Fransız düşünür ve matematikçi Blaise Pascal'ın "Düşünceler" adlı eserinde yer alan ve aşağıda ifade edilen meşhur yaklaşımı, onun hem rasyonalist felsefeye olan mesafesini hem de kalbi ve sezgisel imanı entelektüel çıkarımların üstünde tutan dinsel dönüşümünü özetler, o demiştirki: "Bana filozofların değil, peygamberlerin haber verdiği Tanrı gerek".
Pascal, bu ifadesiyle (ve meşhur "Memorial" metnindeki "İbrahim'in Tanrısı, İshak'ın Tanrısı, Yakub'un Tanrısı gerek; filozofların ve alimlerin değil" haykırışıyla) aslında çok temel bir felsefi ve teolojik ayrım yapar.
Pascal'ın bu düşüncesinin felsefi arka planına bakılcak olursa:
"Filozofların Tanrısı" Neden Yetersizdir?
Pascal'a göre filozofların (özellikle de çağdaşı Dekart'ın) akıl yoluyla ulaştığı Tanrı kavramı; soğuk, soyut, mekanik ve evreni sadece bir ilk hareket ettirici olarak başlatan bir "ilkedir".
Bu Tanrı, bir geometri formülü gibidir; insanla kişisel bir bağ kurmaz. İnsanın acılarına, korkularına, ahlâki sıkıntılarına ve varoluşsal boşluğuna cevap veremez. Sadece aklı tatmin etmeye çalışır ama kalbi ıskalar.
"Peygamberlerin Tanrısı" Nedir?
Pascal'ın arzuladığı ve sığındığı Tanrı ise vahiyle bildirilen, insanlık tarihiyle ve bireyle doğrudan ilişki kuran yaşayan bir Tanrı'dır.
Bu Tanrı; sevgi, merhamet, adalet ve teselli kaynağıdır. İnsanın düşüşünü (günahkârlığını) ve kurtuluş ihtiyacını bilir. Akıl yürütmeyle kavranan bir hipotez değil, kalple hissedilen ve tecrübe edilen bir hakikattir.
Pascal, "Düşünceler" kitabında aklın sınırlarını kabul eder ve imanın rasyonel bir ispattan ziyade kalbi bir teslimiyet olduğunu şu meşhur pasajlarla temellendirir:
"Kalbin, aklın hiç bilmediği gerekçeleri vardır."
"Aklın son adımı, onu aşan sonsuz sayıda şey olduğunu kabul etmektir."
Pascal'a göre insan, evrende iki sonsuzluk (makrokozmos ve mikrokozmos) arasında sıkışmış, çelişkilerle dolu bir "düşünen kamış"tır. Bu trajik ve aciz durumdan insanı kurtaracak olan şey filozofların mantık oyunları değil, peygamberlerin müjdelediği o şefkatli ve kurtarıcı Tanrı'ya duyulan imandır. Onun meşhur "Pascal'ın Kumarı" (Pascal'ın Bahsi) argümanı da insanı saf aklın çıkmazından çıkarıp, imanın pratik ve varoluşsal faydasına yönlendirmeyi amaçlar.
Hasıl-ı kelâm; Pascal tüm o dehasına, matematik ve fizik alanındaki devasa buluşlarına rağmen saf aklın bir noktada tıkanıp kaldığını itiraf eder. Felsefecinin o soğuk, mesafeli ve rasyonel laboratuvar yaklaşımının karşısına, insanı insan yapan ve hakikati doğrudan sezen "gönlü (kalbi)" koyar.
Onun bu felsefi ve kalbi duruşunu şöyle özetleyebiliriz:
Pascal, aklın en büyük başarısının "kendi sınırlarını ve kendisini aşan sonsuz sayıda şey olduğunu kabul etmesi" olduğuna inanır. Akıl bir yere kadar rehberdir ama varoluşun sırrını tek başına çözemez.
O meşhur "Kalbin, aklın hiç bilmediği gerekçeleri vardır" sözü tam da bu durumu anlatır. Gönül, aklın mantık süzgecine sığmayan, bizzat tecrübe edilen ve doğrudan hissedilen bir idrak merkezidir.
Filozofların Tanrısı zihinsel bir formül, mekanik bir ilk hareket ettiricidir. Gönlün sığındığı peygamberlerin Tanrısı ise insanla dertleşen, acısını paylaşan, merhamet eden ve kuluna şah damarından daha yakın olan "yaşayan" bir hakikattir.
Mesele aklı tamamen yok saymak değil; aklın bittiği yerde gönlün o uçsuz bucaksız ufkunu ve teslimiyetini başlatmaktır vesselâm...
