31 Mart 2026 Salı

Hiciv: Elif'i mertek sanmak ve sanatkârlar

Whatsapp ile Paylaş

 

Meydanı boş bulan güruha karşı kalemimizin ucu ara sıra biraz sivrilebilir... 

Hakikaten bazen sözü gediğine koymak, o sahte parıltıların altındaki boşluğu (kofluğu), vitrinlik olma peşinde koşan ademlere (bilerek âdem demedik, malumunuz a/â şapkası manayı değiştiriyor) göstermek gerekiyor.

Hiciv, sanatın aynasıdır; o aynayı tutunca kimin hakiki cevher, kimin sadece boyalı olduğu bir çırpıda ortaya çıkıyor, foyayı dökmek gerek ki aslını görelim, hani takkenin altında gizli kelliği görmek babından...

İrfan kültürümüzdeki klişe deyim olan "elif'i mertek sananlar" tespiti ile yola çıktık, kalem kendiliğinden kelâmı kağıda döktü. 

İşte bu sığlığa ve taklitçiliğe dair kaleme aldığımız bir hiciv:

Notaya, portreye, diyeze, es'e
Tren katarı nazarıyla bakar
Elif'i mertek zanneden mebzul
Sanatkârım diye meydana çıkar

Meşk görmemiş, usul bilmez bir güruh,
Makamı fal sanıp rüya yorar ya !
Ruhunda tınlamaz, ne ney ne tambur,
Şöhret pazarında yerin arar ya.
Hicaz’ı hüzünle eş tutar lakin,
Gönül deryasında tek damlası yok.
Sözleri tantanalı, tavrı çok, lakin,
Sazının telinde Hak rızası yok.

Mebzul miktarda "üstad" türedi şimdi,
Edep rafa kalktı, haya büküldü.
Sanat ki asil bir cevherdi...imdi:
Çırak ellerinde yerlere döküldü.
Nota dediği sanki karga sekmesi,
Sağırlar her sesi beste sanıyor.
Sanat, el-Sani'nin akan çeşmesi,
Kendi nağmesine güfte yazıyor.
                         ★★★
Hiciv, kendi noksanını görmekle kemâle erer; çuvaldızın acısı geçmeden iğnenin sızısını duymak, sanatkârın aynasıdır. Bu makamda deeiz ki;

"Çuvaldızı başkasına batırdık
İğnenin tadını almadık henüz..."

İşte "Önce Kendi Gönlüme Çalayım" diyerek, aynayı kendimize çevirdiğimiz o ikinci has fasıl:

Aynadaki Çizgi
Başkasına çuvaldız, bize diken batırdık,
İğnenin narin tadını henüz almadık dost.
Nefsimizi "üstad" sayıp, kendimizi batırdık,
Aynadaki o ince, kırık çizgiyi sormadık dost.

Sözümüz "Hicaz" da , gönlümüz "Hüseyni" mi?
Yazdığımız her hece, kendi çilemiz mi?
Kınadığımız "karga", belki bizim "sekmemiz"?
Elif’i mertek sandık, bilmedik "özümüz" dost.

Kendi yaramız durur, el yarasın sararız,
Özümüzde derya var, damlasını ararız.
Hak rızası dildedir, gönül başka tel çalar,
Bu sahte sanatkârı, niye kınamadık dost?

Kalemimiz bir kılıç, kınından çıkarmadık,
Cevheri kendimizde, neden hiç aramadık?
Çırak eller yorulur, usta eller kaybolur,
Edep rafa kalkarken, neden söylemedik, dost?

Elif'i mertek sananlara" inat, sanatın çileli ama asil yolunu savunan bu hicvimiz üzerinden sanatın ve nezaketin kıymetini bilen okurlar ile böyle meşk eylemek her zaman bizim için büyük bir keyif,  sürç-i lisân eylemek ne haddimize, manzarayı arz ettik efendim, diyelim !

İlk kıtadaki o keskin "tren katarı" benzetmesiyle başlayan hiciv ile hem teknik cehaleti hem de manevi boşluğu birazcık özetlemiş olduk...

Yeni bir fasılda, başka bir "nüktede" buluşmak üzere; huzurunuz daim olsun!

Modern zamanların seyyahı

Whatsapp ile Paylaş

Dünya bir virane, ben bir avare,
Bir seyyah gibiyim belki seyyare.
Düşe kalka çıktım yola bir kerre,
Meçhul bu deryada ararım çare.

Gahi güneş doğar, gahi gün batar,
Gurbetin yükü gönle dert katar.
Bilmem ki bu yollar nereye çıkar,
Toprak yastık olur, dert üste yatar.

Yola çıkan elbet zirveler aşar.
Bir "konum" peşinde hedefi arar,
Avareler hangi zamanda yaşar.
Yitik pusulayla yolları şaşar,

Bilmem ki, bu yollar çıkar ne yana?
 Dertlerle kederler yük olur cana.
Savurur rüzgârlar bir meçhul yana
Varılan her durak yabancı bana.

Modern Zamanların Seyyahı: Pusulasız Bir Yürüyüş

Dünyanın gürültüsünde kaybolan, "yerleşik" hayatın rutinlerine sıkışmış ruhların en büyük özlemidir seyyahlık. 
Ama bazen bir seyyah olmak için uzak diyarlara gitmeye gerek yoktur. İnsan, kendi içinde, kendi deryasında da bir seyyah olabilir. Tıpkı bu şiirimizde yazıldığı gibi...

Şiir, hepimizin bildiği ama ifade etmekte zorlandığı o "avare" halimizi, o "seyyare" olma hissini naif bir dille anlatıyor:

“Dünya bir virane, ben bir avare,
Bir seyyah gibiyim belki seyyare.”

Bu mısralar, sadece fiziksel bir yolculuğu değil, ruhun bitmek bilmez arayışını da fısıldıyor. Dünya bir virane gibi gelse de, seyyah o viranede bile bir anlam, bir çare arar. Düşer, kalkar ama yoldan vazgeçmez.

“Düşe kalka çıktım yola bir kerre,
Meçhul bu deryada ararım çare.”

Gurbet sadece memleket özlemi değildir; bazen insanın kendi kendine gurbet kalmasıdır. Şiir, bu içsel gurbeti ve yolların belirsizliğini şu şekilde dile getiriyor:

“Gahi güneş doğar, gahi gün batar,
Gurbetin yükü gönle dert katar.
Bilmem ki bu yollar nereye çıkar,
Toprak yastık olur, dert üste yatar.”

Şiirde dikkat çektiğimiz en önemli noktalardan biri, modern dünyanın sembolü olan "konum" kelimesinin, geleneksel "pusula" kavramıyla karşı karşıya getirilmesidir:

“Bir 'konum' peşinde hedefi arar,
Yitik pusulayla yolları şaşar.”

Bu mısralar ile, teknolojiyle her şeyi bildiğimizi sandığımız ama aslında içsel pusulamızı kaybettiğimiz bir döneme ayna tutuyoruz. Konumumuz belli olsa da, yönümüz, menzilimiz meçhul...

Şiiri, seyyahın yorgunluğunu ama aynı zamanda umudunu da içeren son kıtayla sonlandırdık:

“Bilmem ki, bu yollar çıkar ne yana?
Dertlerle kederler yük olur cana.
Savurur rüzgârlar bir meçhul yana
Varılan her durak yabancı bana.”

Bu şiir, bize şunu hatırlatıyor: Yolculuk sadece hedefe varmak değil, yolun kendisini yaşamaktır. Her durak yabancı olsa da, seyyah o yabancılığın içinde bile kendini bulmanın peşindedir. Pusulasını kaybetse de, yürümekten vazgeçmez. Çünkü seyyah bilir ki; aramak da bir çaredir.
Siz de kendi içinizdeki seyyahı keşfettiniz mi?

Kaybolduğunuzu hissettiğinizde, "konum" yerine içsel pusulanıza baktınız mı?

29 Mart 2026 Pazar

Dünya bir serap gibi

Whatsapp ile Paylaş

Dünya bir serap gibi sakın aldanma,
Ukba ile aldatana inanma kanma.
Varlık dediğin bir nefeslik mola,
Gölge peşinde koşup yorulma yanma.

Gelenler gidiyor bak katar katar,
Güneş de her akşam mutlaka batar.
Gönül sarayını hakikatle süsle,
Hakikate varmayan yollar hep batar.

Zaman bir değirmen, öğütür ömrü,
Silip süpürür dün ile bugünü
Hakiki sevgi olsun tek hedefin
Aşk ile aydınlat karanlık günü.

