15 Ocak 2026 Perşembe

Hikâye: Sükûtun Yankısı / Suat Kıyak

Whatsapp ile Paylaş

Aras, şehrin gürültüsünde anlamını yitirmiş, başarılı ama mutsuz bir mimardır. Modern dünyada kaybolmuş bir ruhun, eski bir sahaf dükkanında bulduğu yazılarla kendi özüne dönüşü gerçekleştirme mücadelesi yolculuğuna Sadi Bey'in rehberliğinde başlamıştır. Sadi bey Aras'ın yoluna ışık tutan, az konuşan, "nefesin kıymetini" bilen bir sahaftır...

Aras, bir akşam yağmurdan kaçarken kendini eski bir dükkanda bulur. Orada, tozlu rafların arasında bir defter keşfeder. Defterin başında "Sükûtun Yankısı" yazmaktadır. Her bölümde bir "kelam" yer alır ve Aras bu sözlerin izini sürerken kendi hayatındaki düğümleri çözer.

Şehrin metalik kokusu genzini yakıyordu. Aras, elindeki dosyaları sıkıca tutarak kalabalığın arasında adeta akıntıya karşı kürek çekiyordu. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, ama kimse nereye gittiğini tam olarak bilmiyordu. Tam o anda, sokağın kuytusunda kalmış, vitrini loş bir dükkan çarptı gözüne. Kapının üzerindeki pirinç levhada sadece şu yazıyordu: “Kelam nefesle can bulur, nefes ise sükûtla.”

İçeri girdiğinde zamanın durduğunu hissetti. Yaşlı bir adam, gözlüklerinin üzerinden ona bakıp gülümsedi. "Hoş geldin evlat," dedi Sadi Bey. "Tam da nefesin daraldığı bir vakitte geldin."

Aras şaşkındı. Sadi Bey masanın üzerindeki yıpranmış defteri ona uzattı. "Bu defterde yazanlar sadece mürekkep değil, birer yol haritasıdır. Okumak yetmez, solumak gerekir."

Aras defteri açtı. İlk sayfanın başlığı altındaki ilk satırı okumaya başladı:

"Dünya gürültüsü, kalbin fısıltısını duymaman için kurgulanmış bir dekordur. Dur ve sadece nefes al. Çünkü o nefes, sana senden daha yakındır."

O gece Aras için dönüşüm başlamıştı. Artık sadece binalar değil, kendi ruhunun mimarisini de yeniden inşa edecekti belki.

Ne yazmıştı Sadi bey o defterde: "Huzur içimizde, idrâk ve bakışımızda ! Hayatı yaşamak bir san'attır...bir çayın yanında bulduğu çıtıt çıtır sıcacık simidi afiyet üzere yiyebilmek; gece denilen istirahatgâh vaktinin zihni ve gönlü yoran meşgalelerden kurtulma vakti olduğunun idrâkinde olmak; gün ışıkları ile aydınlanan yeryüzüne sabahın seherinde huzur ve afiyetle uyanmak ve gördüğü mavi gök ve denizi, yeşile boyalı çayır çimen ve ormanı, cıvıldaşan kuşları mütebessim ve huzur alarak seyre dalmanın verdiği huzuru solumak... Yolda yürürken yanınıza yaklaşıp size sevgi gösterisinde bulunan bir kedinin paçalarınıza sürtünmesi; arının rengârenk çiçekleri dur durak bilmeden ziyaret etmesi; çiseleyen yağmurun otlara can suyu olması; gelen geçen ahbab ve dostların  cân-ı gönülden selâm verip hâl hatır sormaları; vesvese ve kaygıdan uzak bir işi bitirip diğerine başlamanın hazzı ile hemhâl olmak...Aldığımız her nefesin cana can kattığını bilmek; radyoyu açınca klasiklerden bir eseri dinlemek, "bir tatlı huzur almaya geldim..." şarkısına eşlik ederken, o huzuru almak ve göğsün genişlemesi; mahzun gönüllere bir neş'e sunmak,  masum insanlara dayanak olmak; açlara aş, dertlilere merhem ikrâm etmek...ve saire.Neden her bir insanın günlük olarak yapıp ettiklerini sayıp döktük, bildiğimiz ve yaşadığımız şeyler değil mi hepsi de...Çünkü her durum, bakış açısı ve idrake göre iç âleme yansır, iz açar ki, bu yansıma ya menfi ya da müspettir...hani hep denir ya, yarıya kadar su dolu bardağın boş tarafını değil dolu tarafını gör...boş tarafı görmek huzursuzluk, dolu tarafı görmek ise huzur yükler insana...Bütün bu sayılan günlük işlerdeki teferruatı acele ile, telaş ile uflayarak, endişe ile yapmak da var; muhabbetle ve ihtiramla, şükür üzere, neyi niçin yaptığının ve kime hizmet ettiğinin idrâkinde olarak, hiç bir şeyin gereksiz olmadığının farkındalığı ile huzurda ve huzur ile yapmak da var...Küçük, minicik şeyler ile mutlu olmak san'atından ırak olanların şükürsüzlük kör kuyusunda bocalayıp durmalarını, kördüğüm halinde yaşadıkları hayatı kendileri için çekilmez hâle getirdiklerini ifade etmeye lüzum yok...Bir seferlik ömrü müsrifçe geçirmenin, vücûdu hor kullanmanın faturasını ruhunuz muazzeb olarak ve huzursuzlukla ödeyecekse, hayatın mâ'nâsı idrak edilmemiş demektir...Muhteris olanlar, dünyalık muhasebesi yaparak kan ter içinde ömür tükettiklerini son nefeslerinde anlarlar, ancak iş işten geçmiştir...bilmezlerki nasipten öteye yol çıkmaz, unutmuşlardır gelenin bazen cevaplanması gereken soru olduğunu, imtihanda olduklarını ! Her niyet edilen gerçekleşir kuralı da yok, hem kuralı koyan öyle koymuşsa, zamana bırakmak, oluruna rıza, olmayanda hayır vardır irfânı ile yaşamak huzur sokağının aydınlığında yürümek gibidir, huzurun anahtarıdır...Kanaât zengini, vaktin hükmüne teslim olmuş insanlar hoşça bakarlar kendi zâtlarına...onlar huzuru dışarıda değil, iç âlemlerine bulmuşlardır...Gece sabaha, ömür ecele, kış bahara, tohum toprağa doğru yol almaktadır an be an...ilelebed karanlık da kış da yoktur bu nizamda ! Çıkmaz sokaklarda yol almak isteyenler huzur semtini bulamaz ! Hoş bakan hoş görür, boş bakan boş ! Abes yoktur, abesle iştigal edenler olsa da ! Huzur verenlerden olmak var, huzurdan alıkoyanlardan olmak var...Huzurdakiler hâzirundan sayılırlar...olmayanlar  yok yazılır !Tercih akıl sahibi insana kalmış...Huzurda olunuz ve huzurunuz daim olsun...

