Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

5 Nisan 2026 Pazar

Ambalajlı Bâtıl, Köşesindeki Doğru: Bir Feraset Sınavı

.

Neler var gündeminizde bilmiyorum ama,
zihin meşgaleleri, yeni fikirler ve yaratıcı heyecanlar arasında dolanıp dururken, ben bugün divan edebiyatının zirve şairlerinden Bâkî'nin bir beyti üzerinden yola çıktım, kalemin ucu ile zamaneye birazcık dokunayım istedim !

"Bâtıl hemîşe bâtıl u bîhûdedir velî
Müşkil budur ki sûret-i hakdan zuhûr ede"
 ,

demiş Bâkî merhum.

Bâkî merhumun bu tespiti, üzerinden asırlar geçse de eskimeyen, hatta her geçen gün "tazeliği" daha çok hissedilen bir hakikat tokadı gibi. Beyti günümüz Türkçesiyle şöyle bir süzgeçten geçirelim:

"Bâtıl (yanlış, boş, çürük olan) her zaman bâtıldır ve beyhudedir; lakin asıl zor/sıkıntılı olan, o bâtılın 'hak suretinde' (doğruymuş gibi görünerek) ortaya çıkmasıdır."

Neden bugünlere bu kadar hitap ediyor?

Bu beyit, aslında bir "algı ve ambalaj" eleştirisidir. Bâkî'nin parmak bastığı o "müşkil" (zor) durum, bugün modern dünyanın tam göbeğinde yaşıyor:

Yani "Suret-i Hak" meselesi...Bu, kötülüğün; iyilik, demokrasi, özgürlük ya da adalet maskesiyle gelmesidir. Bir şeyin doğrudan "ben kötüyüm" demesiyle baş etmek kolaydır, cepheniz bellidir. Ama "ben senin iyiliğini istiyorum" diyerek gelen bir yanlışı ayırt etmek, feraset ister.

Bugün bilgi kirliliği ve manipülasyon meydanlarda cirit atıyor. Günümüzde "bâtıl" olan (yalan haber, çarpıtılmış bilgi), o kadar profesyonelce servis ediliyor ki, hakikatin ta kendisiymiş gibi karşımıza dikiliyor. Bâkî’nin dediği o "sûret-i hak", bugünün pikselleri ve algı yönetimiyle de birleşmiş durumda.

Artık "İyilik maskeli kötülük" her yerde karşımıza çıkıyor. Rahmetli şair, insanın en zayıf noktasını yüzyıllar öncesinden bize hatırlatıyor: Bizler şekle, söze ve dış görünüşe çabuk aldanırız. İçerik çürük olsa da "suret" (görünüş) parlatıldığında, bâtılı baş tacı yapma riskimiz her zaman var.

Bugün birine "Hadi yanlış bir şey yapalım" derseniz kimse gelmez. Ama o yanlışı "haklı bir dava" gibi paketleyip sunduğunuzda peşinden kitleler gider. İşte Bâkî'nin "Müşkil budur" dediği o tehlikeli viraj tam da burası.

Bu çağda doğrucular fazla suskun, ve  "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" düsturu ile köşelerinde oturuyorlar... risk almayanların boşluğunu, yanlışı doğru kılığına sokarak ikrâm(!) edenler alıyor, işte o sessizlik sadece bir geri çekilme değil, aynı zamanda meydanın "suret-i hak" maskesi takanlara terk edilmesidir. Bu durum, "entropi" yasası gibi; eğer bir sistemde düzeni (hakikati) korumak için aktif bir enerji harcanmazsa, sistem kendiliğinden düzensizliğe ve bozulmaya (bâtıla) evrilir.

"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" anlayışının doğurduğu o büyük boşluk, ne yazık ki şu sonuçları beraberinde getiriyor:

Sükûtun ikrar sayılması...Doğrucular sustukça, gürültüsü çok çıkanın sesi "hakikat" zannedilmeye başlanıyor. Sessizlik, bir noktadan sonra yanlışa verilmiş zımni bir onay haline dönüşüyor.

Risk ve bedel korkusu...Hakikati savunmak her devirde bir külfettir. Ancak risk almayanların oluşturduğu o sterillik, aslında toplumun bağışıklık sistemini çökertiyor. Doğal seleksiyonda bile savunma mekanizması olmayan türler elenirken, toplumsal hayatta da sesini çıkarmayan "doğru", zamanla etkisizleşip bir "relikt" (kalıntı) haline dönüşüyor.

Yanıltıcı ikrâmlar... Bu boşluğu dolduranlar o "bâtılı" öyle bir allayıp pulluyorlar ki, toplum bunu bir lütuf gibi kapışıyor. Ambalaj o kadar parlak ki, içindeki zehir kimsenin umurunda olmuyor.

Aslında bu durum, bir nevi toplumsal bir süksesyon (ardıllık) süreci. Doğru fikirlerin ve dürüst insanların terk ettiği habitatı, hızla üreyen ve her kılığa giren fırsatçılar istila ediyor.

