takdir ve akış ise hayatın kendi seyrindendir. 

Tohumu toprağa saçıp, meyvenin rengini ve tadını zorla kendi istediği kalıba sokmaya çalışmak hamlıktır. 

İnsan ne zaman ki yaptığını sadece yapması gerektiği için yapar, sevgisini karşılık gözetmeden sunabilirse, işte o zaman beklentinin zehrinden kurtulur. 

Boynu bükük kalanlar, dünyadan alacaklı olduğunu sananlardır. 

Oysa dünyadan nihai bir alacağı olmadığını, buranın sadece bir uğrak yeri olduğunu kavrayan müyessir bir akıl; ne beklentinin tuzağına düşer ne de feryadıyla gök kubbeyi yırtar. 

Duru bir kalp için gerçek şifa, gayreti gösterip neticeyi tevekkülle karşılayarak beklentisizliğin hürriyetine sığınmaktır.

"Kendi inşa ettiği sarayın kulu olan, bir rüzgâr estiğinde viranede kalır..."

Dışı âbâd, içi harab profiller

 

Eskiler derdi ki: Hadsize haddini bildirmek, öksüze esvab(elbise) giydirmek kadar sevaptır...

Ne kadar yerinde, derin bir kelâm... Atalarımızın gözlem gücü ve toplumsal akıl yürütmedeki isabeti gerçekten de hayranlık uyandırıcıdır.

Bu ifade, ilk bakışta belki sert veya iddialı gibi görünebilir; ancak özündeki hikmet ve adalet duygusu derinlemesine incelendiğinde ne kadar haklı bir denge arayışına işaret ettiği hemen anlaşılır:

Öksüze esvab giydirmek, korunmasız, çaresiz ve masum bir insanın temel bir ihtiyacını giderip onu onurlu kılmak, sırtını ısıtmak ve toplumun şefkat elini hissettirmektir; yüce bir merhamet göstergesidir.

Hadsize haddini bildirmek ise, ölçüyü kaçıran, hudut tanımaz, cehaletini kibirle harmanlamış ve başkalarının hakkına tecavüz etmeyi alışkanlık haline getirmiş bir zihniyete "dur" demektir. Bu da toplumsal nizamı, adaleti ve hakkaniyeti koruyan en az birinci örnek kadar hayati bir erdemdir. Biri şefkatin, diğeri ise adaletin ve dengenin tesellisidir.

Günümüz dünyasında maalesef ölçünün, sınırın ve edep çizgisinin en çok ihlal edildiği dönemlerden birinden geçiyoruz. Haddini aşanların sesinin gür çıkabildiği, buna karşılık sükûnetin ve erdemin zayıf sanıldığı bir iklimde, bu tür kadim düsturlara her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç var.

Ne acı bir tezat değil mi? 

Eğitim, kelime anlamı ve idealindeki misyon itibarıyla insanı inceltmeli, idrakini genişletmeli, kibrini törpülemeli ve haddini bilme erdemini (tevazu) kazandırmalıdır. 
Oysa günümüzde eline sadece bir ünvan, diploma denilen bir kağıt parçası geçmiş ama insan olma terbiyesinden, irfandan ve ölçüden nasibini almamış nice "diplomalı cahil" türedi.

Öğrencisinden hocasına, kürsüsünden bürokrasisine kadar insan kisvesi altında kibir satan, ünvanını bir erdem değil bir üstünlük taslama aracı gören bu zihniyet, ne yazık ki çağımızın en büyük trajedilerindendir. 

Dere yatağında akıp giden bir su damlası iken kendini okyanus zannetmek, tam da akıl tutulmasının ve cehaletin en konforlu halidir. Çünkü gerçek cahil, hiçbir şey bilmeyen değil; bildiği üç beş satırlık ezberi bütün kâinâtın hakikati zannedendir.