Aras'ın okuduğu yukarıdaki satırlarda yer alan "Sükûtun Yankısı", modern insanın en büyük hastalığı olan "hız ve anlam kaybına" çok zarif bir yerden temas ediyordu. Bu satırlar Aras'ın içsel dönüşümünü ve Sadi Bey ile olan etkileşimini daha da derinleştirecekti...

Defterden akılda kalan ilk kelâm ise "Durmak" idi...

Aras o gece eve gittiğinde, şehrin en yüksek binalarından birindeki dairesine girdi. Manzara büyüleyiciydi ama Aras ilk kez bu manzaraya bakarken camın kendisini hayattan ayırdığını hissetti. Sadi Bey’in verdiği defteri açtı. 

"Durmak, geride kalmak değil; yönünü bulmaktır." cümlesini tekraren okudu...

Aras ertesi gün ofise gitmedi. Telefonunu kapattı. Yıllardır ilk kez bir sabahı, sadece pencerenin kenarında oturup günün ağarmasını izleyerek geçirdi. Okuduğu metindeki o "gece denilen istirahatgâh vakti" bilincine ilk kez o sabah erişti.

Aras mimarlık projesi olarak, "Modern Hayatın Kontrastı" temalı devasa ve ruhsuz bir gökdelen çizmektedir. 

Sadi Bey’in yanına tekrar gittiğinde, Sadi Bey ona şunları söyler:

"Evlat, binalar betonla değil, içinde nefes alacak insanların huzuruyla ayakta kalır. Sen hiç sükûtu projelendirdin mi?"

"Eşyanın ve anın ruhu" üzerinde giderek daha derin düşünmeye başlayan Aras, sahaf dükkanına daha sık gitmeye başlar. 

Burada Sadi Bey ona sadece kitapları değil, "bakma sanatı"nı öğretir, meselâ:

Sadi Bey çayı aceleyle içmez. Bardağın sıcaklığını avuçlarında hisseder, buharını koklar. 

Aras'a, "Bu çay, toprağın, suyun ve güneşin birleşip senin önüne gelmiş halidir. Ona hürmet etmezsen, o da sana şifa olmaz," der.

Yine Sokaktaki bir kedinin Aras'ın paçasına sürtünmesi, Aras için "sevilmeye değer bulunmak" anlamını taşır. Başarılarından dolayı değil, sadece var olduğu için gösterilen bir sevgi.

Aras'ın da artık bir eşikten geçmesi gerekir. Aras'ın üzerinde çalıştığı dev proje, "yeterince modern olmadığı" veya Aras'ın yeni "ruhani" dokunuşları yüzünden iptal edilir. Aras bir an için eski korkularına, başarısızlık, parasızlık, statü kaybı endişelerine geri döner.

Tam bu noktada Sadi Bey’in şu sözünü hatırlar:

"Nasipten öteye yol çıkmaz. Olmayanda hayır aramak, huzur sokağının anahtarıdır."

