18 Ocak 2026 Pazar

Cefa, Sefa, Kanaat ve Nihayet...

Whatsapp ile Paylaş

Aslında binlerce yıldır tartışılan "toplumsal adalet" ve "insan hırsı"na Anadolu bilgeliğinin merceği ile bakınca, hayatın zıtlıklarını ve kaçınılmaz sonun eşitleyici gücünü görmek mümkün...

İnsanlık tarihi, aynı gökyüzü altında yaşanan bambaşka hayatların hikayesidir. Bir yanda üretimin çilesini sırtlananlar, diğer yanda bu emeğin meyvesini zahmetsizce devşirenler... Bu manzara, bize dünyanın kadim döngüsünü hatırlatıyor: Cefa, Sefa, Kanaat ve Nihayet.

Varlık sahasına adım atan her insan, kendini devasa bir üretim ve tüketim çarkının içinde bulur. Ancak bu çarkın dişlileri arasında dönen sadece süt, maya ve kaymak değildir; asıl dönen, insanın kendi hakikatidir. Bu da, kadim bir metafizik adalet arayışının ve dünyanın geçiciliğine atılan imzanın edebi bir tezahürüdür.

Dünyanın hakikati, sütün sağılmasından yağın çıkarılmasına kadar geçen o sancılı süreçte saklıdır. Cefa, burada sadece fiziksel bir yorgunluk değil, bir inşa sürecidir. Sütü mayalayan el, aslında hayatın kendisini mayalar. Ancak trajik olan şudur ki; bu ontolojik çaba, çoğu zaman mülkiyet hırsıyla perdelenmiş bir "tüketim" duvarına çarpar.

Dünya sofrasında roller her zaman adil dağılmaz. Sütü sağan, mayayı çalan ve yayığı sallayan elin nasırı; çoğu zaman o sütün kaymağını yiyenlerin iştahıyla yarışamaz. Burada karşımıza çıkan en büyük tezat, maddi zenginlik ile gönül fukaralığı arasındaki uçurumdur.

Kuru çökeleğe şükreden bir gönül, aslında dünyanın en zengin sofrasına sahiptir. Çünkü açgözlülük, sahip olduklarından tat almayı engelleyen bir "ruh yoksulluğudur". Sütü içip de yağa doymayanın "gözü aç" kalırken, ayranını içip şükredenin huzuru, gerçek zenginliğin rakamlarda değil, rızada olduğunu kanıtlar.

Sefa sürenin iştahı, emeğin kutsiyetinden kopuktur. O, sütün hikayesini bilmez; sadece tadına odaklanır. Felsefi bir düzlemde bu, "Varlık" yerine "Sahip Olma" tutkusunun galip gelmesidir. Süt içip de yağa doymayanın "göz açlığı", aslında varoluşsal bir boşluğun maddiyatla doldurulmaya çalışılmasıdır ki bu, fukara bir gönlün en belirgin nişanesidir.

Kanaat, gerçekte gönlün en yüksek mertebesidir...

"Ayran içip gözü tok olmak" ifadesi, Stoacı bir bilgeliğe ve rızaya işaret eder. Kuru çökeleğe şükretmek, yokluğun kutsanması değil, nesnenin esiri olmamanın hürriyetidir. Gönlü zengin olan, dış dünyanın kaosundan ve pay kapma yarışından azade olmuştur. Onun için süt ile ayran arasındaki fark, midenin meselesidir; gönül ise her iki durumda da sükûnetini korur.

Dünyanın tüm hiyerarşileri, mülkiyet kavgaları ve unvanları musalla taşına kadar geçerlidir. Zengin ile fakir, ezen ile ezilen, "koyun koyuna" aynı toprağa girdiklerinde, geriye ne süt kalır ne de kaymak. Toprak, kimin ne kadar tükettiğiyle değil, kimin nasıl bir iz bıraktığıyla ilgilenir.

"Buluşurlar nihayetinde; okunur önce selâ, ardı sıra musalla..."

Aslında hayatın bir "emanet" olduğu gerçeğini hatırdan çıkartmamak lâzım. Toprak altına girildiğinde rütbeler sökülür, geriye sadece o karanlığı aydınlatacak bir "nur" ya da o huzuru bozacak bir "borç" yükü kalır.

Dünyada sefa sürenin öte tarafa "borçlu" geçme ihtimali ile cefayı çekenin "huzurlu" ve "alacaklı" olma ihtimali, ilahi adaletin bir yansımasıdır. Bir tarafın karanlık, bir tarafın nurlu olması, aslında yaşarken ekilen tohumların hasadıdır.

Dünya gerçeği, sütün sağılmasından toprağın altına kadar uzanan ince bir çizgidir. Bu çizgide aslolan, sadece karnını doyurmak değil, gönlünü de doyurabilmektir. Bu hakikat bize en büyük varlığın "kanaat", en büyük kaybın ise "doymayan bir nefis" olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Dünyanın sonu, aslında bir hesabın başlangıcıdır. Bir yanın karanlık, bir yanın nurlu olması, insanın kendi hayat hikayesini hangi mürekkeple yazdığına bağlıdır. Kimisi hayatı bir "isteme" serüveni olarak görür ve boş döner; kimisi bir "şükür" yolculuğu olarak yaşar ve menzile varır. Sonuçta dünya, sütü sağanın değil, sütü sağarken kendi ruhunu da saflaştıranın kazandığı bir sınav kağıdıdır.