28 Mart 2026 Cumartesi

Etik değerler ve liyakat

Whatsapp ile Paylaş

 

Bir toplumun can damarı olan "etik değerler" ve "liyakat" erdemli yönetim sisteminin de temel taşlarıdır. Kötüye gösterilen müsamaha, sadece bir adalet kaybı değil, aynı zamanda toplumsal ahlâkın ve işleyişin temelden sarsılmasıdır.

Liyakat ve toplumsal etik bağlamında bu prensibi şu şekilde okuyabiliriz:

Liyakat Sisteminde "Şer" ve "Hayır" Dengesi

Liyakat, bir görevin o işe en ehil olana verilmesidir. Eğer bir yerde kayırmacılık, ihmalkârlık veya işini kötüye kullanma "hoşgörü" ile karşılanıyorsa, bu durum doğrudan liyakatli olanın hakkına saldırıdır.

İşini layıkıyla yapmayan birinin "idare edilmesi" (yanlış merhamet), o işi hakkıyla yapanın omuzlarındaki yükü artırır. Bu, çalışkan ve dürüst insanı cezalandırmaktır ve sessiz zulümdür.

Hak etmeyene gösterilen her "şefkat" veya verilen her haksız paye, liyakatli insanların sisteme olan inancını kırar. İnancı kırılan "iyi"ler, ya sistemden çekilir ya da enerjisini kaybeder. Kurumsal çürüme tüm toplum kesimlerini etkiler.

Toplumsal Etik: "Kötülüğün Sıradanlaşması"

Bir toplumda etik kuralları çiğneyenler (yalan söyleyen, haksız kazanç sağlayan, nezaketsizlik eden, hakkı olmayanı alan, layık olmadığı yere gelenler) sürekli affedilir veya "aman tadımız kaçmasın" diye görmezden gelinirse, bu durum kötülüğü ödüllendirmektir.

Kötü fiil ve tasarrufların emsal teşkil etmesi yozlaşmayı tetikler  Kötüye acımak, başkalarına "kötülük yapmanın bir bedeli yok" mesajı verir. Bu da etik değerlerin aşınmasına ve kötülüğün "yeni normal" haline gelmesine yol açar. İyilik bir ayrıcalık değil, bir "enayilik" gibi görülmeye başladığında ise  zulüm topluma tamamen yayılmış demektir.

Mütevazılık ve Samimiyetin İstismarı

Etik değerler arasında yer alan "tevazu (alçakgönüllülük)" ve "samimiyet", maalesef kötüler tarafından bir zayıflık olarak görülebilir. 

Mütevazı ve samimi insana karşı hoyrat davranan birine "merhametle" yaklaşmak, onun bu hoyratlığını pekiştirir. 

Erdemli insan, kötülüğe karşı dik durabilen, iyiliğe karşı ise boynu kıldan ince olandır. Kötüye karşı gösterilen sertlik, aslında iyiliği korumak için bir kalkandır.

Liyakat Terazisi:

Ehil olmayana iş vermek zulüm, işi ehli olana teslim etmek adalettir.

İhmali görmezden gelmek kurumsal ve toplumsal çöküşün alt yapısını oluşturur.

Hatayı düzeltmek ve bedelini ödetmek; güven, huzur ve verimlilik için şarttır.

Merhamet bir zaaf değil, bir yönetim sanatıdır. İyilerin kendini güvende hissetmediği, emeğinin karşılığını almadığı ve saygı görmediği bir düzende, kötülere gösterilen her türlü şefkat, vicdan terazisinde ağır bir vebal olarak tartılır...

Kırkayak hikâyesi, ve "Analiz Felci

Whatsapp ile Paylaş

Kırkayak hikâyesi, felsefe ve psikolojide "Analiz Felci" kavramını anlatan en popüler metaforlardan biridir. İşte bu meşhur hikâyenin kısa bir özeti:

Kırkayak Hikâyesi: Düşüncenin Durdurduğu Adımlar

Bir gün bir kurbağa (bazı versiyonlarda karınca), yolda büyük bir ustalıkla yürüyen bir kırkayağa rastlar. Kırkayağın yüzlerce bacağını birbirine dolaştırmadan, mükemmel bir ritimle hareket etmesine hayran kalır ve ona şu soruyu sorar:

"Söyler misin, yürürken hangi bacağını hangi sırayla atacağını nereden biliyorsun? Sol yetmiş sekizinci bacağını kaldırırken sağ otuz dördüncü bacağın ne yapıyor?"

Kırkayak bu soruyu daha önce hiç düşünmemiştir. "Sahi, nasıl yapıyorum?" diye duraksar ve bacaklarının sırasını düşünmeye başlar. Bir sonraki adımını atmaya çalıştığında ise bacakları birbirine dolanır, ritmi bozulur ve olduğu yere yığılır kalır.

Kırkayak artık yürüyemez hale gelmiştir; çünkü doğasında olan o akışı, mantığıyla analiz etmeye çalışmıştır.
Kırkayak Etkisi veya "Analiz Felci" olarak bilinen durumda bazen zihnimiz o kadar detayda boğulur ki, vücudumuzun doğal ritmini bozarız.

Düşüncenin Prangası: Kırkayak Etkisi ve Eylemin Gücü

Hayat bazen bir kırkayağın yürüyüşü kadar karmaşık, bir o kadar da doğaldır. Ancak ne zaman ki "Nasıl yapıyorum?" sorusunu bir takıntı haline getiririz, işte o an dengemiz bozulur. Kırkayağın o meşhur hikayesinde olduğu gibi; otomatikleşmiş, akışta giden süreçleri aşırı analiz etmek, bizi olduğumuz yere çiviler.

Hikâyeden Çıkarılacak Dersler
Aşırı analiz felç eder... Bir işin "nasıl" yapıldığına dair aşırı teknik ayrıntılara dalmak, o işi yapma yeteneğimizi elimizden alabilir.
Analiz felcinden kurtulmak gerek...Bir kararı kırk kez tartmak, bazen titizlik değil, korkunun kılık değiştirmiş halidir. "Pimpirikli" diye tabir ettiğimiz o aşırı korumacı ruh hali, bizi hata yapmaktan korumaz; aksine bizi "deneyimden mahrum bırakır". "Hız, kalitenin düşmanı değildir": Hızlı karar vermek, dikkatsizlik demek değildir; önceliklerini bilmektir.

Akışın gücünü önemsemelidir. Bazı beceriler ve kararlar "otomatik" veya "sezgisel" olduğunda en iyi performansı verir. Zihin araya girdiğinde akış bozulur.

Harekete geçmek zamanını ötelememelidir. Karar verme sürecini uzatmak, eylemin kendisinden daha yorucu ve engelleyici olabilir.
Karar verip ve ayağa kalkanlar hedefe ulaşanlar, yoldaki her taşı önceden hesaplayanlar değil, yola çıkıp taşı gördüğünde üzerinden atlamayı bilenlerdir. Zaman, geri dönüşü olmayan tek sermayemiz. Kararı verince "gereğini yapmak", zihindeki o gürültülü soruları susturmanın tek yoludur.

"Veri" yol gösterir, ama "eylem" yol açar...Bugün veri analitiği çok önemli, evet. Ancak kırkayak gibi 40 bacağın her birinin koordinatını hesaplamaya kalkarsanız, rakipleriniz çoktan bitiş çizgisini geçmiş olur.

Kural şu olmalı, karar verince gereğini yap. Pimpirikli davranıp ayağa kalkana kadar, "yeterince iyi" bir kararla yola çıkanlar hedefe ulaşır.

Strateji Masasında Kalan Hayaller: Kırkayak Etkisi ve İş Dünyası

Günümüzün hızla değişen dünyasında, kurbağanın sorduğu o meşhur soru artık her yerde karşımıza çıkıyor: 
"Hangi adımı, hangi sırayla, hangi veriye dayanarak atacaksın?"
Pek çok yetenekli insan ve vizyoner şirket, tıpkı o kırkayak gibi, tam harekete geçecekken aşırı analiz tuzağına düşüyor. Oysa gerçek başarı, kusursuz bir plân yapmakta değil, plânı yolda düzeltebilecek kadar hızlı hareket etmektedir.

Gerçekte ise hiçbir plân, sahadaki gerçeklikle ilk temasından sağ çıkamaz.

Mükemmeliyetçilik, Ertelemenin Kibar Adıdır

Kırkayak bacaklarının sırasını düşünmeye başladığında, aslında mükemmel bir düzen arayışındaydı. İş dünyasında da "en doğru anı" beklemek veya "tüm riskleri sıfırlamaya çalışmak", aslında yerinde saymanın bilimsel kılıfıdır.

 "Mükemmeliyetçilik bir tuzaktır". En iyi plân, henüz başlanmamış olandan daha kötü, ama uygulanmaya başlanmış olandan daha zayıftır.