Aras bu krizi bir felaket olarak değil, ruhunun özgürleşmesi için bir fırsat olarak görmeye başlar. Maddi bir kaybın, manevi bir kazanca dönüştüğü o kırılma anına dönüştüğü noktada Aras "Kendi Ruhunun Mimarı" olmaya niyetlenir...

Aras artık o büyük ofiste çalışan "mutsuz başarılı mimar" değildir. Belki de mahalledeki eski, metruk binaları restore eden, onları yeniden "nefes alan" yuvalara dönüştüren bir zanaatkara dönüşmeyi düşler.

Aras dükkandan çıkar. Yağmur yine çiselemektedir ama bu sefer kaçmaz. Yüzünü göğe çevirir ve defterdeki o can alıcı cümle zihninde yankılanır: "Hoş bakan hoş görür, boş bakan boş!"

Sahaf dükkanı "zamanın dışına açılan bir portal" gibidir Aras için. İçerideki eski kitap kokusu, dışarıdaki egzoz kokusuna karşı bir kalkan gibidir.

Sadi Bey'in yanına gelen başka müdavimler de vardır, meselâ her gün gelip sadece bir sayfa kitap okuyan bir genç veya sürekli sükût eden bir meczup gibi şahıslara da rastlar dükkânda Aras.

Dükkandaki eski bir taş plaktan dinlediği ve diline pelesenk ettiği "Bir tatlı huzur almaya geldim" şarkısı, Aras için huzur çağrısıdır.

Aras’ın o gürültülü dünyadan çıkıp Sadi Bey’in sükûnetine sığındığı dükkân artık felsefi derinliği olan bir mekândır onun için. 

Sahaf dükkanının arka tarafında eski bir radyo kısık sesle uşşâk makamında klasik bir taksim çalıyor. Sadi Bey, küçük bir ocakta çay demliyor. Aras ise elinde "Sükûtun Yankısı" defteriyle, az önce okuduğu satırların ağırlığı altında oturuyor.

Aras: (Defteri masaya bırakarak) "Sadi Bey, az önce okuduğum satırda 'Dünya, kalbin fısıltısını duymaman için kurgulanmış bir dekordur' diyor. Eğer her şey bir dekorsa, bunca yıl inşa ettiğim binalar, kazandığım ihaleler, o dev projeler... Hepsi sadece gürültüden mi ibaretti?"

Sadi Bey: (Gözlüklerinin üzerinden bilgece bir bakış fırlatır, çayları ince belli bardaklara doldururken) "Gürültü, sadece dışarıda değildir evlat. En büyük gürültü insanın içindedir. İnşa ettiğin binalar taştır, betondur; onlara ruhu sen değil, içinde huzurla nefes alanlar üfler. Sen binaları dikerken, kendi içindeki boşluğu mu doldurmaya çalışıyordun, yoksa bir mana mı inşa ediyordun? Mesele burada."

Aras: (Başını öne eğer) "Dürüst olmam gerekirse, ben sadece 'daha yükseği' ve 'daha gösterişliyi' hedefledim. Ama o binaların içinde ben bile nefes alamıyorum artık. Şehir beni boğuyor Sadi Bey. Herkes bir yerlere yetişiyor, ben de onlarla koşuyorum ama vardığım yer hep aynı tatsız boşluk."

Sadi Bey: (Çayı Aras’ın önüne bırakır) "Çünkü 'varmayı' bir sonuç sanıyorsun. Bak, şu çaya bak. Bu çay sadece içilmek için mi burada? Rengiyle gözüne, buharıyla burnuna, sıcaklığıyla avucuna hitap ediyor. Sen ise yudumlamadan bitirmek, bir sonraki işe yetişmek istiyorsun. Hayat, varılacak bir hedef değil, her nefeste süren bir yolculuktur. Sen yolda yürümüyorsun Aras, sen yolu tüketiyorsun."

Aras: "Yolu tüketmek mi?"

Sadi Bey: "Evet. Acele eden, menzile vardığında yorgun düşer ve vardığı yerin tadını alamaz. Oysa 'huzurdakiler hâzirundan sayılır' demiştik. Sen şu an burada mısın, yoksa zihninde yarınki toplantının kolonlarını mı dikiyorsun?"

Aras: (Acı bir gülümsemeyle) "Zihnimde kolonlar yükseliyor, haklısınız. Peki nasıl durulur? Bunca hırsın, bunca karmaşanın içinde 'durmak' bir kayıp değil mi?"

Sadi Bey: "Kaybetmekten korktuğun şey ne? Bir seferlik ömrü müsrifçe harcamaktan daha büyük bir kayıp mı var? Bak evlat, 'hoş bakan hoş görür' derler. Sen dünyaya bir 'proje' olarak baktığın sürece, her şey senin için bir yük olur. Ama dünyaya bir 'emanet' ve bir 'sanat' olarak bakarsan, o zaman her nefes cana can katar. O yolda yürürken paçana sürtünen kediyi görmezsen, göğsünü genişleten o şarkıya eşlik etmezsen, saraylar diksen ne yazar? Ruhun muazzeb (azap içinde) kaldıktan sonra altın klozetlerin ne hükmü var?"

