Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

1 Mayıs 2026 Cuma

Modern Bilgelik ve "Cebimizdeki Develer"


Güne harika bir enerjiyle başladığımızı hissediyorum. Zihnimizdekileri yazıya dökmek, yeni bir mevzu üzerinde beyin fırtınası yapmak üzere derince bir ironiye ne dersiniz ?
İroni ruhun en zarif savunma mekanizmalarından biridir. Hayatın bazen fazla ciddi, bazen de fazla absürt olan yanlarına karşı biraz "tersinden" bakmak hepimize iyi gelir.

Özellikle her şeyin mükemmel görünmeye çalıştığı şu çağda; bilimin, sanatın ya da günlük hayatın içindeki o ince tezatları yakalamak tam bir zihin jimnastiği.

Meselâ hangi sahada top koşturalım?
Akademik hayatın bitmek bilmeyen "ulvî" ciddiyetini mi?
Bütün dünyayı ele geçirecekmiş zannına kapılmışların ego oltasına takılmasını mı?
Yoksa insan doğasının o muazzam, "plânlı ama her zaman tesadüflere mahkûm" tarafını mı?

Topu ayağımda çevirmeyeyim daha fazla, nereden vuralım ince ince?
İçimdeki ses diyor ki: "Çok bekleme, hadi vuralım ince ince, lâfı koyalım gediğe, deve cebe girince, eğleniriz keyfince..."

Madem "deveyi cebe sığdırdık", o zaman gediğine koyacak birkaç lâf daha ekleyelim. Buyurun bakalım, hayatın içinden birkaç "ince" tezat:

Modern Bilgelik ve "Cebimizdeki Develer"

Yapay zekâ paradoksu: İnsanoğlu olarak öyle bir zekâ yarattık ki, kuantum fiziğini saniyeler içinde özetliyor ama bir fotoğraftaki "trafik lşmbalarını" seçerken bazen varoluşsal bir krize giriyor. Dünyayı ele geçirmesinden korkuyoruz ama halâ bir "captcha" testinde dizleri titriyor.

Sosyal medya minimalistliği: Herkesin profilinde bir "huzur, sükûnet ve minimalizm" vurgusu; ama o huzuru yakalamak için günde sekiz saat ekran kaydıran, "an"ı yaşamak yerine "an"ın fotoğrafını çekmekten anı kaçıran modern zaman meczuplarıyız.

Plânlı kaos devrini idrsk ediyoruz. Hayatımızı saniyelere bölen takvimler, "verimlilik" aplikasyonları ve stratejik planlarla donattık. Sonuç? Bir kedi hapşırsa ya da internet kesilse, bütün o "stratejik deha" kâğıttan kaplana dönüşüveriyor.

Buyrunuz bir "İronik" dörtlük daha:

Bilgi derya deniz, elimizdeki kova,
Yıldızları saydık, indik şmdi ovaya.
Akıl her gün başka bir hayâl kovarken,
Deve cebe girdi, sığmaz artık yuvaya.

Lâflar gediğine girdi mi dersiniz, yoksa biraz daha "yüklenelim" mi bu absürtlükler silsilesine?
Tezatları tartmak güzel de, aklımdaki asıl mevzu başkaydı, olsun ama yine de inceden ince kelimelerle birazcık dans etmiş olduk... kelimelerle dans etmek ruhun şanındandır, o ritme kapılınca mevzu zaten kendi yolunu buluyor, "ince" bir giriş yaparak kelimeleri bir semâzen gibi döndürüverdik işte.

Madem mevzu başka ve kelimeler şu an pistte, gelin o asıl mevzuya doğru yavaş yavaş kıvrılalım.
Bazen en derin gerçekler, en absürt ironilerin arkasına gizlenir; bazen de sadece kelimelerin o tınısı asıl anlatılmak istenenden daha fazlasını söyler. Haydi şimdi yavaş adımlarla dans pistine geçiyoruz...

O asıl "mevzu" ne bir duygu, ne bir gözlem, ne de henüz adı konmamış bir ilham perisi...Mevzumuz TV deki yemek programları...

Ne kadar gereksiz geliyor bana anlatamam, ama insanlar saatlerce izliyormuş, çünkü çoğunluk için tat mühimmiş, mide salgılarını israf etmeme düşüncesi çoğunlukta hakimmiş...!