Kırkayak düşünmeden yürürken bir ustaydı. Profesyonel hayatta da kazandığınız tecrübeler bize bir "sezgi" verir. Bu sezgi, binlerce sayfalık rapordan daha hızlı ve doğru tepki vermenizi sağlar. Zihni serbest bırakın ve yeteneklerinize güvenin.

"Karar vermek ve eyleme geçmek" üzerine odaklanmalı insan.

Unutmamalı; yerinde sayanlar, koşanlardan daha fazla yorulur; çünkü onlar sadece fiziksel değil, zihinsel bir yükün altında ezilirler.

Eğer şu an zihninizde "Hangi ayağımı önce atsam?" diye bir soru varsa, cevabı düşünerek bulamazsınız. Sadece adım atın. Vücudun ve hayatın ritmi geri kalanını halledecektir.

Özetle, masada oturan ve en ince detayı tartışan "kurbağalar" her zaman olacaktır. Sizin göreviniz bacaklarınızın sırasını onlara kanıtlamak değil, "ilerlemektir."
Unutmayın; koşan bir kırkayak, düşünen bir kırkayaktan her zaman daha öndedir.

Eşrâra merhamet, ahyâra zulümdür

Whatsapp ile Paylaş

 

Sadi Şirazi’ye ait olan "Eşrâra merhamet, ahyâra zulümdür" sözü, adalet ve merhamet dengesini keskin bir ustalıkla tarif eder.

Günümüz türkçesiyle "kötülere/şerlilere merhamet etmek, iyilere/hayırlılara zulmetmektir" anlamına gelen bu ifade, vicdanın sadece duygusal bir acıma hissi değil, aynı zamanda bir muhakeme biçimi olması gerektiğini hatırlatır.

Adaletin Terazi Dengesi...Adalet, her şeyi olması gereken yere koymaktır. Kötülüğü alışkanlık haline getirmiş, başkalarının hakkına tecavüz eden birine gösterilen kontrolsüz merhamet, o kişinin verdiği zararları onaylamak anlamına gelir. Eğer bir zalim affedilirse, o zalimin mağdur ettiği masumların hakkı çiğnenmiş olur. 

Denge noktası önemlidir, suçluya acımak, suçun devamına davetiye çıkarmaktır.

Toplumsal Huzurun Korunması...Bir toplumda şer odaklarına karşı sergilenen müsamaha, "hoşgörü" maskesi altında sunulsa da aslında toplumsal bir çürümeyi beraberinde getirir. Kötünün cezasız kalması veya hak etmediği bir şefkatle karşılaşması, iyilerin sisteme ve adalete olan güvenini sarsar. 

"Kurda merhamet etmek, koyuna hıyanettir."

Merhametin Yanlış Adresi...Merhamet, özü itibarıyla ulvi bir duygudur; ancak yanlış adreste yıkıcı bir silaha dönüşür. 

Ahyâr (hayırlılar, iyiler), hayatlarını doğruluk üzere kuranlardır.

Eşrâr (kötüler, şerliler) ise fitne ve fesat peşinde koşanlardır.

Eşrâra acıyan kişi, dolaylı yoldan ahyârın canını yakmış olur. Çünkü cezalandırılmayan her kötülük, bir sonraki hamlesi için güç toplar.

Sadi Şirazi’nin bu muazzam tespiti, hem bir devlet yönetimi (hukuk felsefesi) hem de bir nefis terbiyesi dersidir. 

Hukuk Felsefesi Açısından: Adaletin Sınırı

Hukukta "ceza", sadece suçluyu cezalandırmak için değil, toplumun geri kalanını (ahyârı) korumak için vardır. Sadi Şirazi, bu sözle "cezalandırmamanın da bir zulüm türü" olduğunu savunur.

Caydırıcılık İlkesi: Eğer eşrâr (kötüler/şerliler) merhamet görürse, "yaptığım yanıma kâr kalıyor" algısı oluşur. Bu da iyilerin/hayırlıların yaşam alanını daraltır.

Hakların dengesini gözetmek gerekir. Hukukta bir tarafın affedilmesi, diğer tarafın hakkından vazgeçilmesi demektir. Kamuyu ilgilendiren bir suçta devlete düşen merhamet değil, adalettir. 

Ahlâki Açıdan: Hikmetli Merhamet

İrfan kültürümüzde merhamet esastır ancak "hikmet" süzgecinden geçmesi gerekir. "Hikmet, bir şeyi olması gereken yere koymaktır".

Kötülüğe Merhamet Neden Zulümdür?

Zalimin kötülüğünü artırır... Kötüye gösterilen zamansız şefkat, onun egosunu (nefsini) besler. Onu durdurmamak, aslında onun daha fazla günah işlemesine izin vermektir. Bu bakımdan ona "en büyük kötülüğü" merhamet ederek yapmış olursunuz.

Mazlumun kalbini kırar...İyiler, kötülüğün ödüllendirildiğini (veya cezasız kaldığını) gördüklerinde adalete olan inançlarını kaybederler. Bu "kalp kırıklığı" manevi bir zulümdür.

Sıfatların karışmaması gerekir...Allah’ın "Rahman" sıfatı olduğu gibi, "Kahhar" (kahredici) ve "Müntakim" (intikam alıcı) sıfatları da vardır. Sadece birini kullanıp diğerini yok saymak, hakikat dengesini bozar.

Benzer Hikmetli Sözlerle noktalayalım.

Hz. Ali der ki, "Zalimi affetmek, mazluma zulümdür."

Mevlânâ der ki, "Adalet nedir? Ağaçlara su vermektir. Zulüm nedir? Dikene su vermektir." (Mevlana burada dikeni eşrâra, ağacı ise ahyâra benzetir.)

Sonuç olarak Şirazi'nin bu hikmetli sözü bize şunu fısıldar: Merhamet, zayıflık veya kör bir acıma duygusu değildir. Gerçek merhamet, mazlumu korumak için zalime karşı durma iradesidir. 

Çünkü, "kötülüğün dizginlenmediği bir dünyada, iyilik nefes alamaz"

Bir meltem gibi

Whatsapp ile Paylaş

Yılları ömrüme bin dert eyledin
Beni benden alıp çekip de gittin
Vefasız bir aşka düçar eyledin
Ne bir gün güldürdün, ne murat verdin

Şimdi ben yanarım kendi nârıma
Boyun eğdim durdum ben efkârıma
Umut da kalmadı artık yarına
Kaderin elinde tükendim bittim

Kader neden gelip sen beni seçtin
Bir meltem gibiydin esip de geçtin
Viran oldu bahçem boynumu büktün
Umut çiçeklerim soldu neyleyim

Doldurdun hicranı kırık kadehe
Bakmadın gözümde bitmez kedere
Bağladın yolumu çıkmaz sefere
Gurbet oldu bana sıla neyleyim


27 Mart 2026 Cuma

Omurga Sancısı ve Basamak Canbazları

Whatsapp ile Paylaş

 

Güncel yozlaşmayı kadim bir ahlâk süzgecinden geçirerek, "basamak tırmanma" hırsını bir "irtifa kaybı" olarak ele alırsak...

Omurga Sancısı ve Basamak Canbazları

Dünya sahnesinde insan, ya bir şahsiyet abidesi olarak yükselir ya da bir gölge gibi başkalarının ayak izlerine tutunarak... Hakiki yükseliş, her basamağın hakkını vererek, alnının teriyle ve ruhunun onuruyla katedilen o çetin yoldur. Lakin devran öyle bir hal aldı ki; artık menzile varmanın değil, "yolu kısaltmanın" alkışlandığı bir garabet çağı yaşıyoruz. 

Kariyer basamaklarını üçer beşer atlayanlar, aslında her adımda kendinden bir parça bırakıp aşağı düşenlerdir.

Dalkavukluk, bugün bir "strateji" maskesiyle takdim ediliyor; yalakalık ise "uyum" adı altında pazarlanıyor. Oysa omurgası olmayanların yükselişi, sadece rüzgârın lütfuna bağlıdır. Rüzgâr dindiğinde, o sahte zirvelerden düşüşün sesi, haysiyetin sessiz çığlığından çok daha gürültülü olacaktır.

Emeği unutup daldan dala konanlar,
Kendi gölgesinden korkup da sinenler
Haram lokma ile tahtına binenler,
Basamağı üçer beşer atlarlar.

Bu "canbazların" en büyük mahareti, rüzgârın yönünü tayin etmek değil, rüzgâra göre şekil almaktır. "Dayıcılık" zırhına bürünenler, liyakati bir pranga, dürüstlüğü ise bir saflık nişanesi olarak görürler. Onların lügatında sadakat, hakikate değil; menfaat sağlayan makamadır. İspiyonculuğu "hizmet", yağcılığı "nezaket" sanan bu güruh, aslında toplumsal dokunun en ince damarlarını kurutan birer sızıntıdır.