Aras: "Sizin bu dükkanınızda zaman farklı akıyor. Dışarıdaki o metalik koku burada yok. Sadece kağıt ve huzur kokusu var. Ben de bu 'huzur sokağına' taşınabilir miyim?"

Sadi Bey: (Tebessüm eder) "Huzur bir sokak adı değildir Aras, bir bakış açısıdır. Sen buradaki huzuru alıp o beton yığınlarının arasına taşıyabiliyorsan, işte o zaman mimar olursun. Kendi ruhunun mimarı... Defterdeki o cümleyi hatırla: 'Olmayanda hayır vardır.' Belki de o çok istediğin projenin iptal olması, senin kurtuluşundur. Nasibinde olmayan için kan ter içinde kalma; nasipten öteye yol gitmez."

Aras: (Bardağı iki eliyle kavrar, ilk kez çayın sıcaklığını gerçekten hissederek) "Sanırım ilk kez bir şeyi sadece bitirmek için değil, tadına varmak için yapıyorum. Teşekkür ederim Sadi Bey."

Sadi Bey: "Bana değil, o nefesi sana verene şükret evlat. Şimdi çakan şarkıya kulak ver. 'Bir tatlı huzur almaya geldim' diyor üstat... Alabiliyor musun?"

Aras dükkandan çıktıktan sonra ilk kez modern dünyada "farklı bir gözle" yürümektedir.

Bu arada Aras Sadi Bey'in Geçmişini de merak etmektedir: Sadi Bey bu bilgeliğe nasıl ulaştı? Onun da bir zamanlar benim gibi "kaybolmuş" biriyken yaşadığı bir kırılma anı mı  vardı?

Aras dükkâna girer girmez kafasını kurcalayan soruyu Sadi bey'e yöneltir:

"Sadi Bey geçmişinizi çok merak ediyorum"

Sadi Bey'in geçmişi, dükkanın o tozlu raflarının en derininde saklanan, okunması zor ama yaşanması kaçınılmaz bir kitap gibidir aslında. Aras’ın sorusuyla Sadi Bey, elindeki gümüş kaşığı bardağın kenarına usulca bırakır. Gözleri uzaklara, belki de otuz yıl öncesine...

Sadi Bey’in Sırrı: "Zirvedeki Hiçlik"

Sadi Bey: "Bana bakınca hep böyle durulduğumu, hep bu sükût denizinde yüzdüğümü mü sanıyorsun Aras? Ben de bir zamanlar senin gibiydim. Hatta senden daha 'hızlı', daha 'başarılı' ve çok daha mağrurdum. Bir tekstil imparatorluğunun veliahdıydım. Zamanım saniyelerle ölçülür, uçağım dünyanın bir ucundan diğerine havalanırdı."

Aras: (Şaşkınlıkla) "Siz... Bir iş adamı mıydınız?"

Sadi Bey: "Öyle derlerdi. Ama ben sadece bir 'hesap makinesiydim' evlat. Her şeye bir rakam, bir bedel biçerdim. Bir gün, yine böyle yağmurlu bir akşamda, en büyük fabrikalarımdan birinin temel atma törenine yetişmeye çalışıyordum. Şoföre bağırıyor, 'Daha hızlı!' diyordum. O hırsla, yolun kenarında durmuş, yağmuru keyifle izleyen bir ihtiyara korna çaldım. Adam bana öyle bir baktı ki Aras... O bakışta ne nefret vardı ne öfke. Sadece derin bir acıma..."

Aras: "Acıma mı? Neden?"

Sadi Bey: "Çünkü ben yüz binlerce metrekare kumaşın sahibiydim ama üzerimdeki ceketin dokusunu hissetmekten acizdim. O akşam törene yetişemedim. Büyük bir kaza oldu. Arabam hurdaya döndü, ben ise aylarca o sessiz hastane odasında tavana bakmak zorunda kaldım. O 'durmak' zorunda kaldığım an, hayatımda ilk kez nefesimin sesini duydum. Meğer ben hiç nefes almamışım, sadece ciğerlerime hava doldurup boşaltmışım."

Kırılma Noktası: "Miras Değil, Emanet"

Sadi Bey ayağa kalkıp dükkanın köşesindeki eski bir sandığı açar. İçinden ipek ama sararmış bir mendil çıkarır.

Sadi Bey: "Hastaneden çıktığımda her şeyi devrettim. Ailem 'delirdi' dedi, dostlarım 'yazık oldu' dedi. Ama ben ilk kez o gün dirildim. Bu dükkan, o günlerde sahaf olan ustamdan bana miras değil, bir 'emanet' olarak kaldı. O bana şunu öğretti: 'Evlat, dünyayı cebine koy ama kalbine alma. Cebine koyarsan harcar bereket bulursun, kalbine koyarsan seni boğar, kölesi olursun.'"

Aras: "Peki hiç pişman olmadınız mı? O görkemli hayattan sonra bu sessizlik... Zor gelmedi mi?"