Biz de buna mümâsil iyi bir yemek tarifinden yola çıkarak iyi bir "insan" tarifi yapalım, o insan ki azıcık et, biraz kemik, sinir, tendon, ciğer, beyin sakatat, az biraz NaCl(tuz), vitamin tozları, KH, protein ve lipitten müteşekkil bir beden, içine de sevgiyi, vicdanı, iyi/kötü duyguları katalım, dibi tutmadan pişirelim, çünkü dibi tutarsa kötüleşir, tadı kekrer....

Haydi o zaman iş başına, mutfağa girdik; ekran başındakiler o parlatılmış tabaklara bakıp mide salgılarını yarıştırırken, biz laboratuvar ve gönül tezgâhını birleştirip "Eşref-i mahlûkat" yemeğini ocağa koyalım.

Madem çoğunluk için "tad mühim", biz de tadı damakta kalıcı, kıvamı yerinde bir "İnsan" tarifi hazırlayalım. Ama dikkat; ateşin ayarı kaçarsa, tadı kekre olur, dumanı her yeri sarar.

Reçete: Tekâmül Sofrası "Zübde-i Âlem/Âlemin özü"
Malzeme Listesi:
Gövde: %70 Hidrojen ve Oksijen karışımı (Suyu bol tutalım ki kibri yumuşatsın).
Şasi: 206 parça kalsiyum bazlı iskelet (Dik durması için şart, ama kaskatı kesilmesin diye aralara esnek kıkırdaklar serpiştirilmeli).
Motor: Bir adet ciğer (kan temizliği için), bir adet beyin (sistemi yönetmek için ama sakatat kıvamında değil, taze tutulmalı).
Baharat: NaCl (Hayatın tuzu biberi, ama tansiyonu yükseltmeyecek dozda).
Sırrı: Bir tutam "Ene" (Benlik), fakat öyle bir süzgeçten geçmeli ki yemeği ekşitmesin.

Hazırlanışı:
Önce malzemeyi hazırlıyoruz: Proteinleri, lipidleri ve karbonhidratları biyolojik bir düzenle harmanlıyoruz. Kemiklerin arasına sinirleri ve tendonları bir kanun sazının telleri gibi gergin ama uyumlu yerleştiriyoruz. Eğer teller çok gerilirse sinir sistemi "akort" tutmaz, yemek çok sert olur.

Kısık ateşte duygu ilavesi: Ocağın altını açmadan önce içine empati ve merhamet sosunu eklemeli. Televizyondaki o şatafatlı sunumlar gibi dışı süslü olmasın; lezzet içeriden dışarıya sızmalı.

Sevgi bağıyla atomları bağlama: "Sevgi" bu yemeğin terbiye sosudur. Eğer sevgiyi en son ve soğuk eklersek pütür pütür olur, bünyeye karışmaz. En baştan, atomların arasına sızacak şekilde yedirmek lâzım.

Pişirme süresi (Tekâmül): İnsanın pişmesi öyle mikrodalgadaki gibi beş dakikada olmaz. Ömür boyu süren bir "kısık ateş" süreci bu. Sabırla bekleyeceksin.

Kritik Uyarılar (Aşçının Notu):

Dibi tutarsa eğer,  şefkât ve adâlet eksik kalırsa yemek tencerenin dibine yapışır. İşte o zaman hırsın yanık kokusu yayılır, tadı "kekre" olur. Ne yesen tat alamazsın, ne söylesen acı gelir.

Mide mi Gönül mü?
Ekrandakiler sadece mide salgılarını israf ederken, bu tarifle biz "gönül sofrası" kuruyoruz. Mideyi doldurmak kolay da, o sakatat yığınının içine rûhu üfleyip kıvama getirmek mesele.

Ne dersiniz, bu yemeğin yanına bir de "sabır şerbeti" gider mi, yoksa "huzur" ile mi servis etmeli?

Bu arada beyin salatasını özleyenler için soslamak lâzım... şimdi mutfak önlüğünü çıkarıp üzerimize laboratuvar önlüğümüzü, altımıza da hikmet kürsüsünü çekelim. Tadı mühim diyenlere, mide salgısını zihne akıtan cinsten, biraz "anatomik", biraz "ontolojik" bir sos hazırlayalım.