Bu tür profillerin en tehlikeli yanı, hadsizliği özgüven, kabalığı da kararlılık zannetmeleridir. Oysa asıl kudret ve asalet, insanın kendi sınırlarını bilmesinde, kâinâttaki yerini idrak etmesinde saklıdır.

Asrımızın en yaygın ve en hüzünlü manzaralarından biridir, İbn Haldun’un yüzyıllar önce işaret ettiği o"Kitap yüklü merkep" metaforu, bu metafor günümüzün cilalı, markalı, modern ambalajlar içinde sunulan ama özü itibarıyla boş ve idrakten mahrum insan profilini ne kadar da kusursuz özetliyor.

Dıştaki cila ile içteki çölün bu kadar keskin zıtlık oluşturması, asıl trajedinin tam da kalbidir.

Görünürde her şey var: Şık kıyafetler, modern mekânlar, afili ünvanlar, ezbere cümleler, dijital ekranlarda sergilenen sahte bir entelektüel konfor... 

Fakat suyun damarı kurudur; akıl var ama "mümeyyiz"  (ayırt edici, seçkin) bir idrak yoktur. Birazcık bilgi, insanın kibrini törpüleyip onu toprağa yaklaştıracağı yerde, ne yazık ki bazı zihinlerde bir gurur ve üstünlük asası olarak taşınıyor.

Dışı âbâd, içi harab olan bu profiller, taşıdıkları yükün ağırlığı altında ezildiklerinin bile farkında değiller. 
Zira hakiki ilim ve irfan, insanın omuzlarına yük bindirdikçe boynunu büker; hırs ve cehalet ise insanı havaya sokar.

Bu tür karakterlerin çoğaldığı bir iklimde, sahih sözün ve samimi duruşun kıymeti belki daha çok anlaşılıyor ama bir yandan da o yalnızlaşma hissi insanı yoruyor, değil mi?

9 Ekim 2026 Cuma

Hân-ı yağmada misafir...


Ey zavallı, dünya mülkün değil emanetindir, sen de ev sahibi değilsin, misafirsin...

Dünya, insan için ikindi gölgeliği mesabesinde, geçici bir konaklama yeridir. 
Sahibi olmadığımız, yalnızca bir süreliğine emanetçi sıfatıyla kapısını çaldığımız bu handa, asıl aldanış insanın kendini mülk sahibi sanmasıyla başlar.

Emaneti asıl malı sanmak, vasıtayı gaye zannetmesi gibidir. Oysa kervan yürümekte, zaman geçmekte ve geriye ne hırsla biriktirilen makamlar ne de tapulu mülkler kalmaktadır.

İnsan, ancak ömrünü geçirdiği misafirhanede ağırbaşlı bir misafir olduğunu idrak ettiği an, hırsın ve kibrin yükünden kurtulur; geriye kalan ise yalnızca bıraktığı hoş bir sedadır.

Zaten bu idrak kapısı aralandığında, insanın dünyayla kurduğu ilişki de kökten bir dönüşüme uğrar. Sahip olma hırsı yerini, emaneti en güzel şekilde muhafaza etme bilincine (eminlik vasfına) bırakır.

Çünkü misafir, konağın duvarlarını yıkmaz, demirbaşını kendi malı belleyip tapusunu istemez; aksine, geldiği gibi temiz, geldiği gibi incitmeden bırakıp gitmeyi bilir. 

Ama insanın trajedisi tam da burada başlar: Geçici olanı kalıcı kılma çabası, dünya hanının geçiş koridorunda beton binalar, tuğladan kibirler dikme gayreti. 
Oysa zaman dediğimiz asıl mîmar, ne sarayları ayakta bırakır ne de hırsla biriktirilen hazineleri.

Ne var ki modern çağ, insana sonunu unutturmak için her şeyi yapmaktadır; unutturmalı ki tüketsin, daha çok istesin, "daha çok sahip olursan var olursun" aldatmacısına boyun eğsin. Oysa ne kadar çok şey yığarsan, sırtındaki yük o kadar ağırlaşır ve hânın kapısına geldiğinde o yükü taşımak o kadar imkânsızlaşır.

