18 Ocak 2026 Pazar

Hikâye: Taşın anlam kazanma yolculuğu...

Whatsapp ile Paylaş

 

Vaktiyle Anadolu’nun kalbinde, bozkırın ortasında yükselen eski bir şehir vardı. Bu şehrin sokaklarında adımları sükûnetli, bakışları derin bir taş ustası yaşardı: Selim Usta. Şehirliler ona "Üç Selim" derlerdi; çünkü Selim Usta’nın dilinden şu söz düşmezdi: "Kalbi selim olmayanın aklı karışık, zevki ise sığ kalır."

Günün birinde şehre, kibriyle meşhur, zengin ama ruhu yorgun bir tüccar geldi. En büyük, en gösterişli konağı yaptırmak istiyordu. Selim Usta’nın yanına gidip keselerce altın koydu: "Bana öyle bir kapı yap ki," dedi, "gelen geçen gücümü ve zenginliğimi anlasın. Şatafatlı olsun, heybetli olsun!"

Selim Usta, tüccarın gözlerindeki o hırslı ve "sakil" (ağır, sevimsiz) ışığı gördü. Sakince gülümsedi: "Sana kapıyı yaparım efendi, ama önce gel benimle biraz yürü."

Akl-ı Selim (Doğru Bilgi ve Ölçü)

Usta, tüccarı inşa edilecek konağın arsasına götürdü. Önce toprağı inceledi, rüzgârın yönüne baktı, güneşin nereden doğduğunu hesapladı. Tüccar sabırsızlanınca Usta dedi ki:

"Bak efendi, Akl-ı Selim ile bakmazsak bu bina kışın üşür, yazın yanar. Ölçüsü olmayan her yapı, insanın hayatını daraltan bir zindana dönüşür. Öğretimin gayesi budur; tabiatın kanunlarını anlamak ve ona göre hizalanmak."

Kalb-i Selim (İyilik ve Niyet)

Ertesi gün Selim Usta, tüccarı taş ocağına götürdü. En sert kayaların arasında, ömrünü taşlara vermiş yaşlı bir işçinin yanına oturdular. Selim Usta, bir taşı eline alıp okşadı. "Bu taş sadece bir malzeme değildir," dedi. "Eğer onu hırsla, başkasını ezmek için yontarsan o taş dile gelir, evinde huzur bırakmaz. Kalb-i Selim, bir şeyi yaparken o işin içine 'merhamet' ve 'niyet' koymaktır. Bizim eğitimimiz kalp kırmayı değil, kalbi arındırmayı amaçlar ki yapılan iş 'insan'a şifa olsun."

Zevk-i Selim (Güzellik ve Estetik)

Aylar geçti. Kapı tamamlandı. Ancak kapı tüccarın beklediği gibi altın varaklı, devasa ve kaba bir yapı değildi. Sadeydi, ama öyle bir zarafeti vardı ki; kapının üzerindeki oyulmuş bir lale motifi sanki rüzgârda sallanıyordu. Kapının kolu, bir insanın avucuna tam oturacak şekilde, en pürüzsüz mermerden işlenmişti.

Tüccar önce şaşırdı, sonra kapıya yaklaştıkça ruhundaki o kaba-saba hırsın eridiğini hissetti. Kapı ona "Ben buradayım!" diye bağırmıyor, "Hoş geldin, huzura gir," diye fısıldıyordu.

Selim Usta, tüccarın omuzuna elini koydu: "İşte bu Zevk-i Selim’dir. Ne fazladır ne eksik. İhyâ eder, imhâ etmez. Sakillikten ve gösterişten arınmıştır. Bu kapıdan geçen her insan, sadece senin zenginliğini değil, ruhunun inceliğini görecek. Çünkü aklınla ölçtün, kalbinle niyet ettin, edebinle estetiğe ulaştın."

Tüccar o günden sonra sadece evini değil, kalbini ve dilini de güzelleştirmeye adadı kendini. Anladı ki; gerçek asalet, yeryüzünü kirletmeden, incitmeden, her dokunduğu yere bir "selamet" bırakmaktı.

Bu hikâyedeki "üç selim" kavramı, yâni akıl, kalp, zevk günümüz modern yaşamında nasıl da göz ardı edilmiş değil mi?