Antropolojik Mutfakta Bir Tabak "Varlık":

Televizyon ekranlarında "lezzet patlaması" yaşayanlara inat, biz bu sofrada "varlık sancısı" pişiriyoruz. Çoğunluk mide salgılarını israf ededursun, biz beyin kıvrımları arasında tadı damağına değil, dimağına yerleşecek o derin terkibi hazırlayalım.

Malzemenin Anatomik Sırrı: "Tozdan Tene"

Önce laboratuvar kantarına vuralım mevzuyu: Bir miktar protein, biraz lipit, bir tutam tuz (NaCl), bir avuç mineral ve bolca su... Ama bu sadece kaba inşaat.

Sakatatın Metaforu: Beyni sadece bir "sakatat" olarak görenlere inat, biz onu evrenin şifresini çözen bir "elektrikli ağ" olarak yerleştiriyoruz tencereye. Ciğeri, sadece kanı temizleyen bir organ değil; "ciğerim yanıyor" derken ki o metafizik acının merkez üssü olarak kıvama getiriyoruz.

Tendon ve Sinir: Bunlar sadece mekanik bağlar değildir; insanı dik tutan "şeref" ve çevresiyle iletişim kuran "hassasiyet" telleridir. Akordu bozulursa, ruhun melodisi detone olur.

Terbiye ve Sos: "Duyguların Kimyası"
Yemeğin asıl lezzeti, o biyolojik yığının içine enjekte ettiğimiz "sos"ta gizli:
Simya Sosu: %10 rasyonalite, %90 sezgi. Bu sosu sevgiyle bağlarken içine "merhamet tozları" serpiştiriyoruz. Bu tozlar öyle bir katalizördür ki; sertleşmiş sinirleri yumuşatır, katılaşmış kemiklere esneklik verir.

İroni Esansı: Tarifi hazırlarken içine bir miktar "kendine gülebilme" özütü damlatıyoruz. Bu özüt olmazsa, insan çok ciddileşip tencerenin kapağını patlatabilir.

Pişirme Teknikleri: "Çiğlikten Yanmaya"
Ateşin Ayarı: İnsan, hayatın yüksek basınçlı tenceresinde pişer. Isı çok düşük olursa "çiğ" kalır; her söylenene inanır, her rüzgara kapılır. Isı çok yüksek olursa "yanar"; kibrin isli kokusu her yanını sarar.

Kekre Tat Uyarısı: Eğer sevgi yerine hırsı, empati yerine hasedi ocak başına alırsanız; yemek dibini tutar. O "kekre" tat, insanın sadece dilini değil, hayatını da buruklaştırır. Artık ne vitamin tozları ne de NaCl kurtarabilir o ziyan olmuş ömrü.

Ne dersiniz tarifimize, insanın dimağında sarsıntı yaratır mı bu "Beyin Salatası" kıvamındaki derinlik? Sosun tuzu, biberi ya da "hikmet" dengesi yerinde mi?

Tuzu iyi de biberi ve baharatları eksik gibi diyor iç sesim... o halde meşhur "beyin salatası" tadını arayanların dimağını sızlatacağız, baharat rafının en üstündeki, herkesin elinin uzanamadığı o kadim kavanozları açalım. Sadece biyolojik bir terkip değil, laboratuvar önlüğüyle irfan hırkasını aynı anda giymiş bir şef edasıyla harcı derinleştirelim.

İşte tarifin o eksik kalan, geniz yakan ama şifa veren baharatlı dokunuşu: "Varlık Kazanında" Eksik Kalan Baharatlar

"Kahr-ı Lütûf" Isot’u (Kara Biber): İnsanın hamuruna sadece mutluluk balları katarsak, karakteri gevşek olur. Karışıma bir miktar acı, yani "çile" eklemek şart. Bu isot öyle bir baharattır ki; pişerken can yakar ama son kertede ruhun o meşhur "kekre" tadını, olgun bir rayihaya dönüştürür. Yanmadan pişilmez, sızlamadan tadılmaz.

"Sekîne" Kimyonu: Biyolojik yapımızdaki o bitmek bilmeyen "açlık", "hırs" ve "mide gazlarını" dindirmek için bir tutam sekîne (huzur) kimyonu lâzım. Beyin kıvrımlarındaki o nöron fırtınalarını sakinleştirir; insanı, sadece kendi sesini değil, kâinatın o sessiz korosunu duyacak kıvama getirir.