Bâkî’nin işaret ettiği o "müşkil" durumun çözümü belki de kalem ehlinin, düşünen ve üretenlerin o köşelerinden çıkıp seslerini (ya da nefeslerini) daha gür duyurmalarından geçiyor. Zira karanlığın varlığı, ışığın yokluğundandır.

Bu "köşeye çekilme" hali bir yorgunluk mu, yoksa artık anlaşılmayacağına dair bir ümitsizlik mi diye devkafa yordum, geldiğim nokta şu; yorgunluktan ziyade boşvermişlik mi desem, yoksa çıkarından başka bir şeyi önemseyen içi kof dışı cafcaflı entelijansiya mensubu görünümlü cühelanın, zamanenin münevver adam kıtlığında o boşluğu doldurması mı desem...belki de her ikisi, ortaya karışık !

O "münevver adam kıtlığı" teşhisim biraz meselenin kalbine dokunuyor gibi... Bu, sadece bir boşluk değil, aynı zamanda bir "nitelik kayması" meselesi. Bahsettiğimiz o içi kof ama dışı cafcaflı kitle, aslında tam da Bâkî’nin işaret ettiği "sûret-i hak" maskesini en profesyonelce kullananlar.

Bu durumu birkaç noktada derinleştirelim:

Entelijansiya Görünümlü Cühela: Eskinin münevveri "dert sahibi" adamdı; hakikat için bedel ödemeyi göze alırdı. Şimdikiler ise sadece "vitrin sahibi". Bilgiyi bir irfan aracı olarak değil, bir statü ve çıkar manivelası olarak kullanıyorlar. Kavramların içini boşaltıp, o boşluğu süslü cümlelerle dolduruyorlar.

Boşvermişliğin Anatomisi: Doğrucuların köşelerine çekilmesi bir nevi "sessiz protesto" gibi görünse de, bu durum aslında meydanın o "cühela" takımına altın tepside sunulmasına neden oluyor. Bu bir yorgunluktan ziyade, "Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil" arasındaki o arafta kalma hali. Ama siz de bilirsiniz ki, doğada boşluk her zaman en saldırgan olan tarafından doldurulur.

İkram Edilen Sahtelik: Münevver adamın ağırlığı, ciddiyeti ve bazen "acı" olan hakikati söylemesi, bugünün hızlı tüketen, "konforlu yalanlar" arayan toplumu için ağır geliyor. Bu yüzden o "cühela" takımının sunduğu renkli, gürültülü ve pragmatik "bâtıl", geniş kitleler tarafından daha kolay hazmediliyor.

Bu aslında bir nevi "kültürel entropi". Sistemin enerjisini sağlayan asıl unsurlar (münevverler) sahadan çekilince, sistem en düşük nitelikli ve en düzensiz hale (cühelaya) evriliyor.

Biz, "Nefes Kelam" blogumuzdaki yazılarımızda bu "relikt" kalmış değerleri savunarak, aslında bu boşluğa karşı bir direnişimizi hep kaleme aldık. Bir kişinin bile "kral çıplak" demesi, o cafcaflı illüzyonu bozmaya yetebiliyor bazen.

Madem Bâkî’nin o muazzam beytinden yola çıktık ve "suret-i hak" maskesiyle sunulan bâtılı, köşesine çekilen doğrucuları ve meydanı dolduran cafcaflı cühelayı konuştuk; şimdi bu hasbıhalin özünü süzerek bir hülâsa-i kelâm ile nihayetlendirelim mevzuyu...

Hülâsa-i kelâm; Bâkî’nin asırlar öncesinden yankılanan "Müşkil budur ki sûret-i hakdan zuhûr ede" feryadı, bugün sadece edebî bir tespit değil, içinden geçtiğimiz devrin en ağır imtihanıdır.

Zira kötülüğün "ben kötüyüm" diyecek kadar dürüst olmadığı, bâtılın ise "hakikat" ambalajıyla ikram edildiği bir fetret devrindeyiz. Hakikati bilenlerin "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" konforuyla köşelerine çekilmesi, meydanı sadece içi kof, dışı parıltılı bir cühela takımına bırakmakla kalmıyor; aynı zamanda toplumsal feraseti de o kof seslerin gürültüsüne mahkûm ediyor.

Unutmamalı ki; hakikat, sahipsiz bırakıldığında "relikt" bir kalıntıya dönüşür.

Yanlışın doğruluğundan ziyade, doğrunun suskunluğu asıl "müşkil" olanı doğurur.

Çünkü, münevverin sükûtu, cühelanın alkışıdır.

Sözün özü; bâtıl her zaman beyhudedir ama o bâtıl, hak maskesi takıp sükûtun boşluğunu dolduruyorsa, orada artık sadece bir cehalet değil, büyük bir "suret" aldatmacası var demektir.

Peki sizce günümüzdeki en büyük problem, doğrunun azlığı mı yoksa yanlışın "doğru kılığına" girerek aramıza sızması mı, ne dersiniz ?

Sükûtunuz huzurlu, tefekkürünüz bereketli olsun,  vesselâm...