Dillerinde bir bal var, zehrini gizler,
Üstlerinin önünde yerleri izler,
Gıybet heybesinde kirli dehlizler,
Dostunu bir pula satarlar bunlar.

Bir makama, o makamın ağırlığını taşıyacak bir karakterle değil de; ispiyon ve iltimasla gelenler, oturdukları koltuğu bir sığınak zannederler. Oysa karakteri makamdan alanların, makam gittiğinde geriye kalan tek şeyi koca bir hiçliktir. Liyakatin infaz edildiği yerde, sadece kurumlar değil, topyekûn bir gelecek kararır. Zira bir binayı ayakta tutan süslü boyası değil, temeldeki sarsılmaz taşıdır.

Aslına bakarsan hepsi bir kukla,
Yüzleri boyalı bin bir suratla,
Günü kurtarırlar sahte bir tatla,
Zamanı gelir elbet batar bunlar da.

Kelâm’ın özü odur ki; insan kaç basamak çıktığıyla değil, o basamakları nasıl bir duruşla geçtiğiyle imtihan edilir. Zirvede bir kartal da bulunur, bir yılan da... Biri süzülerek çıkmıştır, diğeri ise sürünerek. Bizim derdimiz zirveyle değil, o zirveye hangi uzvumuzu kullanarak vardığımızladır. 

Rabbim bizleri, basamakları dürüstlükle çıkanlardan; makamı vakarla taşıyanlardan ve her daim "dik duranlardan" eylesin.

"Her Şey Bir Nefesle Başladı..."

Whatsapp ile Paylaş
 
"Her Şey Bir Nefesle Başladı..."

İnsanoğlunun serüveni, o mutlak sessizliğin ve güvenin hüküm sürdüğü ana rahminde, henüz kelimelerin ve renklerin uzağındayken başlar. Ancak bu yolculuk, sadece biyolojik bir büyüme hikâyesi değildir; rahimden dünyaya atılan o ilk adım, aslında devasa bir emanetin omuzlanışıdır.

Dünyaya geldiğimizde ciğerlerimizi yakan o ilk oksijen, aslında yaşamla imzaladığımız en büyük sözleşmedir. Bizler bu dünyaya sadece tüketmeye değil; bir çağlayanın bitmek bilmeyen şırıltısında evrenin ritmini duymaya, rüzgarın uğultusunda kadim sırları dinlemeye ve yağmur sonrası yükselen o toprak kokusunda aslımızı hatırlamaya geldik.

Peki, modern hayatın gürültüsü içinde bu "duyu şölenini" ne kadar fark edebiliyoruz? 
Ciğerlerimizi dolduran oksijenin hakkını vermek, sadece hayatta kalmak mıdır; yoksa o nefesin her zerresinde gizli olan hakikate vakıf olmak mı?

Duyularımızın birer alıcıdan öte, bizi hakikate bağlayan birer köprü olduğunu ve bu evrensel mirasa nasıl "şahitlik" edebileceğimizi derinlemesine tefekkür etmeliyiz.

Nefes, Ses ve Toprak: Varlığın Üç Şahidi

"İnsan olma yolculuğuna ana rahminde başlayan insanoğlu için; bir çağlayanın şırıltısını, rüzgârın uğultusunu duymak, toprağın kokusunu almak, ciğerleri oksijenle doldurmak ve hepsinin hakikatine vakıf olmak emanetin gereği ve hakkını vermektir." 
Bu ifade, insanın varoluşunu sadece biyolojik bir süreç olarak değil, aynı zamanda ruhsal bir "farkındalık yolculuğu" olarak tanımlar, insanın duyularıyla kurduğu bağ ise bir "emanet bilinci" ve bir "kozmik bir şahitlik" tır...

Duyuların Ötesi: Bir Şahitlik Borcu ve Tabiatın Alfabesini Okumak

Anne karnındaki o derin sessizlikten dünya gürültüsüne doğuş, aslında bir duyu ihtilalidir. Ancak insan için duymak sadece akustik bir olay, koklamak ise kimyasal bir tepkime değildir.

Toprağın kokusunu almak, insanın kendi kökleriyle (elementleriyle) kurduğu sessiz bir diyalogdur. "Hakikate vakıf olmak" ise, doğayı bir nesne olarak değil, bir özne olarak görmektir.

Rüzgârın uğultusunda gizlenen bir mana vardır: Rüzgâr sadece bir hava akımı değildir; o, dağların sessizliğini ovalara taşıyan bir habercidir. Kulak kesilen için rüzgar, "geçip giden her şeyin içinde kalıcı bir iz bırakma" sanatıdır. Hakkını vermek; o uğultuda kendi iç sesini bulmak, değişkenliğin içindeki değişmez hakikati duymaktır. Rüzgâr, görünmez olanın gücünü, değişimin kaçınılmazlığını fısıldar.

Su, her şekle giren ama özünü hiç bozmayan bir öğretmendir. Bir çağlayanın şırıltısını, uğultu  sesini duymak, hayatın durağan değil, bir oluş hali olduğunu kavramaktır. O şırıltı, "durma, ak; kirlenme, arın" diyen bir kâinât bestesidir. Su sadece susuzluğu gidermez; saflığı, akışta olmayı ve uyumu da öğretir. 

Suyun sesi ve rüzgârın fısıltısı, evrenin bitmek bilmeyen zikridir. İnsan, bu sesleri duyduğunda aslında varlığın ritmine uyumlan(malıd)ır.

Toprak, insana cömertliği anlatır ve her şeyi kucaklayan o muazzam sabrın dersini verir.  Yağmurdan sonra yükselen toprak kokusu, aslında bir hatırlatmadır. İnsan burnuna çalınan o kokuyla "nereden geldiğini" hatırlar. Toprağın kokusunu almak, aslımıza olan bir aidiyet beyanıdır. O kokuda kibri gömmek, mütevazı bir tohum gibi çatlayıp hakikate boy vermek vardır ki, bu emanetin en saf halidir. Toprak kokusunu içine çeken insan, kibrinden arınıp tevazuya, yani "toprak olana" yaklaşır.

Emanetin sesi

Karanlık rahimden çıktığın o an,
İlk nefes can yakar, bir mühür vurur.
Toprak ana der: "İşte bu mekânda,
Diz çöküp bekleyen bir şükür durur."

Çağlayan şırıldar, bir beste başlar,
Rüzgârın vaktini yazar bu taşlar.
Gözlerden süzülen o masum yaşlar,
Sırrın kapısında bir fikir olur.

Oksijen dolunca göğse, kafese,
Can gelir bedene, ruh gelir sese.
Vakıf ol her ana, her bir nefese,
Varlık aynasında bir zikir olur.

Emanet dediğin, çiçektir, daldır,
Arının yaptığı petektir, baldır.
Hakikat yolunda bir ince hâldir,
Gönül sarayında bir vakur durur.

Bu varoluşsal senfoniye, ana rahminden kâinâtın sonsuzluğuna uzanan bir şahitlik metniyle adeta bir "Varlık Bildirisi"yle devam edelim:

Nefes: Hayat ile Hakikat Arasındaki Köprü - Rahmin Konforundan Dünyanın Kaosuna: İlk Temas

Ana rahmi, insanın mutlak bir teslimiyet içinde olduğu, ihtiyaçlarının zahmetsizce karşılandığı bir "cennet provası" gibidir. Oradan ayrılmak, aslında konforu terk edip anlamı seçmektir. İlk çığlık ciğerlere dolan o ilk sert oksijen can yakar ama aynı zamanda varlığın mührü, hakikatin bedelidir. İnsan, o ilk nefesle birlikte konforu bırakıp "zahmetin içindeki rahmeti" aramaya başlar. Rüzgârın uğultusu artık sadece bir ses değil, ya aşılması gereken bir engel veya sığınılacak bir serinliktir.

Ciğerleri oksijenle doldurmak, en temel hayatta kalma refleksidir; fakat bu eylemi "derinleştiren" şey, her nefesin bir ödünç olduğunun idrakidir. Nefes, iç dünya ile dış dünya arasındaki tek kapıdır. Oksijen kana karışırken, ruhun da bu canlılık vesilesiyle hakikati araması gerekir. Bu, biyolojik bir zorunluluktan öte, hayat armağanına karşı bir teşekkür, bir şükür duruşudur.

"Emanet" ve "Hakikatine Vakıf Olmak"

Buradaki en can alıcı nokta "emanet" vurgusudur." İnsan, doğanın sahibi değil, onun en bilinçli misafiridir".

