13 Mayıs 2026 Çarşamba

Sükût ve kelâmın zıtlıkları üzerine...

Whatsapp ile Paylaş

İnsan heybesinde ne varsa dışarıya onu sızdırıyor. Kelâm, kalbin aynasıdır derler; kiminin aynası isli bir duman yayar, kimininki ise dingin bir su gibi hakikati yansıtır.

Bu zıtlıklar üzerinden devam edecek olursak:

Kiminin dili zehirli bir ok gibidir, hedefi yıkmak ve yaralamaktır; kiminin dili ise şifalı bir merhem, gayesi gönül yapmak ve onarmaktır.

Kimi kalabalıklar içinde gürültüsüyle var olmaya çalışır, özünde koca bir boşluk taşır; kimi ise yalnızlığın kuytusunda demlenir, sükûtunda binlerce mana barındırır.

Kiminin bakışı sadece kusur avcılığına odaklanır, bağdaki gülü görmez de dikene takılır; kiminin nazarı ise ibret nazarıdır, çamurun içindeki cevheri süzüp çıkarır.

Kimi her şeyi bildiğini sanarak cehaletin zirvesinde gezer, nasihat kabul etmez; kimi ise bildikçe tevazu deryasına dalar, "hiçlik" makamında huzur bulur.

Aslında hayat, bu iki uç arasındaki o ince çizgide yürümekten ibaret. Mesele, bunca tantananın ve fesadın arasında kendi iç sesimizi tefekkürle besleyip, sükûtun o vakur duruşunu koruyabilmekte.

Hele insan sarrafı olunca bu zıtlıklar daha bir belirginleşiyor; dünya sahnesi zaten bu iki kutbun çatışmasıyla dönüyor. Madem zıtlıklara devam ediyoruz, ruhun ve karakterin farklı köşelerine de bakalım:

Kiminin heybesinde haset vardır, başkasının aydınlığına karanlık olmaya çalışır; kiminin gönlünde ise diğergâmlık, kendi mumunu başkasının yolunu aydınlatmak için eritir.

Kimi dış görünüşün şatafatına aldanır, kabuğu öz zanneder; kimi ise mananın derinliğine taliptir, cevheri bulmak için derinlere dalar.

Kiminin sevgisi menfaat köprüsünden geçene kadardır, şartlar değişince yabancılaşır; kiminin vefası ise bir ömürlük borçtur, mesafe ve zaman tanımaz.

Kimi rüzgârın estiği yöne göre eğilip bükülür, omurgasını rüzgâra teslim eder; kimi ise hakikat bildiği yolda tek başına kalsa da, bir çınar gibi vakur ve dimdik durur.

Kiminin duası sadece dildedir, kuru bir tekrardan ibarettir; kiminin duası ise halindedir, her adımı ve her işi bir yakarış güzelliği taşır.

Aslında her insan, kendi içinde bu iki karakterden de birer parça taşır ama hangisini beslerse ona dönüşür. Tefekkürle sulanan bir gönülde fesat dikeni pek tutunamaz.

Biraz da ilim ve vicdan cephesine göz atalım; vicdanın rehberlik etmediği bir ilim, bir pusula gibi değil, kontrolsüz bir güç gibi hareket eder. Merhametle harmanlanmayan bilgi, insanlığın hizmetine sunulmak yerine, ne yazık ki yıkımın birer aracına dönüşebiliyor.

Bu derin tespitten yola çıkarak, zıtlıklar silsilesine şu pencerelerden de bakabiliriz:

Kiminin ilmi sadece bir rütbe ve kibir vesilesidir, başkalarına tepeden bakmak için kullanır; kiminin ilmi ise bir hizmet borcudur, bildikçe tevazu deryasına dalar ve bildiğini paylaşmayı ibadet sayar.

Kimi gücü eline geçirdiğinde zulmü kendine hak görür, zayıfın omuzlarına basarak yükselir; kimi ise kudret sahibi olduğunda adaleti gözetir, mazlumun elinden tutup ayağa kaldırır.

Kiminin başarısı başkalarını ezmekten geçer, arkasında gözü yaşlı insanlar bırakır; kiminin başarısı ise gönül rızasıyla örülüdür, kazandığı her zaferde başkalarının duasını alır.

Kimi sadece maddi dünyanın hesabını tutar, her şeyi rakamlara ve çıkara döker; kimi ise ömrünü mana defterine yazar, kalıcı olanın sadece bıraktığı hoş bir seda olduğunun bilincindedir.