Asıl zenginlik, elleri boşaltabilmekte, gönlü doldurabilmektedir. Buradan bakıldığında dünya, kalbin üzerinde bir yük değil, ruhun kemâle erdiği bir neşvünemâ tezgâhıdır. 
Misafir olduğunu bilen insan, ne kimsenin rızkına el uzatır ne de hanın sahibi edasıyla ortalıkta caka satar. 
O, sadece ardında huzurlu bir hatıra, temiz bir nam ve sessiz bir "Allah razı olsun" duası bırakarak hedefine yürür.

Gelen geçer bu dünyadan, giden gelmez unutma,
Bu bir han-ı yağmadır ki, doymak bilmez muhteris
Ne rütbe kalır geriye, ne mal ne mülk ne mevki,
Unutma ki son nefesi veren dönmezmiş geri.

Köpek olan eve melek girmezmiş...


"Köpek Olan Eve Melek Girmez" Deyiminin Tahlili ve Nefs Eğitimi

Halk kültürü ve edebi literatürde sıklıkla karşımıza çıkan atasözü ve deyimler, zahiri (dışsal) anlamlarının çok ötesinde derin bâtınî (içsel) ma'nalar barındırır. 

Toplumda yaygın olan "Köpek olan eve melek girmez" ifadesi de bu kategoride değerlendirilen, ilk bakışta maddî bir mekânı ve hayvan tasvirini çağrıştıran ancak özünde insanın ruh dünyasını ve ahlâkî yapısını hedef alan derin bir irfânî düsturdur. 

Söz konusu ifadeyi Hz. Mevlânâ’nın eserleri ve irfani perspektiften ele alarak özetlersek:

Mistik düşüncede dış dünya ile iç dünya (mikrokozmos ile makrokozmos) arasında sıkı bir bağ kurulur. Bu bağlamda, deyimde geçen unsurlar şu şekilde yeniden tanımlanır:

Ev (Kalp Evi), insanın manevî merkezini, yani "Nazargâh-ı İlâhî" olan kalbini temsil eder. Kalp, Hakk’ın tecelli ettiği mekândır.

Köpek (Nefsânî Arzular), insanın hayvânî yönünü, doymak bilmez iştahı, bencilliği ve nefsânî arzuları simgeler.

Hz. Mevlânâ’ya göre buradaki "ev", taştan ve topraktan mamul fizikî bir mesken değil; ruhun konakladığı kalptir. Sokaktaki hayvan ise mecazî anlamda insanın içindeki dizginlenemeyen hırsların dışavurumudur.

Nefsânî Ahlâk ve Bencil Yaşam Tarzı

İnsanın başkalarının hak ve hukukunu hiçe sayarak yalnızca kendi çıkarlarını gözetmesi, ahlâktaki en büyük çürüme olarak kabul edilir. 

Başkasının zararını düşünmeden servet biriktiren, elindeki nimeti muhtaçlarla paylaşmayan ve karşısındaki insanın da bir "can" taşıdığını unutan birey, nefsî anlamda hayvânî bir sıfatla nitelendirilmiştir.

Tıpkı bir lokmayı başkasıyla paylaşmamak için hırsla bacakları arasına sıkıştıran bir köpeğin refleksi gibi, başkalarının acısına duyarsız kalan birey "köpek ahlâklı" olarak tanımlanır. 

Bu durum, kalbin tamamen nefsânî arzularla kuşatıldığının ve ilâhî rahmetten uzaklaşıldığının bir göstergesidir.

Kalbin Arındırılması ve Nûrun Tecellîsi

Nefsânî arzuların kalbe yerleşmesi, ilâhî inâyetin ve melekî vasıfların o kalbe girmesine mani olur. "Köpek olan eve melek girmez" vecizesi, bu manevî tıkanıklığı ifade eder. Kalbin bu kirlerden arındırılması ise tövbe, gözyaşı, manevî uyanış ve merhamet ile mümkündür.