"Hakikate vakıf olmak; rüzgarın sadece estiğini değil, bir haberi taşıdığını; suyun sadece aktığını değil, bir hayat sunduğunu anlamaktır."

Bu derinlikte insan, artık sadece tüketen bir canlı değil, evreni anlamlandıran bir "anlam işçisi" haline gelir. Doğayı korumak, bir çevre aktivizminden ziyade, kendisine teslim edilen bu muazzam sergiyi (emaneti) lekelemeden seyretme ve anlama sorumluluğudur.

Emanetin "Hakkını Vermek": Estetik ve Bilinç

Emanet, korumayı gerektirir; ancak insanın emaneti daha büyüktür: "Güzelliği fark etme yeteneği". Bir kuşun kanat çırpışındaki sanatı görmeyen, rüzgârın notaya döktüğü bestesini duymayan insan, emaneti sadece "saklamış" olur, onu "yaşatmamış" olur.

"İnsan, evrenin kendi kendisini izleyen gözüdür."

Eğer biz o çağlayanın şırıltısına hayran kalmasak, suyun o muazzam bestesi eksik kalır. 

Hakikate vakıf olmak; dışarıdaki o devasa düzenin, insanın iç dünyasındaki yansımasını bulmasıdır.

Emanetin Yankısı: Toprak, Nefes ve Sır

Karanlık bir huzurdan, ışığın ve sesin ihtilaline doğdu insanoğlu. İlk nefes, ciğerlerde patlayan bir volkan gibi can yakarken; aslında ruhun bu dünyaya attığı ilk imza, emanetin ilk kabulüydü. Oksijen kana karışırken, sadece biyolojik bir yaşamı değil, evrenin muazzam sırrına ortaklığı da başlatıyordu. Neticede; insan olma yolculuğu, rahimdeki karanlıktan hakikatin aydınlığına doğru bir hicrettir. Bu yolda duyularımız bize rehberlik ederken, kalbimiz de bu duyuları hikmete dönüştüren bir laboratuvar gibi çalışır. Hakkını vermek ise, bakmak ile görmek arasındaki o ince ama derin uçurumu farkındalıkla kapatmaktır.

İnsanın bu yolculuğunu biraz daha derine, madde ile mana arasındaki o ince çizgiye taşıyalım mı ?

Zira ana rahminden çıkan insan için dünya, sadece bir ikametgâh değil; her köşesi keşfedilmeyi bekleyen bir "hakikat haritası"dır.

Son Durak: Seyyahlıktan Şahitliğe

İnsan bu dünyada bir seyyahtır; ancak bu seyahat tesadüfi bir savruluş değil, bir şahitlik makamıdır. İnsan nefes alışı, "varoluşun kabulü", nefes verişi ise "dünyaya bırakılan bir iz, bir kelâm" olarak anlamalıdır.

Çünkü insan, ana rahmindeki o karanlık huzurdan, dünyanın ışıklı ve gürültülü imtihanına bu şahitliği tamamlamak için çıkarılmıştır.

İşte bu derinleşen bakış açısıyla; insan, doğayla kurduğu bağı bir "ibadet" veya "varoluşsal bir senfoni" olarak ele almalıdır.

Hakikate vakıf olmak; bir çiçeğin açışındaki matematiği, bir karıncanın yolundaki azmi ve bir yaprağın düşüşündeki teslimiyeti görmek; tüm bunları kendi kalbinin atışıyla birleştirmektir.

"İnsan, bu devasa sarayın sadece bir seyircisi değil, her zerresinden sorumlu olan emanetçisidir".

Ey insan; ciğerlerini doldurduğun o hava, bastığın o toprak ve işittiğin her ses, sana seni anlatmak için oradadır. Bu yolculuğun hakkını vermek için; bakmak yerine görmek, duymak yerine dinlemek ve nihayetinde hissetmek yerine bizzat o hakikatin kendisi olmak zorundasın, sakın unutma !

İlk nefesten son şahitliğe

Rahmin o mutlak sessizliğinden,
Işığın ve gürültünün ihtilaline düştüğünde
Ciğerlerini yırtan o sert hava,
Sadece oksijen değildi;
Bir sözleşmeydi hayatla aranda imzalanan.

Duymak;
Rüzgârın uğultusunu sadece bir esinti değil,
Dağların kadim bir masalı gibi dinlemektir.
Toprağın kokusunu içine çekmek;
Kendi özüne, o ıslak çamura "merhaba" demektir.

Çünkü sen,
Bu devasa kainatın sadece bir sakini değil,
Onun anlamını sırtında taşıyan hamalısın.
Çağlayanın her damlasında,
Kendi akışını görmüyorsan eğer,
Emaneti sadece saklamışsın demektir;
Hakkını vermemişsin.

Yaşamak;
Bir rüzgârın sesinden, bir yaprağın düşüşünden
Varlığın o büyük geometrisini okumaktır.

Hakikate vakıf olmak budur:
Nefes alırken dünyayı içine çekmek,
Nefes verirken dünyaya bir ruh bırakmak...

26 Mart 2026 Perşembe

Gönül Sofrası

Whatsapp ile Paylaş

Vefa kazanının dibi delinmiş,
Nankörler yükünü almış da gitmiş.
Hürmet ve muhabbet artık garipmiş,
Gönül sofraları neler yitirmiş.

Dostluğun bağında güller sararmış,
Yalanın gölgesi, dağı morarmış.
İyilik yapanlar nankör ararmış,
Samimiyet sanki sis olup uçmuş.

Gözlerdeki ışık sönmüş bir kere,
Emanet edilmez oldu kimseye.
Vicdanlar küsmüş de inmiş derine,
Sadakat mülkünü seller götürmüş.

Gayrı ne tat kalmış ne de bir lezzet,
Riyaya bürünmüş her türlü izzet.
Gidende kabahat, kalanda zahmet,
İnsanlık yükünün kervanı göçmüş.

Avazın Yankısı: Ne Ekersen Onu Biçersin

Whatsapp ile Paylaş

 

Hayatın kadim bir terazisi vardır; biz görmesek de her niyetimizi tartar, her adımımızı kaydeder. Eskilerin o sarsılmaz uyarısı kulaklarımızda küpe gibidir: "Etme fenalık bulursun ettiğini..." Bu sadece bir temenni değil, varoluşun en temel yasasıdır. Bir iyilik yaparsın; bazen bire yedi yüz, bazen daha fazlası bereketle döner gelir seni bulur. Çünkü avazının yankılandığı bir dünyadasın; övgün de sövgün de her ne ise, kendi sesini duyarsın er ya da geç.

Boşluktaki Ses ve Sorumluluk

İnsan, çoğu zaman ağzından çıkan bir kelimenin veya sergilediği bir tavrın boşlukta kaybolup gittiğini sanır. Oysa evren devasa bir kubbedir. Bu kubbe altında hiçbir ses kaybolmaz; sadece çarptığı kalplerden ve olaylardan sekerek sahibine dönmek üzere yol alır. Eğer bugün hayatınızda bir "gürültü" varsa, belki de geçmişte savurduğunuz sövgünün, bir öfkenin yankısıdır o. Ya da bugün beklenmedik bir yerden gelen bir tebessüm, vaktiyle bir garibin gönlüne ektiğiniz o küçük nezaket tohumunun meyvesidir.

Gönül Tarlasının Hasadı

Dünyevi ticaretin matematiği bellidir; bir verirsen bir eksilir, bir alırsan bir artar. Ancak gönül tarlasında hesaplar böyle yürümez. 

İyilik, toprağa düşen bereketli bir tohum gibidir. Sen bir birim sevgi verirsin, kaderin ağları onu bin bir çeşit lütufla sana geri döndürür. 

Kötülük ise tıpkı bir kara taş gibidir; fırlattığın an sadece attığın yeri değil, önce kendi elini kirletir, sonra da çarptığı yerden sekip yine seni bulur. 

Kışın ayazında bile içimizi ısıtan o "yaz" ümidi, aslında ektiğimiz iyiliklerin bir gün çiçek açacağına olan sarsılmaz inancımızdır.

Aynadaki Yüz ve Hakikat

Aslında dışarıya baktığımızda gördüğümüz her şey, kendi iç dünyamızın bir yansımasıdır. Başkasına yönelttiğimiz her sövgü, aslında kendi ruhumuzdaki bir yaranın sızısıdır; ettiğimiz her övgü ise kendi gönül aynamızın berraklığıdır. Kimseye fenalık etmemek, aslında kendine fenalık etmemektir. Çünkü nihayetinde insan, kendi sesinin yankısında yaşar ve kendi elleriyle ördüğü o manevi iklimde nefes alır.

