15 Mart 2026 Pazar

Etiketli Cehaletin Son Modeli: Akıl mı, Beygir Gücü mü?

Whatsapp ile Paylaş

Oğuz Atay’ın "Bir Bilim Adamının Romanı"nda nakşettiği Prof. Dr. Mustafa İnan (1911-1967) portresi, aslında bir "adanmışlık" manifestosudur.

Bu biyografik romanda hayat hikâyesi anlatılan Mustafa İnan, İTÜ İnşaat Fakültesi'nden Oğuz Atay'ın hocasıdır.

Mustafa İnan, Yunus Emre, Mevlânâ Celâleddîn-î Rûmî gibi mutasavvıflarının eserlerini inceleyen. yükseköğrenim yıllarında tiyatro ve edebiyatla ilgilenen, "Ney" üflemeye çalışan bir gençlik dönemi geçirir. Yüksek Mühendis Mektebi'ni pekiyi derece ile birincilikle bitirir. Doktora için devlet bursuyla gönderildiği Zürih’te, 1941 yılında doktor ünvanı almıştır.

İTÜ İnşaat fakültesi dekanlığı ve  İTÜ rektörlüğü yapmış, bu dönemde gelen bakanlık tekliflerini reddetmiş bir bilim adamı olan M.İnan, TÜBİTAK''ın kurucuları arasında yer almış, daha sonra başkanlığını da yapmıştır...
Romanda, M.İnan'ın karşısında yer alan "statü düşkünü akademisyen" bir "sahip olma" trajedisidir. Biri varlığıyla dünyayı anlamlandırırken, diğeri eşyalarıyla kendine bir dünya kurmaya çalışır.

Bu iki zıt kutba, akademik bir mercek ve edebi bir dille bakalım:

"Bilgi"ye Bakış: Amaç mı, Araç mı?

Mustafa İnan için bilgi bir ibadettir. Diferansiyel denklemlerin içinde evrenin müziğini duyar. Bilgiyi popülerleşmek için değil, hakikate varmak için kullanır, en karmaşık teorileri bir kahvehâne sohbeti samimiyetinde anlatabilir.

Statü düşkünü için bilgi sadece bir "basamaktır". Doçentlik veya profesörlük ünvanını aldıktan sonra kitap kapağı açmaz. Ünvan bineği ile dolaşır. Bilgiyi, hava atmak, altındakileri ezmek ve üstündekilere yaranmak için bir tahakküm aracı olarak kullanır. Onun için makale yazmak, bilimsel bir katkı değil, kadro puanı toplamaktır.

İtibarın Kaynağı: Kütüphane mi, Otopark mı?

Mustafa İnan'ın itibarı eski paltosunun cebindeki notlarda ve öğrencilerinin gözlerindeki ışıltıdadır. Onun "son model" olan tek şeyi zihnidir. Maddi yoksulluğu, entelektüel zenginliğiyle örter. İTÜ koridorlarında yürürken bıraktığı iz, bindiği arabanın lastik izi değil, yetiştirdiği binlerce mühendisin zihnindeki yankıdır.

Statü düşkünü ise itibarını akademik kürsüden ziyade otoparkta arar. Altındaki son model araba, aslında bilimsel yetersizliğinin zırhıdır. "Ben buradayım ve güçlüyüm" mesajını motor hacmiyle vermeye çalışır. Odasındaki mobilyaların lüksü, kütüphanesindeki kitapların niteliğinden fazladır.

"Feodal" Kodlar ve Modern Aydınlanma

Mustafa İnan köyden, feodal bir çevreden gelmiş olmasına rağmen rasyonel aklın doruğuna çıkar. Ancak köklerini inkâr etmez; o köklerden aldığı "sahiciliği" evrensel bilimle harmanlar. O, "yerli ve evrensel" olabilen gerçek bir dehadır.

Statü düşkünü ise feodaliteden sadece şekil değiştirerek geçer. Köydeki "ağa" tipolojisini kampüse taşır. "Çerçi" zihniyetlidir, bilimi/bilgiyi kazanca dönüştürmek ve  kartvizit edinmek için araç  olarak görür. Etrafında bir "mürit" grubu ister; liyakat yerine sadakati ödüllendirir. Modern görünümü (pahalı takım elbiseler, lüks araçlar), içindeki o kaba güç kullanma ve itibar satın alma dürtüsünü gizleyemez.

Mustafa İnan (Entelektüel Bilge) için öncelik hakikat ve bilimdir, onun güç kaynağı zihinsel derinliktir, öğrenci ile ilişkisi usta-çırak veya baba-evlat gibidir, en büyük mirası ekol sahibi olmaı ve fikirleridir, yaşam biçimi sade ve öze dönüktür...

Statü Düşkünü (Etiketli Akademisyen) için ise öncelik ünvan ve protokoldur, bu tipolojinin güç kaynağı maddi varlık ve makam aracıdır, öğrenci ile ilişkisinde amir-memur/efendi-hizmetli gibi davranır, lüks tüketimi ve "Kartvizit"i önemser başkaca mirası da yoktur, yaşam biçimi gösterişçi ve maddiyatçı olup dışa dönüktür...

Mustafa İnan, "Yıldız Tozundan Bilince" giden yolda bir deniz feneridir. Diğeri ise o yolun kenarındaki parlak ama içi boş bir reklam panosu... Biri kalıcıdır, diğeri ise sadece konjonktüreldir. Gerçek entelektüel, altına bindiği araba ne kadar lüks olursa olsun, o arabanın içinde "küçülmeyen" kişidir.

Romanda geçen Mustafa İnan'ın bir konuşması ile mühürleyelim:

"Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. Bilimi yarı yolda bırakmayın, olur mu çocuklar? Oppenheimer gibi hissediyorsanız, bırakın yüksek binalaaarı başkası yapsın, büyük barajlaaarda başkası çalışsın. Bazılarına çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. Bırakınız bu işleri öyleleri yapsın. Bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirası ile yanarak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. Bırakınız parayla da onlar uğraşsın. Sizin kuvvetli olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de Leonardo Da Vinci gibi "Kuvvet nedir?" diye merak ediyorsanız buyrun sizleri Mekanik kürsüsüne beklerim. Çünkü bazılarına göre "Kuvvet" para ile organizasyonun çarpımına eşittir; bize göre de kuvvet ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür. Bu iki formülü birbiri ile karıştırmayın olur mu çocuklar?"
"Bilince" giden yolda, feodal/bedevi zihniyetli "çerçi"lere değil, medeni ve entelektüel donanımlı "deniz fenerleri"ne ihtiyaç var...vesselâm.