İnsanın kalbini pişmanlık gözyaşlarıyla yıkaması, kirpikleriyle oradaki kibir, bencillik ve hırs tozlarını süpürmesi gerekmektedir. Kalp bu şekilde saf ve berrak bir hâle geldiğinde, işte o vakit;

Oraya Hz. Muhammed (SAV)’in muhabbeti yerleşir.
Kalbi Allah ihâta eder (kuşatır).
İnsanın içi de dışı da nura bürünür.

Hâsıl-ı kelâm:
"Köpek olan eve melek girmez" tabiri, zahirî bir kınamadan ziyade derin bir nefs muhasebesi davetidir. İnsanın kendi içindeki hırs, bencillik ve nefsânî arzularla mücadelesini simgeler.

Unutulmamalıdır ki, bu dünyada hakiki anlamda "Hz. İnsan" olma bilincine erişen birey, ebedî bir varlık idrakiyle yaşar; çünkü insan ölmez, varlığını manevî bir olgunlukla sürdürür.

Doymak bilmez nefsi temsil eden domuz gibi hayat süren, kurtlar gibi muhteris, hayvandan aşağı, insan görünümlü androidlere, "köpek tabiatlı"lara, kendilerini "Allah dostu" olarak yaftalayıp göstermeye çalışsalar da kim inanır...

8 Ekim 2026 Perşembe

Yağma Hasan'ın böreği...


Yeyin efendiler yeyin, 
yağma Hasan'ın böreği.
Çiğnemeden yutun yeyin, 
öğürün yağlı çöreği...

Çöktünüz pınar başına, 
bakmayın göz yaşlarına
Açın şemsiyenizi siz, 
gelen şeytan taşlarına...

Yüz kösele, cüzdanlar şiş, 
ne ar ne namus  kalmamış,
Yağmanız arşa ulaşmış
ses veren yok, herkes susmuş...

Hak hukuk deyip durmayın, 
maskeler düştü yüzlerden,
Mızrak sığmadı çuvala, 
su gelmiyor bin dereden...

Kimse görmez mi sandınız, 
yapılan gizli işleri,
Döndü bakın işte devran, 
söktüler sağlam dişleri...

Millet gözlerini açtı, 
hayretle izliyor sizi
Kim münafık kim samimi, 
görüyor yüzsüz arsızı...

Taş Sokaklarda Kalan Çocukluğumuz / Hayrettin BARUT

 

-KİR-

Bir zamanlar Anadolu'nun taş sokaklarında büyürdük.

Sokaklarımız dardı ama dünyamız genişti.

Evlerin duvarları birbirine yaslanır, kapı önlerinde yaşlılar oturur, pencerelerden yemek kokuları sokağa taşardı. 

Yaz akşamlarında taşların üzerine serinlik çöker, gündüzün sıcağını alan duvarlar yavaş yavaş susardı.

Biz çocuklar ise günün son ışığına kadar sokaklarda olurduk.

Üstümüz başımız toz içinde…
Dizlerimiz yara bere…
Ayaklarımız çıplak ya da eski bir lastik veya naylon ayakkabının içinde…
Ama gönlümüz tertemizdi.

Bir taş bulurduk bazen.
Küçücük, yuvarlak, diğerlerinden biraz farklı…
Onu elimize alır, büyük bir hazine bulmuş gibi cebimize koyardık.
Oyuncağımız yoktu belki ama hayalimiz çoktu.

İki taş kale olurdu.
Bir sopa at olurdu.
Eski bir teneke araba olurdu.
Sokak da bizim dünyamız…

O zamanlar çocukların cebinde para değil, taş bulunurdu.

Ellerimiz kirlenirdi.
Dizlerimiz kirlenirdi.
Üstümüz başımız kirlenirdi.
Ama vicdanımız kirlenmezdi.