Unutmayalım ki; gönül aynasından kir silinince, geriye sadece nurlu bir öz kalır. 

Hayatın bu yankı oyununda, duyacağınız sesten razı olmak istiyorsanız, bugün dünyaya ne fısıldadığınıza dikkat edin.

YANKI

Ne ekersen onu, biçersin bir gün,
Gönül tarlasında, iz kalır inan.
Kaderin ağından, geçersin bir gün,
Güzellik eyle ki, haz kalır inan.

Kötülük dediğin, bir kara taştır,
Sana geri dönen, derttir, savaştır.
İyilik sabırdır, nurlu bir aştır,
Kışın sonu mutlak, yaz kalır inan.

Avazın yükselse, dağlar ses verir,
Sövgün zehir olur, nefsin pas verir.
Gülün kokusunu, Hak diri tutar,
Dillerde bir hoşça, söz kalır inan.

Sevenin yankısı, sevda ile bir,
Gönül aynası parlar, silinince kir.
Bir hayr yapana, bin bereket gelir,
Yüzünde nurlu bir, öz kalır inan.

Garip Gönlüm

Whatsapp ile Paylaş

Yükledim sırtıma onca kederi, 
Yoruldu, yolunda kaldı bu gönlüm. 
Bekledim gelmedi, yârin haberi, 
Sararıp dalında soldu bu gönlüm.

Neler çekti neler yar yar
şu garip gönlüm.
Dikenli yollarda,
bitti bu ömrüm.

Gülmedi talihim, bahtım karadır, 
Söylenen her bir söz kalpte yaradır. 
Hasretin ateşi bende sırlıdır, 
Yandıkça küllere döndü bu gönlüm.

Neler çekti neler yar yar
şu garip gönlüm.
Dikenli yollarda,
bitti bu ömrüm.

Aylar yıllar geçti, gelmedi bahar, 
Döküldü saçıma bembeyaz karlar. 
Yıkıldı üstüme koca duvarlar, 
Aşkın zindanında soldu bu gönlüm

Neler çekti neler yar yar
şu garip gönlüm.
Dikenli yollarda,
bitti bu ömrüm.

24 Mart 2026 Salı

Serap Peşinde Bir Ömür

Whatsapp ile Paylaş

İnsanoğlu, varlık sahasına adım attığı andan itibaren sonsuz bir iştiyakla donatılmıştır. Bu iştiyak, onu ötelerin ötesine taşımaya namzet bir kanat olsa da, nefsani bir hırsla birleştiğinde ruhu yakan bir nâra dönüşür.  İnsan doğası gereği her zaman daha iyisine, daha fazlasına ve daha uzağa meyillidir. Bu meyil, bir yandan ilerlemeyi ve keşfetmeyi sağlarken, diğer yandan kontrol edilmediğinde büyük bir içsel yıkımı beraberinde getirir. 

Kadim bilgelerimiz, bu tehlikeli savruluşu tek bir hakikatle mühürlemiştir: "Kanaatkâr olmayan zayi eder." Zira elindekini küçümseyen, aslında sahip olduğu cevherin ışığını söndürmüş; ufuktaki serabı kovalarken ayağının altındaki toprağı feda etmiştir.

Kanaat, yalnızca azla yetinmek değil; sahip olunan imkânları akıllıca, yerinde ve huzurla kullanma sanatıdır. Kanaat; köşeye çekilip atalete teslim olmak değil, eldeki imkânı bir emanet titizliğiyle işlemek ve rızık veren makama teslimiyet göstermek, emeğin karşılığına rıza göstermek ve sahip olunanın değerini idrak etmektir. Bir insan elindekiyle yetinmeyi (kanaat etmeyi) bilmediğinde, zihni sürekli "olmayana" odaklanır. Hz. Mevlânâ’nın buyurduğu üzere; "Dünya bir denizdir, hırs ise onun dalgası. Kanaat ise o denizde sığınılacak en güvenli limandır." Bu limanı terk edip doyumsuzluğun hırçın dalgalarına yelken açan yolcu, pusulasını hırsa teslim etmiş demektir. 

"Mevlânâ’nın dediği gibi, hırs dalgalaınra kapılan insan, kıyıdaki güvenli limanını, yani elindeki imkânları unutur. Hırsın getirdiği o sonsuz iştah, kişiyi 'daha fazlası' için mevcut olanı feda etmeye zorlar. Oysa hakiki zenginlik malın çokluğu değil, gönlün tokluğudur. Bu tokluğa erişemeyen, her zaman açtır ve aç olan, elindeki ekmeği korumayı değil, başkasının sofrasına bakmayı seçerek kendi rızkını zayi eder."

Hırs insanın basiretini bağlayan bir perdedir; elindekini görmez, kulağına gelen hikmetli uyarıları duymaz hale getirir. Hırsın gözü kördür derler...Bir insan, sahip olduğu sağlığı, zamanı veya maddi imkânı "yetersiz" bularak sürekli bir şikâyet haline girerse, aslında elindeki cevherin farkına varamaz. Farkına varılmayan her nimet ise bakımsız kalır, hoyratça kullanılır ve sonunda avuçların içinden kayıp gider. Kanaatkâr olmayan kişi, "daha fazlasını" elde etme hırsıyla çoğu zaman mevcut olanı tehlikeye atar. Daha çok kazanmak uğruna sağlığını harcar; daha çok güç elde etmek uğruna dostluklarını zayi eder. Bu bir tür "duygusal ve maddi israf" halidir. İnsan, uzağa bakarken önündeki çukuru göremez. Elindekini küçümseyen, onu yönetmeyi de beceremez.  Uzağa, hep daha uzağa bakarken önündeki çukuru göremeyen yolcu, menzile varamadan yolda kalır. Nihayetinde hırsla çıkılan yollar, genellikle büyük kayıplarla (zayiata uğrayarak) son bulur.

Hakiki saadet, biriktirilen eşyanın çokluğunda değil, kalbin o eşyaya karşı duruşunda gizlidir. Gerçek zenginlik, ne kadar şeye sahip olduğumuz değil, sahip olduklarımızın ne kadarının farkında olduğumuzla ölçülür. Elindeki bir dilim ekmeğin lezzetini alamayan, bir fırın dolusu ekmeği olsa da aç kalacaktır. Kanaat bir kalkandır; insanı doyumsuzluğun getireceği maddi ve manevi iflaslardan korur. Bir Hadiste beyan buyurduğu gibi;"Zenginlik mal çokluğuyla değil, gönül tokluğuyladır." Bu içsel zenginliğe, yani o "tükenmez hazineye" sahip olamayan bedbaht, kâinatın maliki de olsa ruhu hep aç, gözü hep başkasının sofrasındadır. Kendi bahçesindeki gülün kokusunu almayı beceremeyen, başkasının bahçesindeki dikeni gül sanır ve hırsla ona uzanırken kendi elindekini de kanatır. Bu bir tür manevi israftır; insanın vaktini, emeğini ve haysiyetini "daha fazlası" uğruna kurban etmesidir.

"Kanaatkâr olmayan zayi eder."  sözü, insanın elindekinin kıymetini bilmemesinin, doyumsuzluğun ve sürekli daha fazlasını istemenin getireceği kaçınılmaz sonu özetler, yani: "Kayıp"

Bereketin Kaybı: Elindeki imkânı küçümseyen kişi, onu geliştirmek veya korumak yerine ihmal eder. Bu ihmal, mevcut olanın da elden kayıp gitmesine (zayi olmasına) neden olur.

Huzurun Yitimi: Sürekli bir "daha fazlası" yarışı, insanı bitmek bilmeyen bir hırsa sürükler. Hırs ise hem iç huzuru ve hem de şükrü öldürür.

Yanlış Kararlar: Daha fazlasına kısa yoldan ulaşma arzusu, kişiyi büyük risklere ve hatalı adımlara iter. Sonuçta kişi, elindeki sermayeyi de bu riskler uğruna feda eder.

Kaybetmekle sadece maddi manada olan, para veya mal kastedilmez; kanaatkâr olmayan kişi şunları da zayi eder:

Zaman: Hep bir sonrakini kovalarken bugünün tadını çıkarmayı unutur.

İnsan İlişkileri: Çevresindekileri bir basamak veya araç olarak görmeye başlar, samimiyeti kaybeder.

Karakter: Açgözlülük, dürüstlük ve tevazu gibi erdemleri gölgeler.

Hasılı, eldekine şükredip onu en iyi şekilde değerlendirmek, daha büyüğüne giden yolun anahtarıdır. Aksi halde, ufuktaki ışığa bakarken ayağının altındaki toprağı kaybeden bir yolcuya dönüşmek işten bile değildir.