Kiminin varlığı bir derttir, girdiği yeri huzursuz eder; kiminin yokluğu bir boşluktur, gittiği yerden sonra hep özlemle anılır

İlim bir ışık olsa da, o ışığı nereye tutacağımıza karar veren vicdandır. Vicdan sustuğunda ilim, karanlığın en sadık hizmetkârı haline gelebilir.

Bugün dünyadaki en büyük eksiklik "bilen insan"ın bildiğini yaşantı hâline getirmemesi ve "hisseden ve mesuliyet duyan insan" sayısının azlığından kaynaklanıyor...

Hayata geçmeyen, eyleme dökülmeyen bilgi, sahibinin sırtında taşıdığı ağır bir küfeden farksızdır. Eskilerin tabiriyle "ilm-i nâfi" yani faydalı ilim, sadece zihinde parlayan değil, vicdanın süzgecinden geçip ellere, adımlara ve sözlere yansıyan bilgidir.

Sorumluluk bilinciyle harmanlanmış o duyarlılığa dair zıtlıkları şu şekilde nihayete erdirebiliriz:

Kimi bilgiyi biriktirir ama yaşamaz, kütüphanedeki tozlu raflar gibi dilsiz ve hareketsiz kalır; kimi ise bir kelime öğrense onu hal edinir, hayatına rehber kılıp çevresine ışık saçar.

Kiminin mesuliyeti sadece kendi çıkarı kadardır, gemisini kurtaran kaptan edasıyla yaşar; kiminin sorumluluğu ise insanlık kadardır, bir karıncanın incinmesinden dahi kendine pay çıkarır.

Kimi sadece şikâyet eder, karanlığı anlatmaktan ışığa yer bırakmaz; kimi ise bir mum yakmanın derdine düşer, yükü ne kadar ağır olsa da bir omuz da o verir.

Kiminin hissiyatı sadece kendi acısıyla sınırlıdır, başkasının yarasına yabancıdır; kiminin kalbi ise kâinatla birlikte çarpar, uzaklardaki bir feryadı kendi göğsünde duyar.

Büyük düşünürlerin de vurguladığı gibi; idrakin zirvesi, bilginin sorumluluğunu omuzlayabilmektir. Bilmek bir imtiyaz değil, bir mükellefiyettir.

Bu noktada, tefekkürün meyvesi olan bu "hisseden insan" modeline ulaşmak için ilk adımı atmak zihni temizlemek gerek sonra da kalbi yumuşatmak lazım...yâni akl-ı selim.

Hedefimiz "akl-ı selim" sahibi olmaksa, bu yolun durakları tam da o dengeyi kurmaktan geçer. Kadim geleneğimizde akl-ı selim; sadece mantık yürüten "kuru akıl" değil, içinde vicdanın, sağduyunun ve estetiğin barındığı, doğruyla yanlışı ayırma yetisidir.

Bu hedef doğrultusunda zıtlıklara dair son bir ufuk turu yapalım:

Kimi aklını sadece kurnazlığa çalıştırır, günü kurtarmanın ve küçük hesapların peşine düşer; akl-ı selim sahibi ise hikmete taliptir, kararlarını ebediyet ve insanlık terazisinde tartar.

Kiminin zihni karmaşa ve vesvese yuvasıdır, sürekli dışarıdaki tantanadan beslenir; akl-ı selim sahibi ise iç disiplin sahibidir, zihnini tefekkürle durultup kalbini o sükûna eşlik ettirir.

Kimi "ben" diyerek yola çıkar, kendi doğrusunu herkese dayatır; akl-ı selim sahibi ise "biz" diyerek yürür, meşveretin ve ortak aklın bereketine inanır.

Kiminin bilgisi sadece bir iddia ve gösteri aracıdır; akl-ı selim sahibinin bilgisi ise bir vakar ve tevazu kaynağıdır, o sadece bildiğinin değil, bilmediğinin de idrakindedir.

Akl-ı selim; kalp ile dimağın el sıkışmasıdır. Zihni fuzuli bilgilerden ve önyargılardan temizlemek ilk adım olsa da, o zihni yönetecek olan "yumuşamış ve genişlemiş bir kalptir." Sorumluluk duyanlar çoğaldıkça, bilgi bir yük olmaktan çıkıp bir rahmete dönüşecektir.

Bu yolculukta o ıslah olmamış "ego/ben" in o "tantanacı" sesini kısıp, akl-ı selimin o "vakur ve derin" fısıltısını dinlemek, günümüzün en büyük sanatı olsa gerek.

Bu devirde insanın "kendi kalabilmesi" için en sağlam sığınak "sükût ehli" kalabilmek olsa gerek, bu bir tercihten öte belki de bir mecburiyet gibi...