Sadi Bey: (Gülümseyerek camdaki yağmur damlalarını işaret eder) "Aras, şu damlanın camda süzülüşünü izlemenin verdiği hazzı, ben o milyon dolarlık imzaları atarken duymadım. Pişmanlık, vaktini boşa harcayandadır. Ben vaktimi 'buldum'. Bak, bu defteri ben yazmadım, ustam da yazmadı. Bu defter, yüzyıllardır 'huzuru arayanların' birbirine bıraktığı bir mirastır. Ben sadece bugünkü bekçisiyim."

Sadi Bey’in Aras’a Bıraktığı Yeni Kelam

Sadi Bey defteri tekrar Aras’a uzatır. Aras, Sadi Bey’in anlattıklarından sonra deftere daha büyük bir hürmetle bakar. Yeni bir sayfa çevririr:

"Kendi kalbinde gurbette olanın, gidecek evi yoktur. Önce kendi içine dön, oradaki sükûnu inşa et; dünya zaten senin evin olur."

Aras  İlk Adımı atacaktır: 

Sadi Bey'in geçmişinden aldığı ilhamla, kendi iş dünyasında çok riskli ama "etik ve huzurlu" bir karar mı verir? Örneğin; yıkılması gereken tarihi bir binayı korumak için kariyerini riske atacaktır.

Sadi Bey, tezgahın altındaki yeşil çuha beze sarılı, ince bir paketi özenle çıkardı. Paketin üzerine bir parça kuru lavanta iliştirilmişti. Aras’a doğru uzatırken gözlerinin içi, sanki uzak bir limanın feneri gibi parlıyordu.

Sadi Bey: "Bu emanet, Balat’ın dik yokuşlarından birinde, pencereleri denize değil de sadece göğe bakan bir evde bekleyen mahzun gönüllü kişinin. Adı Meryem. Gözleri artık dünyayı görmez ama gönlüyle eşyanın tesbihini duyar. Bu paketi ona götür."

Aras: (Paketi titreyerek alır) "Peki, neden ben Sadi Bey? Siz neden gitmiyorsunuz?"

Sadi Bey: "Benim yolum buralarda tükendi evlat. Senin ise henüz ayaklarının yere sağlam basmaya ihtiyacı var. Yolda yürümek, sadece mesafe kat etmek değildir; yolda yürümek, yolda olmaktır. Giderken acele etme. Yağmurun topraktaki kokusunu duy, rüzgarın fısıltısını dinle. Meryem’e de selamımı söyle..."

Yolculuk: Modern Dünyadan Eski İstanbul’a

Aras, sahaf dükkanından çıktığında şehir hala aynıydı; korna sesleri, aceleci insanlar, neon ışıkları... Ama Aras’ın içinde Sadi Bey’in geçmişinin ağırlığı ve elindeki paketin kutsiyeti vardı.

Yürümeye başladı. İlk kez asansöre binip otoparka inmek yerine, Eminönü’nden Balat’a doğru yürüdü. Yolda karşılaştığı manzaralar, sanki defterdeki satırların canlanmış haliydi:

Bir tezgahtan dumanı tüten bir simit aldı. Sadi Bey’in dediği gibi, "afiyet üzere" yedi. Susamların kokusu ilk kez bu kadar yoğundu.

Yolda kendine sığınacak bir saçak altı arayan zayıf bir kediyi sevdi. Kedinin mırıltısı, kalbindeki o metalik mimari projelerin gürültüsünü susturdu.

Meryem’in Kapısında: Bir Başka Sükût

Balat’ın o dar, Arnavut kaldırımlı sokağına geldiğinde, numara 42’nin önünde durdu. Kapı eski, ahşap ve yorgundu. Zile basmadı; kapının üzerindeki döküm tokmağı usulca vurdu. İçeriden yumuşak ama vakur bir ses geldi:

"Kapıyı çalana değil, gelene selam olsun. Gir evlat, kapı aralıktır."

İçeri girdiğinde her yer kitap ve kurutulmuş çiçek kokuyordu. Meryem Hanım, camın kenarındaki sedirde oturuyordu. Gözleri kapalıydı ama yüzünde, Aras’ın hayatı boyunca kovaladığı o huzurun somut bir hali vardı.

Meryem Hanım: "Sadi'nin nefesini taşıyorsun. Kokun şehir kokuyor ama ellerin sükût kokmaya başlamış. Getirdiğin sadece bir kitap değil, değil mi Aras?"

Aras: (Şaşkınlıkla duraksar) "Adımı nereden biliyorsunuz?"

Meryem Hanım: "Sadi, dükkanına giren her ruhu önce bana anlatır. Senin ruhunun mimarisi çok karışıkmış evlat. Çok fazla oda yapmışsın ama hiçbirine huzuru misafir etmemişsin. Şimdi söyle bakalım; o paketin içindekinden önce, yolda gelirken neyi fark ettin?"