 Bu mevzudaki bir kaç hikmetli söz:

"Kanaat tükenmez bir hazinedir."— (Hz. Muhammed) 

"Dünya bir denizdir, hırs ise onun dalgası. Kanaat ise o denizde sığınılacak en güvenli limandır." (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî)

"Hırs, insanı kör ve sağır eder; elindekini görmez, kulağına gelen uyarıyı duymaz hale getirir." (Şeyh Edebali)

"Zenginlik, mal çokluğuyla değil, gönül tokluğuyladır." (Hadis-i Şerif)

"Hırs, bir ip gibidir; ne kadar çekersen o kadar gerilir ve sonunda kopar. Koptuğunda ise insanı boşlukta bırakır." (Anonim)

Unutmamalıyız ki; elindekinin kıymetini bilip onu titizlikle korumayan, her zaman daha fazlasını ararken en sonunda elindekinden de olan kişidir.

Neticede hayat, sahip olduklarımızın kıymetini bildiğimiz kadar geniştir. Elindeki tek bir zerreye şükür nazarıyla bakan, o zerrenin içinde bir güneş bulur. Ancak kanaat kalkanını düşüren kişi, doyumsuzluk çukurunda debelenirken asıl hazinesini, yani huzurunu zayi eder. Unutmamalı ki; deryadan nasibi kadarını alana deniz küsmez; fakat denizi içmeye kalkan, susuzluğunu dindiremediği gibi kendi varlığını da o suda kaybeder. Gerçek vuslat, çoklukta boğulmak değil, eldekiyle yetinip gönlü zengin kılabilmektir. 

Şükürle cilalanmayan her nimet, zamanın hoyrat ellerinde kararmaya ve nihayetinde zayi olmaya mahkûmdur...

Zamanın Simyası...

Whatsapp ile Paylaş

 

Zaman aynı zaman, eskimez eskitir, kayayı topraklaştırır, tohumu çimlendirir, çocuğu yaşlandırır, insanı olgunlaştırır, fikirleri dönüştürür...

Zamanın bu durdurulamaz akışı, sadece fiziksel olanı değil, ruhun derinliklerini de yıkar ve yeniden inşâ eder.
 
Zamanın dönüştürücü gücü...

Zaman aynı zaman; sessiz bir nehir gibi akar ama geçtiği her kıyıda derin izler bırakır.

Acıyı küllendirir... İlk gün sönmeyecekmiş gibi yanan ateşleri, üzerine anıların tozunu serperek hafif bir sızıya indirger.

Gerçeği berraklaştırır...Karmaşanın ortasında görünmeyen detayları, toz duman dağıldığında gün yüzüne çıkarır.

Maskeleri düşürür... Sahte olanı yorar, samimi olanı ise parlatıp başköşeye oturtur

Özlemi derinleştirir...Mesafeleri kısaltsa da, gidenlerin bıraktığı boşluğu daha görünür kılar.

Zaman; sadece bir saat tıkırtısı değil, evrenin en büyük heykeltıraşıdır. Ham maddeyi alır, hırpalar, yontar ve sonunda onu hiç beklemediği bir forma sokar. Kimini bir anıt gibi dimdik bırakır, kimini ise rüzgarın önünde bir toz tanesine çevirir.

Sonunda anlarız ki; zaman aslında hiçbir şeyi eksiltmez, sadece her şeyi aslına rücu ettirir.
Zamanın bu lirik ve felsefi yolculuğunu, varlığın en kuytu köşelerine birazcık sızarak derinleştirelim:

Zamanın Simyası

Zaman aynı zaman, o bir terzinin iğnesi gibi geçer ruhumuzdan. Diktiği her yara izi, aslında bir tecrübenin nakışıdır.

Kibri un ufak eder...Bir zamanlar dünyayı omuzlarında taşıdığını sananları, bir sonbahar yaprağının tevekkülüne razı eder.

Suskunluğu konuşturur...Dile gelmeyen itirafları, söylenmemiş vedaları ve yarım kalmış şiirleri sessizliğin diliyle tercüme eder.

Yalnızlığı kalabalıklaştırır...Geçmişin gölgelerini, artık olmayan sesleri ve yaşanmışlıkların kokusunu başucumuza birer dost gibi yerleştirir.

O, hem bir yıkım ustası hem de bir şifacıdır. Kırılan kalbin parçalarını birleştirmez belki ama o kırıklardan sızan ışığın, insanın iç dünyasını nasıl aydınlatacağını öğretir. Bir kum saatinin dar geçidinden süzülen her zerre, aslında evrenin "geçicilik" üzerine yazdığı o büyük senfoninin bir notasıdır.
Zamanın "mekân" ile olan imtihanına (eski evler, terkedilmiş şehirler, silinen izler) odaklanalım mı biraz da...

Zaman, sadece canı değil, canın sığındığı o dilsiz duvarları da kendi lisanıyla yoğurur.
 
Mekânın Hafızası ve Zamanın İzi

Zaman aynı zaman; bir evin neşesini de, hüznünü de aynı sessizlikle yutar. O muazzam taş konakları, kerpiç odaları ve her köşesi bir ömre şahitlik etmiş o eski kapı eşiklerini yavaş yavaş kendi sessizliğine katar.

Pencereleri körleştirir...Eskiden umutla sokağa bakan camlar, zamanın eliyle puslanır; artık içeriye ışık değil, sadece tozlu bir unutulmuşluk sızar.

Tahtayı konuşturur...Boş odalarda yankılanan her gıcırtı, üzerinde yürüyenlerin ayak izlerini sayıkladığı birer hıçkırıktır sanki.

Duvarları kâğıtlaştırır...Yılların nemi ve rutubetiyle dökülen her sıva, altından çıkan o çıplak taş; mekânın kendi hakikatine, o en ham ve savunmasız haline dönüşüdür.

Terk edilmiş bir şehrin sokaklarında yürümek, zamanın devasa bir silgiyle bir medeniyeti nasıl usulca sildiğini izlemektir. Bir zamanlar çocuk seslerinin çınladığı bahçeler, şimdi sadece rüzgârın ve yabani otların hükmündedir. Zaman; insanı yaşlandırdığı gibi, içine ruh kattığımız o dört duvarı da birer taş yığınına değil, birer hüzün anıtına dönüştürür.

Eskiden "ev" dediğimiz o sığınaklar, zamanın elinde birer hatıra müzesine evrilir. Biz içinden çekilince mekân ölmez; aksine, zamanla hemhal olup ebedi bir uykunun huzuruna çekilir.

Zamanın bu mekânlar üzerindeki sessiz zaferini, antik kentlerde "kaybolan şehirler ve silinen hatıralar" da görmek mümkün...

Hasıl-ı kelâm; zaman bizi sadece yaşlandırmaz; bizi kendi özümüze, o en çıplak ve en sahici halimize doğru geri sarar. Biz zamanın içinde değil, zaman bizim içimizde akar; ta ki biz akıp gidene, o ise ebedi bir sükut olarak kalana dek.

Her nefeste bin ah var

Whatsapp ile Paylaş

Değmen bana yaralıyım yürekten
Bilen var mı bu dert hangi sebepten
Sızımla dost oldum şikayet etmem
Kimseye ilenmem sırf bu sebepten

Gelen vursun, giden kırsın dalımı
Sormasınlar ahvalimi, halimi
Rabbim bilir gizli kalan yolumu
Dile düşüp kendimi zayi etmem

Sükût ettim, her nefeste bin ah var
Gönül evim hem kış oldu hem bahar
Geçse ömür, olsa bile gün nahar
Kaderime küsüp asla ah etmem

Sabır hırkasını giydim eğnime
Gül dikeni batsa gitmez ağrıma
Dağlar yüklense de garip bağrıma
Yorulup da bu yolumdan çark etmem

23 Mart 2026 Pazartesi

Yunus Emre'den: Canlar canını buldum

Whatsapp ile Paylaş

 

Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun
Assın ziyandan geçtim, dükkanım yağma olsun

Ben benliğimden geçtim, gözüm hicabın açtım
Dost vaslına eriştim, gümanım yağma olsun

İkilikten usandım, birlik hanına kandım
Derd-i şarabın içtim, dermanım yağma olsun

Varlık çün sefer kıldı, Dost andan bize geldi
Viran gönül hurd oldu, cihanım yağma olsun

Geçtim bitmez sağınçtan, usandım yaz ü kıştan
Bostanlar başın buldum, bostanım yağma olsun

Yunus ne hoş demişsin, bal ü şeker yemişsin
Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun

İşi bırakma baykuşa...

Whatsapp ile Paylaş

 

Doğru yoldan sapanın,
Haram mala tapanın,
Gönlünü kapayanın,
İşi kalır baykuşa.