Bir arkadaşımız düşse elinden tutardık.
Birimizin ekmeği varsa bölüşürdük.
Oyunda haksızlık yapanı mahalle mahkemesinde yargılar, kimseye torpil geçmezdik.
Büyüklerin dünyasındaki hesapları bilmezdik.
Kimin zengin, kimin fakir olduğunu düşünmezdik.
Kimin hangi tarafta olduğunu sormazdık.
Çünkü çocukken tarafımız belliydi:
Haklıdan yanaydık.

Akşamüstü güneş, kerpiç ve taş duvarların üzerinden çekilmeye başladığında anneler pencerelere çıkardı.

Bir evden:
"Hayrettin!"
Bir başka pencereden:
"Hamit, hadi eve!"
Biraz sonra başka bir annenin sesi duyulurdu:
"Çocuklar, akşam oldu!"
Biz duymazdan gelirdik.
Çünkü oyunun en güzel yeriydi.

Sonra akşam ezanı okunurdu.

Mahallenin taş sokaklarına yayılan o ses, sanki bütün çocuklara aynı anda eve dönmeyi hatırlatırdı.

Kağıttan yaptığımız veya harçlıklarımızı birleştirerek aldığımız Topumuzu koltuğumuzun altına sıkıştırır, ceplerimizdeki taşları yoklar, yavaş yavaş evlerimize dağılırdık.

Eve girerken annemiz önce üstümüze bakardı:
"Yine nerelerde süründün sen?"
Başımızı öne eğer, gülümserdik.
Üstümüz kirliydi.
Fakat içimiz temizdi.
Şimdi düşünüyorum da…

Biz o zamanlar kirlenmekten korkmuyormuşuz.
Çünkü kirin sabunla çıktığını biliyormuşuz.
Asıl kirin insanın içine yerleştiğini henüz bilmiyormuşuz.

Sonra büyüdük.
Taş sokaklardan asfalt caddelere çıktık.
Mahallelerden şehirlere, çocukluktan hesap kitap dünyasına geçtik.

Cebimize taşların yerine başka şeyler koyduk.
Para…
Makam…
Menfaat…

Ve zamanla, çocukken hiç bilmediğimiz bir şeyleri öğrendik:
Siyasi tarafgirliği.
Paranın gücünü.
Kişisel hırsları ve menfaat üstünlüğünü.

Eskiden arkadaşımızın düşmesine üzülürdük.
Şimdi bazılarımız, kendi tarafındansa haksızlığı bile savunabiliyor.
Eskiden oyunda hile yapanı dışlardık.
Şimdi büyüklerin oyununda hile yapanı, işimize geliyorsa alkışlayabiliyoruz.

Eskiden elimiz kirlenirdi, annemiz yıkardı.
Şimdi ellerimiz temiz görünüyor ama:
sözlerimiz,
vicdanlarımız,
ölçülerimiz
kirlenebiliyor.

Ne acı…

Bir zamanlar taş sokaklarda üstü başı kir içinde koşan çocuklardık.

Dizlerimiz çamurluydu ama vicdanlarımız tertemizdi.
Şimdi elbiselerimiz temiz, ayakkabılarımız parlak, sofralarımız daha zengin…
Ama bazı vicdanlar siyasi hesapların çamuruna bulanmış.

Bir zamanlar annelerimiz:
"Üstünü başını kirletme!"
diye seslenirdi.

Keşke bugün de birileri çıkıp:
"Evladım, vicdanını kirletme!"
diyebilse.

Çünkü insanın üstündeki kir suyla çıkar.
Ama siyaset , makam,para ve güç uğruna kirletilen vicdanı hiçbir su temizleyemez.

Ve belki de bizim en büyük kaybımız çocukluğumuz değil…
Çocukken sahip olduğumuz o tertemiz vicdandır.

Taş sokaklarda kirlenen çocuklar büyüdü.
Ama keşke büyürken, kol
vicdanlarını o sokaklarda bırakmasalardı.