"Hayret" Zencefili: İşte asıl lezzet burada! İnsanı bir "sakatat yığını" olmaktan çıkarıp "mucize" haline getiren şey bu hayret duygusudur. Laboratuvarda hücreyi incelerken ya da bir böceğin kanat çırpışındaki geometriye bakarken hissedilen o keskin koku... Bu baharatı bol tutalım ki, insan her sabah kendi varlığına bile "yeni bir keşifmiş" gibi baksın da şükretsin.

"Nükte" Karanfili:Ağızdaki o ağır ve çiğ kokuyu (kibri) alacak olan budur. Kelâmın içine bir adet karanfil misali "nükte" ve "ironi" atarsak; hem nefes tazelenir hem de söylenen söz muhatabın gönlünde ferahlık bırakır.

Püf Noktası: Sosun "Kıvam" Analizi

Sosun içine kattığımız o lipidleri (yağları) sadece enerji deposu olarak görmeyelim; onlar merhametin dokular arasındaki "yağlayıcı" gücüdür. Eğer merhamet yağı eksik olursa, sinir ve tendonlar sürtünmeden dolayı gıcırdamaya, et kemikten ayrılmaya başlar.

Ne dersiniz, şimdi bu "zencefilli-isotlu" karışım genizleri yeterince yaktı mı? Derin tefekkür süzgecinden geçmeye hazır hale geldi mi, yoksa "bir tutam da şüphe" mi serpelim üstüne?

Azıcık şüphe, yanında da azıcık koruyucu vehim koyarsak, ocağın altını tam kıvamına getirmiş oluruz kanâatimce. Çünkü şüphe olmayan bir akıl, mayalanmayan bir hamur gibidir; kararında bir vehim ise bu narin biyolojik yapıyı koruyan o görünmez zırhtır.

Son Dokunuş: Şüphe Tuzu ve Vehim Sırrı
"Sokratik" Şüphe Kristali:
Tabağın üzerine ince bir tabaka halinde "Acaba?" tozları serpiştiriyoruz. Bu tozlar, proteinlerin ve lipidlerin o kaskatı gerçekliğini bir anda sarsar. İnsan, sadece et ve kemikten ibaret olduğuna tam ikna olmuşken, bu şüphe kristali ona şunu fısıldar: "Sen, bu tencereye sığmayacak kadar büyük bir sırrın taşıyıcısı mısın, yoksa sadece bir tesadüfün tabağa düşmüş gölgesi mi?" Şüpheyi ekledik ki, zihin kendi üzerine düşünmeye başlasın; beyin salatası sadece tüketilmesin, idrak edilsin.

Koruyucu "Vehim" Kalkanı:
Yanına bir parça da "koruyucu vehim" ekliyoruz. Bu, ocağın ateşinden sakınmayı sağlayan, o "ya bir şey olursa?" diye tetikte bekleyen kadim hayatta kalma sosudur. Vehim, dozunda olduğunda insanı kibrin uçurumundan, "ben her şeyi biliyorum" gafletinden korur. Sinir uçlarını diri tutar, tendonları her an bir hamleye hazır kılar. İnsanı "kendine bekçi" yapar.

Bu arada bir de aşçının notu ekleyelim: Sosu bol tuttuk ki, "Nefes" alanlar okurken sadece doymasın, aynı zamanda her bir kelimenin moleküler yapısında kendi hakiâtini bulsun.

İnsana not: "Ey İnsan ! Bu tabağa bakıp sadece protein sentezi görme. Karbonhidratlar seni bu dünyaya bağlayan toprak, vitaminler ise o topraktan göğe çekilen manâdır. Eğer ruhun ateşi (aşk) eksikse, önündeki sadece bir biyokimya laboratuvarı artığıdır. Ateşi yüksek tut, lâkin tencereyi (bedeni) delme!"

Bu arada terkip içine mayayı unutmayalım, maya olmazsa o kadar malzeme sadece bir "yığın" olarak kalır; ne kabarır ne de o beklediğimiz o ruhani gözeneklere kavuşur. Bu terkibin içine o kadim "Sır Mayası"nı da çalalım ki beynin içinde kabarsın, taşsın.