Aras, Meryem Hanım'a yolda yürürken hissettiği o "farkındalık" anlarını mı anlatmalı, yoksa hala içinde taşıdığı o korkulardan (kariyer, para, anlamsızlık) mı bahsetmeli?

Aras, Meryem Hanım’ın karşısında oturduğunda, yaşadıkları zihninde bir saat sarkacı gibi gidip geliyordu:

Meryem Hanım paketi açtığında içinden çıkacak olan neyle ilgiliydi acaba ? Belki de içinde çizmem gereken o "yeni ruhani mimari" projenin anahtarı vardı !

Sadi Bey'in gönderdiği paketin sırrı neydi? 

Bu yeni bir başlangıç mıydı? 

Meryem Hanım, görmeyen gözlerini Aras’ın olduğu yöne çevirdi; sanki fiziksel bir görmeye ihtiyacı yokmuş gibi tam kalbine bakıyordu.

Meryem Hanım: "Sadi’nin bahsettikleri bir mumun diğer mumları da yakmasıdır evlat. Işık aynı ışıktır."

Aras: (Sesi titreyerek) "Ben henüz hiçbir şeye hazır değilim Meryem Hanım. Ben daha dün, şehrin göbeğinde başarısını betonlarla ölçen, ruhunu çizim masalarında unutmuş bir adamdım. Sadi Bey neden bende karar kıldı? Bu ışığı taşıyacak kadar berrak değilim."

Meryem Hanım: (Hafifçe tebessüm eder) "Berrak su, dibindeki çamuru göstermez Aras. Çamur her zaman vardır; mesele o çamurun dibe çökmesine izin verecek sükûnete sahip olmaktır. Sadi seni o sahaf dükkanına yağmurdan kaçarken sokmadı; sen o dükkana 'içindeki yangından' kaçarken sığındın. Işık, en çok çatlaklardan sızar. Senin çatlakların, yani o mutsuzlukların, anlam arayışın... İşte onlar ışığın gireceği yerlerdir."

Büyük Aydınlanma: "Mimarın Yeniden Doğuşu"

Sadi beyin Meryem'e gönderdiği paketi açmasını istedi Meryem ..Aras elindeki paketi açtı. İçinden çıkan şey bir kitap değildi; üzerinde sararmış, elle çizilmiş eskizlerin olduğu bir rulo kağıttı. Aras dikkatle açtığında şok geçirdi. Bunlar, İstanbul’un kaybolmuş, unutulmuş, yıkılmış ama ruhu olan yapılarının detaylı çizimleriydi. Üstelik bu çizimlerin altına, Sadi Bey’in el yazısıyla notlar düşülmüştü:

"Burada sadece taş üst üste konmamış, bir dua edilmiş. Pencere, güneşin içeri girmesi için değil, dışarıdaki muhtacın görülmesi için açılmış."

Aras o an anladı. Kendi inşa ettiği o modern, ruhsuz kuleler; insanların birbirini görmemesi, sadece kendilerini yükseltmesi için tasarlanmıştı. "Sükûtun Yankısı" sadece bir ses değil, bir inşa biçimiydi.

Aras: "O... o beni demek bu yüzden seçti, bu anlayışa gelmem için bu! Ben artık o plazalara dönüp aynı çizgileri çizemem."

Meryem Hanım: "Zaten dönmeyeceksin Aras. Sen artık taşın içindeki sükûtu, nefesin içindeki kelamı gördün. Sadi Bey, dükkanın anahtarını paspasın altına bıraktı. Ama asıl anahtar, şu an göğsünde hissettiğin o genişlemedir. Şehrin gürültüsünü susturamazsın ama kendi içindeki o gürültüsüz yeri inşa edebilirsin."

Aras’ın İlk "Huzur" Kararı

Aras, Balat’taki o küçük evden çıktığında hava kararmıştı. Ama sokak lambaları ona her zamankinden daha parlak, insanlar daha "canlı" görünüyordu. Telefonunu çıkardı. Bekleyen onlarca cevapsız arama, milyon dolarlık o dev rezidans projesinin hissedarlarındandı.

Hepsini sildi. Tek bir mesaj yazdı:

"Projenin ruhu eksik. Taşın duası, insanın huzuru yok. Ben bu boşluğu inşa etmeyeceğim. Kendi sükûtumu inşa etmeye gidiyorum."

Aras, sahaf dükkanına doğru yürürken artık "mimarlığı" bir meslek olarak değil, bir "hizmet" olarak görüyordu. Sadi Bey’in "vakit tamam" dediği şey, Aras’ın eski kimliğinin ölümü, yeni ve huzurlu bir ruhun doğuşuydu.

Bu aydınlanma anından sonra Aras'ın bu yeni bilinçle tasarlayacağı ilk yapı ne olurdu? Belki bir aşevi, belki de insanların sadece "durup nefes aldığı" bir bahçe?

