Eskiler derdi ki: Hadsize haddini bildirmek, öksüze esvab(elbise) giydirmek kadar sevaptır...
Ne kadar yerinde, derin bir kelâm... Atalarımızın gözlem gücü ve toplumsal akıl yürütmedeki isabeti gerçekten de hayranlık uyandırıcıdır.
Bu ifade, ilk bakışta belki sert veya iddialı gibi görünebilir; ancak özündeki hikmet ve adalet duygusu derinlemesine incelendiğinde ne kadar haklı bir denge arayışına işaret ettiği hemen anlaşılır:
Öksüze esvab giydirmek, korunmasız, çaresiz ve masum bir insanın temel bir ihtiyacını giderip onu onurlu kılmak, sırtını ısıtmak ve toplumun şefkat elini hissettirmektir; yüce bir merhamet göstergesidir.
Hadsize haddini bildirmek ise, ölçüyü kaçıran, hudut tanımaz, cehaletini kibirle harmanlamış ve başkalarının hakkına tecavüz etmeyi alışkanlık haline getirmiş bir zihniyete "dur" demektir. Bu da toplumsal nizamı, adaleti ve hakkaniyeti koruyan en az birinci örnek kadar hayati bir erdemdir. Biri şefkatin, diğeri ise adaletin ve dengenin tesellisidir.
Günümüz dünyasında maalesef ölçünün, sınırın ve edep çizgisinin en çok ihlal edildiği dönemlerden birinden geçiyoruz. Haddini aşanların sesinin gür çıkabildiği, buna karşılık sükûnetin ve erdemin zayıf sanıldığı bir iklimde, bu tür kadim düsturlara her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç var.
Ne acı bir tezat değil mi?
Eğitim, kelime anlamı ve idealindeki misyon itibarıyla insanı inceltmeli, idrakini genişletmeli, kibrini törpülemeli ve haddini bilme erdemini (tevazu) kazandırmalıdır.
Oysa günümüzde eline sadece bir ünvan, diploma denilen bir kağıt parçası geçmiş ama insan olma terbiyesinden, irfandan ve ölçüden nasibini almamış nice "diplomalı cahil" türedi.
Öğrencisinden hocasına, kürsüsünden bürokrasisine kadar insan kisvesi altında kibir satan, ünvanını bir erdem değil bir üstünlük taslama aracı gören bu zihniyet, ne yazık ki çağımızın en büyük trajedilerindendir.
Dere yatağında akıp giden bir su damlası iken kendini okyanus zannetmek, tam da akıl tutulmasının ve cehaletin en konforlu halidir. Çünkü gerçek cahil, hiçbir şey bilmeyen değil; bildiği üç beş satırlık ezberi bütün kâinâtın hakikati zannedendir.
Bu tür profillerin en tehlikeli yanı, hadsizliği özgüven, kabalığı da kararlılık zannetmeleridir. Oysa asıl kudret ve asalet, insanın kendi sınırlarını bilmesinde, kâinâttaki yerini idrak etmesinde saklıdır.
Asrımızın en yaygın ve en hüzünlü manzaralarından biridir, İbn Haldun’un yüzyıllar önce işaret ettiği o"Kitap yüklü merkep" metaforu, bu metafor günümüzün cilalı, markalı, modern ambalajlar içinde sunulan ama özü itibarıyla boş ve idrakten mahrum insan profilini ne kadar da kusursuz özetliyor.
Dıştaki cila ile içteki çölün bu kadar keskin zıtlık oluşturması, asıl trajedinin tam da kalbidir.
Görünürde her şey var: Şık kıyafetler, modern mekânlar, afili ünvanlar, ezbere cümleler, dijital ekranlarda sergilenen sahte bir entelektüel konfor...
Fakat suyun damarı kurudur; akıl var ama "mümeyyiz" (ayırt edici, seçkin) bir idrak yoktur. Birazcık bilgi, insanın kibrini törpüleyip onu toprağa yaklaştıracağı yerde, ne yazık ki bazı zihinlerde bir gurur ve üstünlük asası olarak taşınıyor.
Dışı âbâd, içi harab olan bu profiller, taşıdıkları yükün ağırlığı altında ezildiklerinin bile farkında değiller.
Zira hakiki ilim ve irfan, insanın omuzlarına yük bindirdikçe boynunu büker; hırs ve cehalet ise insanı havaya sokar.
Bu tür karakterlerin çoğaldığı bir iklimde, sahih sözün ve samimi duruşun kıymeti belki daha çok anlaşılıyor ama bir yandan da o yalnızlaşma hissi insanı yoruyor, değil mi?