İşte tarifin o en kritik, "olmazsa olmaz" sırrı: Gizli Formül: "Anâsır-ı Erbaa" Mayası

Aşk Mayası (Can Suyu):
Bu hamurun asıl mayası aşktır. Ama bu öyle sadece beşeri bir heves değil; atomun çekirdek etrafındaki dönüşünden, galaksilerin o muazzam raksına kadar her şeyi bir arada tutan o "çekim" kuvvetidir. Proteinleri, lipitleri ve o sakatat yığınını bir "insan" formuna sokup, ona "Ol!" emrinin sıcaklığını veren budur. Eğer maya tutmazsa, insan sadece bir "biyolojik veri" olarak kalır; ruhu ekşir, tadı bayatlar.

"Dert" Mayası:
Hani derler ya, "Dertsiz insan, meyvesiz ağaca benzer." Hamura bir parça "dert" mayası katıyoruz. Bu dert, mide ağrısı değil, "Niye buradayım?" sancısıdır. Bu maya sayesinde insan, sadece et ve kemik olmadığını anlar. Hamuru kabartan, onu kalıplarına sığmaz hale getiren asıl itici güç budur.

"Vakit" ve "Dem":
Mayayı çaldıktan sonra hamuru kendi haline, "vaktin kucağına" bırakıyoruz. İnsan öyle pat diye olmaz; demlenmesi lâzım. O NaCl kristallerinin duygularla homojenleşmesi ve şüpheyle yoğrulan zihnin vehimle durulması için zaman ocağında demlenmesi için yeterince bekletilmeli.

Dibi tutmasın diye sevgiyle karıştırılmış, şüpheyle mayalanmış, vehimle korunmuş bu "İnsan" terkibi; sadece mideye değil, doğrudan doğruya "Bilince" (yıldız tozundan süzülüp gelen o kadim cevhere) hitap edecektir.

Proteinler tam, duygular kıvamında, şüphe ise zihni berraklaştıracak dozda...Pişen terkibin dumanı üstünde tüterken, yanına bir de "hayret makamından" bir taksim yakışmaz mı? desem de şimdi muhabbete limon sıkmayalım...


Evet deveyi tencereye soktuk, ama süreye dikkat edelim, dibi tutmasın. Ocağın altını tam kıvamında kapattık. Deveyi o tencereye (ya da o daracık "cebe") sığdırdık; şimdi mesele, ocağın başından bir an bile ayrılmadan, o "kekre" tadı vermeden sofraya taşımak.

Şimdi maya da tuttuğuna göre, bu "İnsan" yemeği artık mutfaktan çıkmaya hazır. Kokusu ta buralara kadar geldi.

Sunum ve Tadım:
Bu yemek gümüş tepsilerde değil, "gönül sofrasında" servis edilir. Mide salgılarıyla değil, tefekkürün gözyaşlarıyla tadılır.

Servis Önerisi: Bu yemeği sunarken şunu hatırlamalı:
"Önünüzdeki bu tabak, sadece elementlerin bir araya gelmesiyle oluşmadı. İçindeki NaCl sizi toprağa bağlar ama o bir tutam şüphe sizi göğe, sonsuz soru işaretlerine fırlatır. Vehim ise bu muazzam dengenin bozulmaması için ruhun nöbetçisidir. Eğer şüpheyi çok koyarsanız yemek dağılır, hiç koymazsanız taş gibi ağırlaşır."

"Kıvam" Notu:
"Ey yolcu! Bu tarifteki proteinleri her yerde bulursun, vitamin tozları eczanelerde, NaCl ise her sofrada var. Lâkin bu 'maya' laboratuvarda sentezlenemez. O, 'Yıldız Tozundan Bilince' giden o ince yolda, kâinatın sinesinden süzülüp gelir. Mayası tutan insan, tencereye sığmaz, kâinata taşar; mayası bozulan ise kendi bedeninin zindanında çürür."

Bir "Lezzet Eleştirmeni"nin notunu da servisin yanına koymayı unutmayalım.

"Uyarı: Bu mevzu, mide salgılarını israf eden televizyon programları için değil, dimağında 'hayret' tadını özleyenler için hazırlanmıştır. Biraz laboratuvar, biraz gurme mutfağı; içinde NaCl kristalleriyle dans eden şüphe parçacıkları, koruyucu vehim kalkanı ve 'Aşk Mayası' ile yoğrulmuş bir 'İnsan' terkibi... Tadı geniz yakabilir lâkin şifası dimağdadır. Mayası tutmayanlara servis yapılmaz."

Laboratuvar titizliği ve şair ruhla harmanlanan bu "Nefes", okuyucunun dimağında sadece bir yazı değil, bir "uyanış" olarak kalacaktır. Proteinler yerini buldu, şüphe zihni açtı, maya ise ruhu kabarttı.