Dünya malı bir perde,
Düşürür bin bir derde,
Huzur verecek yerde,
Oluşur hep kargaşa.

Vebal binse sırtına,
Eser büyük fırtına,
Sığındığın tüm yollar,
Dönüşür bir yokuşa.

Vicdan sesi kısılır,
Bir mahkeme kurulur,
Ettiği her ne varsa,
Döner gelir başına.

Göz görmez, vicdan susar,
Gölgesinden can pusar,
Adalet aranır da,
Bulunmaz sükun, haşa.

Uyanık ol, ey canım,
Geçmesin boşa anın,
Gerçek huzur yoluna,
Eriş de sonsuz yaşa

Hayat yolculuğunda üç evre...

Whatsapp ile Paylaş

 

İnsanın hayat yolculuğu, biyolojik bir varoluştan öte, manevi ve zihni bir tekâmül süreci olarak görülebilir. Bu serüveni "inşâ", "ihyâ" ve "idrak" durakları üzerinden okumak, varoluşun katmanlarını anlamlandırmak adına derin bir perspektif sunar.

İnşâ: Kendini Kurmak

Bu evre, ham maddeden bir yapı çıkarma sürecidir. Birey, önce maddi dünyada yerini alır; eğitimle, tecrübeyle ve sosyal bağlarla kendi benliğini inşa eder.

Zenaat Olarak Hayat: Karakterin, bilginin ve yeteneklerin birer tuğla gibi üst üste konulmasıdır.

Zahiri Hazırlık: Bu aşamada insan, dünyevi fırtınalara karşı dayanıklı bir "ben" kalesi kurma gayretindedir.

İhyâ: Özü Canlandırmak

İnşâ edilen yapının içine ruhun üflendiği, mekânın yuvaya dönüştüğü evredir. Bilginin hikmete, eylemin ise manaya evrildiği yerdir.

Diriliş: Sadece hayatta kalmak değil, her anı ve her imkanı "diri" kılmaktır.

Estetik ve Ahlâk: Kurulan yapının (kendimizin) içini güzellikle, sanatla ve erdemle donatarak orayı yaşanılır bir iklim haline getirmektir.

İdrak: Hakikati Kavramak

Yolculuğun zirvesi; neden var olduğunu, nereye gittiğini ve bütünün içindeki yerini sezme halidir. İnşâ ve ihyâ edilen her şeyin, aslında daha büyük bir hakikatin aynası olduğunun fark edilmesidir.

Ardına Vâkıf Olmak: Görünenin ardındaki görünmeyeni, eşyanın tabiatını ve varlıklar arasındaki o görünmez bağı okuyabilmektir.

Huzur ve Teslimiyet: Artık taş taşımak ya da süslemekle değil, olanı olduğu gibi, tüm çıplaklığı ve derinliğiyle seyretmekle ilgili bir sükunet halidir.

"İnsan önce kendini inşâ eder, sonra hayatı ihyâ eder; nihayetinde ise her ikisinin de ötesindeki hakikati idrak eder."

İdrak evresini bilimsel gözlem gücüyle ve edebi manada gönül diliyle ele alan, "Varlık ve Anlam" eksenli bir bakış açısı ile ele alırsak:

İdrak: Yıldız Tozundan Bilince Uzanan Köprü

İnsan, evrenin içinde sadece fiziksel bir nokta değil; adeta evrenin kendi kendini seyrettiği bir "göz", kendi sesini duyduğu bir "kulak" ve nihayetinde kendi işleyişini kavradığı bir "akıl"gibidir. "İnşâ" ile bedeni ve zihni kurulur, "ihyâ" ile bu yapıyı manayla canlandırılır. Ancak asıl mesele, tüm bu oluşun nedenini sezebildiğimiz o eşsiz duraktır: "İdrak"

Bilimsel Bir Mucize Olarak Farkındalık

Kozmosun derinliklerinden gelen atomların, milyarlarca yıllık bir seçilim ve dizilimle insan bedeninde bir araya gelip, o bedenideki varlığın "Ben kimim?" diye sorabilmesi, idrakin en somut mucizesidir. 

Madde ve Mana: Elementlerden (topraktan) müteşekkil maddi bedenin kendi üzerine düşünmeye başlaması (insanlaşması), biyolojik bir süreç olduğu kadar metafizik bir sıçramadır. 

Bütünü Görmek: İdrak; bir böceğin kanadındaki geometride, bir hücrenin bölünme ritminde ya da galaksilerin sarmal yapısında aynı "yasayı" okuyabilmektir.

Edebi ve Kalbi Bir Sükûnet

İdrak, sadece bilmek değil; bildiğiyle hemhal olmaktır. Bir şiirin veznindeki ahengi yakalamak gibi, hayatın kendi ritmini (vadesini ve manasını) hissetmektir.

Sessizliğin Dili: Kelimelerin bittiği, sadece hayretin başladığı yerdir. 

Sezgi: Çokluk içinde birliği, fırtına içinde sükuneti, ölüm içinde kalıcılığı fark etmektir. Bir besteyi icra ederken notaların ötesindeki o "tek sesi" duymak gibidir.

Hasıl-ı kelâm; idrak evresindeki insan, artık biriktiren değil, süzülendir. İnşa ettiği kulelerden vazgeçip, ihya ettiği bahçeleri seyreden ve o bahçenin aslında büyük bir "Varlık Bahçesi"nin küçük bir yansıması olduğunu anlayandır.

"Göklerin ihtişamı ile hücrenin gizemi arasındaki o ince çizgide; idrak, insanın evrendeki en büyük rütbesidir."

22 Mart 2026 Pazar

Görünenin ötesi...

Whatsapp ile Paylaş

Görünenin ötesindeki manaya, yani varlığın zıtlığıyla kemâline dair bir şiirimiz, buyrunuz:

Neden diye sorma sakın, nedensiz,
Beyaz çiçeğin gölgesi siyahtır.
Işıklar altında kalsa kefensiz,
Her saf varlığın bir yanı sabahtır.

Güneş tepedeyken bükülür boynu,
Toprakta sırlanmış gizli oyunu.
Karanlık içinde saklıdır koynu,
Zıtların raksında bitmez oyunu.

Akın kaderidir karayla gezmek,
Sessizce gerçeği ruhuna yazmak.
Mümkün mü dünyada bu sırrı çözmek?
Aydınlık dediğin nura bir ahtır.

Sırrını sorsan da cevap verilmez,
Gölge ki aslını ardında saklar.
Gözle bakılınca derine inilmez,
Karanlık içinde parlar bu aklar.

Işık bir aynadır, hakikat başka,
Gölge sadakattir, benzer bir aşka.
Varlık dediğimiz sığmazsa meşke,
Siyahın ardında diner tüm ahlar.

Güneş batar gider, izler silinir,
Gecenin içinde renkler bilinir.
Beyazın içinde öze gelinir,
O gizli manada bütün eyvahlar.

Talihine küsüp sakın sızlanma

Whatsapp ile Paylaş

 

Talihine küsüp sakın sızlanma
Gözyaşı dökersin, o kadar işte.
Hayatın kahrını sarsan sırtına,
Saçların ağarır, o kadar işte.

Yaşamak güzeldir sefa sürmeye,
Felek engel olur, yari görmeye,
Dağlar yol vermezse, ona gelmeye,
Hasretle yanarsın, o kadar işte.

Aşk uğruna başın koyar gidersin,
Yolunda ölürsün sevgilim dersin,
Şu kara toprağa bir gün girersin,
Yok olur gidersin, o kadar işte.
Rast şarkı
Söz: Fevzi Şahingöz
Beste: Prof.Dr. Suat Kıyak

21 Mart 2026 Cumartesi

Bir şiir ve bestesi:Yıldızlara isim takıversek...

Whatsapp ile Paylaş

lâleden sümbülden ve güllerden
başına tacını takıversem
bir peri bir melek oluver sen
tıpkı güller gibi kokuver sen

işte o zaman işte o zaman
meyus olan gönlüm mesrur olur
işte o zaman işte o zaman
yürüdüğüm yollar bahar olur

kırlarda papatya falı baksak
elele tutuşup şarkı yazsak
gönülden gönüle bir yol bulsak
saati zamanı hep unutsak

işte o zaman işte o zaman
meyus olan gönlüm mesrur olur
işte o zaman işte o zaman
yürüdüğüm yollar bahar olur

her gece mehtaba bakıversek
yıldızlara isim takıversek
yıldızdan yıldıza koşuversek
dünyaya ışıklar saçıversek

işte o zaman işte o zaman
meyus olan gönlüm mesrur olur
işte o zaman işte o zaman
yürüdüğüm yollar bahar olur