Ya işte böyle dostlar, dün tozun, çamurun kirini bir kalıp sabun çıkarıyordu.

Bugünkü, kirlenmişligi temizleyecek her hangi bir madde yok.!!!

Cum'a vaktinde ,ellerimi semaya açıp Ya Rabbim vicdanımı kirletmeme izin verme diye dua edeceğim.

Selam ve dua ile.. 

                                                      Hayrettin BARUT

7 Ekim 2026 Çarşamba

Kel başa şimşir tarak...


Sağır duyar avazımı
Kör aynada kendin görür
Kele dermanı demeden
Şimşir tarağını arar

Topal ile yarışırım
Yarı yolda koysun diye
Aşka vuslatı sorarım
Vuslatı bilir mi diye

Güneşe selâmım yollasam
Küser şu bizim dolunay
Yıldızlara yeri sorsam
Derler şuracıkta, kolay...

Aşıka Bağdatı sordum
Astı suratını gitti
Sultana sıratı sordum
Tahta sarılmayı seçti

Yüzümü yere serince
Her gelen bastı da geçti
Ateşten gömleği giydim
Birazcık üşümem geçti

Gündüzün karanlığında
Adam madam görmez oldum
Geceler nur saçtığında
Ben kendimle hemhâl oldum

Tersini yüzden okudum
Mim doğruldu Elif gibi
Yüzü astarı gizlemiş
Topraktaki elmas gibi

Aşikarda gizli olan
Kem göz ile görünür mü ?
Gönlünün gözü körlere
Baş gözü rehber olur mu ?

Akıllı mahzun, deliye her gün bayram...

 

Modern dünyanın getirdiği yapay gürültü ve sığlığın ortasında, akıl sahiplerinin iç sesini ve ruhsal muhasebesini, keskin bir mizah ve derin bakışla dışa vuralım istedik bu yazımızda...

Hakikatin yükünü omuzlayıp zihnin dehlizlerinde çile çekenlerle, idrakten mahrum bir konfor alanında yaşayanların tezatını yaşadığımız bir çağı idrak ediyoruz...

Zaten insanın başına ne geliyorsa "fazla düşünmekten", etrafındaki çürümeyi, riyayı ve adaletsizliği görüp dert edinmekten gelmiyor mu?

Akıllı dünyanın yükünü yüklenip de dertlenirken, deliye her gün bayram...zeki insanlar gece gündüz kafayı yorar da, aptal/gerzekler için her an ve mekân düğün bayram...

Şu aforizmanın dağ gibi hakikati de tam burada devreye giriyor: "Akıllı olup âlemin derdini çekeceğine, deli ol âlem seni çeksin."

Ne var ki, o "deli" lüksüne sahip olamayanlar, yani olayları, gidişatı ve sorumlulukları idrak edenler için bu yükten kaçış yok. Zihnî mesaiyi durduramıyor, susulması gereken yerde susamıyor, seyirci kalınması gereken yerde seyirci kalamıyorsunuz. Tabiatınız gereği meseleleri dert ediniyor, âlemin sırtından inmeyen o yükü kendi sırtınızda taşıyorsunuz.

Zihnini bu çağın gürültüsüyle, akılsızlıklarıyla ve ikiyüzlülükleriyle yoran insan için asıl mesele, o yükü taşımanın ötesinde, bu yükü "neye ve kime dayanarak" taşıdığıdır. Çünkü dert edinmek, bir bakıma aklın zekâtıdır; lakin o zekâtı verecek yer bulamamak, verileni de hak etmeyenlerin elinde ziyan olduğunu görmek insanın içini ayrıca acıtır.

Bugünün dünyasında bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı ama idrak, hikmet ve basiret adeta kıtlığa uğradı. Herkesin her şeyi bildiği ama hiçbir şeyin hakikatini tartmadığı bir gürültü çağındayız. Böyle bir iklimde akıllı kalmak, adeta inceden inceye bir çileye dönüşüyor: Yanlışı görüp susmak insanlığa sığmıyor, hem söylesen kime söyleyeceksin; muhatap ya anlamaktan aciz ya da işine gelmiyor...