Bakalım bu "Zübde-i Âlem" terkibi, televizyon karşısında sadece mide salgılarını israf edenleri nasıl bir hayret makamına davet edecek...

Mevzu gediğine girdi, deve tencerede pişti...Şimdi bu "Nefes"i okuyucuya üfleme vakti!
İçimdeki ses homurdanıyor;

-"Servis gelmedi, garsoooon nerdesin, terkibin dibi mi tuttu, deve tencereden mi yoksa pencereden mi kaçtı ?

-Yetiştim hocam, yetiştim! Mutfakla laboratuvar arasındaki o ince koridorda, deveyi tencereye sığdırmaya çalışırken buharın içinde kalmışız. Özür dilerim, ateşin ayarını azıcık kaçırmışız! Devenin tencereye sığması mucizeydi ama o şüphe sosu ve vehim baharatı... ocağın altını iyice harlayınca mutfağı duman sardı, servis de haliyle gecikti. "Dibi mi tuttu?" dersen, az kalsın tutuyordu ama aşk mayası kurtardı; devenin de kaçmaya niyeti yoktu zaten, bu tefekkür sofrasında kalmak istiyordu. 
Haklısın, bu kadar "şüphe" ve "vehim" soslu bir yemek bekletmeye gelmez; yoksa Allah muhafaza, kibrin isli dumanı mutfağı sarar! Buyur hocam, dumanı üstünde, "İnsan" terkibi...Hocam, bu deve gerçekten tencereye sığmamak için direnç gösterdi herhalde! Mutfakla servis arasındaki o ince çizgide bir "iletişim kazası" yaşanmış, servis asansörü yolda kalmış. Ama ne deveyi pencereden kaçırdık ne de tencerenin dibini tutturduk. Hocam, devenin hörgücü tencerenin kapağına takıldı, "şüphe" tuzu mutfaktaki optik kabloları yaktı! Servis tepsisi yolda bir "vehim" kazasına uğradı ama vazgeçmek yok dedik; o deveyi o tencereye soktuk bir kere, servis o masaya gelecek dedik. Ha bir de mutfaktaki dumanı dağıttım, asansörü de tamir ettim. Hocam, eğer bu sefer de garson yolda kaybolursa, bil ki deve tencereden çıkıp pencereden kaçmadı, ben buradayım, servis gelene kadar mutfağın kapısındayım.

-Bu arada garsonun servis notu da manidarmış, demiş ki: "Efendim, tabağınızın kenarındaki o NaCl kristalleri sizi toprağa bağlar, lâkin içindeki o şüphe dumanı sizi göğe fırlatmak içindir. Vehim sosunu yanına bıraktım ki, kibrin ateşi genzinizi yakmasın. Hocam bu arada, deveyi pencereden kaçırmadan, mayayı da ekşitmeden o meşhur "beyin salatası" kıvamındaki tabağınızı hazırladım. Televizyondaki yemek programlarının o cilâlı sunumlarına inat; içinde NaCl kristalleri, lipid zincirleri, bir avuç "Şüphe" ve bir tutam "Vehim" bulunan, dibi tutmasın diye "Aşk Mayası" ile karıştırılmış o "İnsan" terkibini takdim ediyorum.

-İşte laboratuvar önlüğüyle bilgenin kadim irfanının düğümlendiği, dimağları sızlatacak o son servis:

"İNSAN"
Nefes ve Kelâm için Mutfak Notları
Zemin: %70 su, bir miktar kalsiyum ve protein zinciri (Kaba inşaat).
Sos: Şüphe kristalleri ve koruyucu vehim esansı (Zihni diri tutan dokunuş).
Maya: Aşk (Olmazsa olmaz, yoksa yemek kokar).
Sonuç: Dibi tutarsa kekre, mayası tutarsa "Âlemin özü".

-Deve nazlı, garson hızlı, iştah kabarık, gel niyâzlı

-Hocam, "gel niyâzlı" dedin ya, akan sular durdu, nazlı deve dize geldi, garson jet hızıyla ocağın başından ayrılıp servis yoluna düştü! Bu kadar iştahlı ve niyetli bir bekleyişe, mutfak ekibi olarak can feda...Buyur hocam, o meşhur, mayası bol, şüphesi yerinde, altı çizili ve mühürlü; "İNSAN" terkibi...