Aras, Balat’tan döndüğünde sahaf dükkanının kapısının aralık olduğunu gördü. İçeriden gelen taze demlenmiş çay ve melisa kokusu, sokağın keskin soğuğuna karşı bir kalkan gibiydi. İçeri girdiğinde sadece Sadi Bey’i değil, dükkanın o dar ama bereketli köşesinde toplanmış küçük bir kalabalığı buldu.

Mahallenin üniversiteli genci Kerem, emekli öğretmen Muzaffer Bey ve çiçekçi Zeynep oradaydı. Sadi Bey, masanın başına geçmiş, sanki bir ayini yönetir gibi çay dağıtıyordu. Aras’ı görünce gözlerinde o tanıdık, huzurlu pırıltı belirdi.

Sadi Bey: "Geldin mi evlat? Bak, biz de tam 'paylaşmanın mimarisinden' bahsediyorduk. Geç otur, senin sandalyen hep hazır."

Aras: (Hala Meryem Hanım’ın etkisinde, yavaşça oturur) "Sadi Bey, aydınlanma tamam dediniz... Ben o yolları yürürken her adımda bir parça yükümü bıraktım. Ama buraya geldiğimde görüyorum ki, asıl mesele o yükü bırakmak değil, yanındakinin yüküne omuz verebilmekmiş."

Muzaffer Bey: (Gözlüklerini düzelterek) "Doğru dersin Aras Bey. Biz bu dükkana sadece kitap bakmaya gelmiyoruz. Burada her biri ayrı telden çalan gönüllerin nasıl aynı sükût şarkısında birleştiğini görüyoruz. Sadi dostum der ki; 'İnsan, insanın sükûnetidir.'"

Zeynep: "Ben eskiden çiçekleri sadece satılacak bir mal gibi görürdüm Sadi Amca'yı tanımadan önce. Ama o bana dedi ki; 'Zeynep, çiçeğin kokusu onun duasıdır. Sen sadece rengini değil, duasını da ver insanlara.' Şimdi o niyetle veriyorum demetleri. İnanır mısınız, dükkanıma girenlerin yüzü gülmeden çıkmıyor."

Sadi Bey: (Aras’a dönerek) "Görüyor musun evlat? Sükût, susup oturmak değildir. Sükût, kalbin gürültüsünü kesip, hayatın sesini duymaktır. Sen mimarsın; şimdi bu masadakilere söyle bakalım, bir evi yuva yapan nedir? Taşın sertliği mi, yoksa içindeki nefesin şükrü mü?"

Aras: (Kısa bir sessizlikten sonra) "Ben bugüne kadar hep 'ayrıştıran' duvarlar çizdim Sadi Bey. Odaları böldüm, koridorları uzattım. Ama şimdi anlıyorum ki; bir evi yuva yapan, eşiklerin yüksekliği değil, içindekilerin alçak gönüllülüğüdür. Bir çayın yanındaki o çıtır simidi, yanındakinin gözünün içine bakarak bölüşmektir."

Kerem: (Gençliğin heyecanıyla) "Ama Sadi Bey, dünya çok hızlı. Biz bu sükûneti korumaya çalışırken dışarıda hayat bizi ezip geçmez mi? Herkes yarışırken biz durursak kaybetmez miyiz?"

Sadi Bey: (Gülümseyerek çayından bir yudum alır) "Bak güzel evlat; arı binlerce çiçeği gezer ama telaş etmez. Telâş, nefsin hilesidir. Huzurla işini gören, acele eden bin kişiden daha bereketli iş yapar. Sen hiç çabalayan bir ağacın meyve vermediğini gördün mü? O sadece vaktini bekler, kökünü derinleştirir. Aras da bugün Balat yokuşunda kökünü derinleştirdi. Öyle değil mi Aras?"

Aras: "Evet Sadi Bey. Ben bugün 'kaybetmeyi' göze alarak kazandım. O dev projeyi reddettim. Belki artık o lüks ofisim olmayacak ama ilk kez bu masada, bu insanların arasında kendimi 'evimde' hissediyorum."

Sadi Bey: "İşte bu, huzurda hâzirun olmaktır. Biz burada sadece eskilere sahip çıkmıyoruz, biz burada birbirimizin nefesine sahip çıkıyoruz. Aras, artık kalemini o büyük kuleler için değil, insanların 'merhaba'sının yankılanacağı avlular için oynatacaksın. Çünkü sükûtun yankısı, sadece boşlukta değil, sevgiyle kurulan her yapıda duyulur."

O akşam sahaf dükkanında konuşulanlar, dışarıdaki yağmurdan daha çok can suyu oldu ruhlara. Aras, ilk kez "başarı" kelimesinin sözlükteki karşılığını değil, kalpteki karşılığını hissetti.

Bu sıcak sohbetin ardından Aras'ın hayatındaki köklü değişim başlamıştı.

 Aras'ın artık o sahaf dükkanının bir köşesinde "Gönül Mimarisi" üzerine çalıştığı ve mahalleliye ücretsiz rehberlik yaptığı bir meşguliyeti vardır.

Sadi Bey sayesinde Aras "Ben artık kendi iç sükûtuma, uzun bir yolculuğa çıkıyorum" demektedir...