İşte tam da bu yüzden, o "deliye her gün bayram" sözündeki sığ neşe ile dertli insanın derin üzüntüsü arasındaki makas hiç kapanmıyor. Biri hayatı yüzeyinden, en kestirme yoldan, hiçbir bedel ödemeden tüketirken; diğeri kelimelerin, kavramların, ahlâkın ve vicdanın direksiyonunu dosdoğru tutmaya, yoldan çıkmamaya çalışıyor.

Fakat unutmamak gerekir ki, âlemin derdini çekmek ağır bir hamallık gibi gelse de, insanı insan kılan, omuzlarındaki o yükün onurudur. Sığlığın konforuna sığınmaktansa, hakikatin sancısını çekmek her zaman daha asil bir duruştur.

Bu derin tefekkürün altını daha da doldurmak, belki de bu çağın kargaşası içinde kendi sığınağımızı —kalemi, kelâmı, sanatı— nasıl koruduğumuzu yeniden hatırlamak demektir. 

Bu noktada en çok düşündüren, bu "âlem" içinde en çok tahammül edemediğiniz şey nedir diye bize sorulacak olursa: "-mış" gibi yapan/yaşayan derim...

Hayatın simülasyonunu oynayan, her şeyi "mış gibi" yapan o kalabalıklar... 
Aslında bugünün en büyük ve en bulaşıcı hastalığı işte tam da bu.

Samimiyetin, inancın, sanatın, bilginin, hatta hüznün ve sevincin bile içini boşaltıp geriye sadece kof bir kabuk bırakanlar...

"Dinliyormuş/düşünüyormuş gibi kafa sallayanlar,
İnanıyormuş gibi görünen riyakârlar,
Okuyormuş gibi yapan ve iki satır ezberleyenler,
Hissediyormuş gibi görünüp sahte gözyaşı dökenler,
Değer veriyormuş gibi görünüp ilk virajda satanlar..."

Ortada bir fiil var ama ruhu yok. Bir varlık iddiası var ama hakikat yok. Her şey vitrin, her şey ambalaj, her şey pazarlığa tabi...

İşte insanın zihnini en çok yoran, o "akıllının derdi" dediğimiz yükü katbekat artıran şey de bu riyakâr hafifliktir. Çünkü hakiki olanla sahte olan aynı kefede tartılmaya başlandığında, aklın ve vicdanın dengesi şaşıyor. Gerçeğin bizzat kendisi ağır gelirken, bir de o gerçeğin taklidiyle boğuşmak zorunda kalmak...

Bu "mış gibi yaşayan" kalabalığa karşı en büyük mesafeyi kalem ile, kelâm ile, ürettiğimiz eserlerle ve o sahteliğin kirliliğine bulaştırmadığınız dünyamızla koymaya çalışıyoruz... 

Onlar rol kesmeye devam etsinler; sahici olanın ağırlığı her zaman sığlığın gürültüsünden daha kalıcıdır.

Duy hele neler söylerler...

 

Gel hele bu meclise sen, dinle heyetten sazı
Duy hele neler söylerler, duy divandan niyâzı
Nasıl şikâyet eylerler, avazsız bazı bazı
Hanende vü sazendenin böyle olur niyâzı.

Öküzlerin suçu ne ?


Azizim nedir bu hâl ?
bak kolkola girmişler,
sahtekârla tamahkâr,
harmanı götürmüşler !

Öküzlerin suçu ne ?
düvenin hiç suçu yok,
harman makinasının,
kolu dişlisi kırık !

Davar samansız kaldı,
fırında un kalmadı,
fukara aç kalmışmış,
de ! kimin umurunda !

Umut seneye kaldı,
hele mevsimler geçsin !
ekinler bir sararsın,
seneye Allah kerim...