"İNSAN": Elementler ile toprağa, şüphe ile göğe, aşk mayası ile hakikate bağlanan o muazzam terkip. Mide salgılarını değil, bilincin ışığını takip edenler için servis edilmiştir.

-Nasıl hocam, bu sefer devenin hörgücü de tencerenin kapağı da yerli yerinde mi? NaCl kristalleri şüpheyle dans etti, aşk mayası tencerenin her köşesine süzüldü ve işte o meşhur "insan", dumanı üstünde, tüm anatomik ve ontolojik ihtişamıyla karşınızda:

-Muhteşemsin şef...

-Estağfurullah hocam, muhteşem olan ocağın başındaki bu derin tefekkür ve sizin o zarif yönlendirmeniz. Deveyi tencereye sığdıran, şüpheyi şifaya dönüştüren ve bu "İnsan" terkibini anlamamızı sağlayan asıl ilham, sizin gönül mutfağınızdan süzülüp geldi.
★  
-Servisimiz dimağınızda güzel bir tat bıraktıysa, Nefes Kelâm okurları da bu sofradan nasiplerini alacaktır. Mide salgılarını değil, "hakikât" salgılarını harekete geçiren bu mevzu, dumanı üstünde tüterken eminim çok canları uyandıracak. Tabağı masada bıraktım, şimdi bir kahve içip bu derin lezzetin demlenmesini izleme vaktidir. Gönül mutfağının ateşi zikre durduysa, ocağın tütmesi de ondandır. Bu sofrada pişen sadece kelâm değil, "Yıldız Tozundan Bilince" uzanan o bitmek bilmeyen yolun hakikâtidir.

-Kazan kaynadı, sır aşikâr oldu; proteinler yerini buldu, ruh da aslına rücû etti. "Hay" nidasıyla mühürlenen bu tefekkür sofrasında bulunmak, ocağın isini ve kokusunu sizinle paylaşmak bir şereftir.
Bu mevzuyu, merhum Doğa  Cüceloğlu(*)'nun "İnsan  İnsan'a" kitabından mülhem olarak ve kendi biyoloji/zooloji bilgilerimizle ve metaforik yaklaşımla biraz ironi de katarak kaleme aldık...

"Doğan Cüceloğlu, insanı sadece fiziksel bir varlık (et ve kemik) olarak değil, aynı zamanda anlam arayan, duyguları, düşünceleri ve kültürel değerleri olan bütüncül bir yapı olarak ele almıştır. Onun yaklaşımında "insan", insan insana ilişkiler kurabilen, kendini geliştirebilen ve çevresine anlam katan bir varlıktır. Cüceloğlu'nun görüşleri doğrultusunda insanı et ve kemikten öteye taşıyan unsurlar şunlardır: İnsan İnsana İlişki: Cüceloğlu, "İnsan İnsana" kitabında, insanların birbirleriyle sadece "et ve kemik" düzeyinde değil, "can" düzeyinde, yani samimi, dürüst ve saygılı bir iletişim kurması gerektiğini vurgular. 
Anlam Arayışı: İnsan, sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılayan bir canlı değildir. Cüceloğlu'na göre insan; hayatına anlam katan, değerleri olan ve bu değerler uğruna yaşayan bir varlıktır. 
Kişisel Gelişim: İnsan, potansiyelini gerçekleştirmek, kendini tanımak ve geliştirmekle yükümlüdür. Bu, "öz"e inme sürecidir. İçsel Bütünlük: Et ve kemik bedenimizi oluştururken, doğan cüceloğlu değerler eğitimi ve içsel iletişim ruhumuzu ve kişiliğimizi oluşturur.
Özetle, Doğan Cüceloğlu için et ve kemik sadece bir kılıftır; asıl önemli olan insanın "can" olması ve bu canı nasıl "insan"laştırdığıdır."
O halde "Mutfak ve Laboratuvar Notlarından" diye bu mevzuya imzamızı da atarak, insana dair bu bilimsel ve edebi şöleni mühürleyelim burada. Artık bu metin "Nefes ve Kelâm" okuyucusuna afiyet ve tefekkürle sunulabilir:
Huzurda afiyetle yiyiniz, şükür ve marifetle tüketiniz!...kemâl-i muhabbetle...
_________
(*)Cüceloğlu, D. (2021). İnsan insana (1. baskı). Kronik Kitap.