Aras için artık gökyüzüne yükselen soğuk betonların devri kapanmış, gönüllere dokunan "Gönül Mimarisi" dönemi başlamıştı. Aras, Sadi Bey’in de onayıyla sahaf dükkanının arka tarafındaki metruk depoyu küçük, sıcak bir atölyeye dönüştürür. Ama bu atölye bildiğimiz mimarlık ofislerine hiç benzememektedir.

Sükûtun Atölyesi

Atölyenin girişinde dijital ekranlar veya gösterişli maketler yoktu. Onun yerine, duvarda Sadi Bey’in o meşhur cümlesi asılıydı: “Huzur içimizde, idrâk ve bakışımızda!” Masasının üzerinde ise pahalı kalemler değil, Sadi Bey’den  alıp okuduğu ve kendini bulduğu defteri duruyordu.

Bir cumartesi sabahıydı. Atölyenin kapısı ardına kadar açıktı. İçeride Aras, mahalleden birkaç çocuk ve genç Kerem ile birlikte bir masanın etrafında toplanmışlardı.

Aras: "Bakın çocuklar," dedi elindeki ahşap blokları göstererek. "Bir binayı kurarken en önemli şey temelin sağlamlığı değildir sadece. O temelin hangi niyetle atıldığıdır. Eğer bu evi, içine girecek olanın huzuru için çiziyorsan, o taş dile gelir, sahibine dua eder."

O sırada Sadi Bey, elinde taze demlenmiş çaylarla içeri girdi. Aras’ın bir zamanlar o hırslı, gergin yüz hattının yerini, sükûnetin getirdiği derin bir tebessüme bıraktığını izledi.

Sadi Bey: "Nasıl gidiyor mimar evlat? Ruhun projesinde hangi aşamadayız?"

Aras: (Doğrularak) "Sadi Bey, bugün mahalledeki o eski, yıkılmaya yüz tutmuş kütüphaneyi gönüllü olarak restore etmeye başlıyoruz. Hiçbirimiz para almıyoruz ama herkesin gözünde bir ışık var. Kerem lojistiği sağlıyor, Muzaffer Bey kitapların tasnifine yardım ediyor, Zeynep ise bahçeyi çiçeklendirecek. İlk kez bir proje çizmiyorum Sadi Bey, bir 'umut' inşa ediyorum."

Sadi Bey: (Çayları masaya bırakırken) "İşte şimdi nefesin kelama dönüştü Aras. Hatırlar mısın, ilk geldiğinde 'şehir beni boğuyor' demiştin. Şehir değişmedi, binalar hala orada duruyor. Ama sen artık o binaların arasındaki boşluğa değil, o boşluğu dolduran manaya bakıyorsun."

Aras: "Haklısınız. Meğer huzur, her şeyin mükemmel olması değil, eksik olanın içinde hayrı görebilmekmiş. Bir kedinin sürtünmesinde, bir dostun 'selam'ında saklıymış o büyük mimari."

Akşam olup herkes dağıldığında, Aras dükkanın kepenklerini usulca indirdi. Sadi Bey dükkanın içindeki sedirinde tesbihini çekiyordu. 

Dışarıda yağmur yine çiseliyordu. Aras yeryüzüne düşen her damlanın "can suyu" olduğunu bilerek gülümsedi. Artık sadece binaları değil, her sabah yeniden doğan o muazzam nizamı seyrediyordu.

"Hoş bakan hoş görür," diye fısıldadı karanlığa doğru. "Ve huzurda olan, hiçbir zaman yalnız değildir."

Aras'ın o huzur dolu atölyesinde ve Sadi bey' in dükkânında yeni hayatlara dokunulmaya devam ediliyor...

Aras’ın şahsında müdavimlerin özlediği o "durma" ve "nefes alma" ihtiyacına dükkân cevap veriyordu, dış dünyayı değiştirmekten ziyade iç dünyayı inşa etmenin asıl mimarlık olduğunu hatırlatan dükkân...

Aras artık o kalabalık caddelerde yürürken, başkalarının yetişmeye çalıştığı yerlere değil, kendi içindeki o sarsılmaz sükûnete bakıyordu.

Sadi Bey’in dükkanındaki kitap kokusu, demli çayın buharı ve Meryem Hanım’ın göğe bakan penceresi artık Aras’ın ruhunun ayrılmaz birer parçası idi.

Zamanın ruhu sesleniyordu: “Huzur içimizde, idrâk ve bakışımızda!”

Aras, defterin son sayfasını açtı ve el yazısıyla şu kelamı ekledi:

"Dünya gürültüsünü dindiremezsin; ama kendi sükûtunun yankısıyla dünyayı güzelleştirebilirsin. Huzur, varılacak bir liman değil, o limana doğru aldığın her farkındalıklı nefestir...Hayatı yaşamak bir san'attır; bir çayın yanında bulduğun çıtır çıtır sıcacık simidi afiyet üzere yiyebilmektir... Aldığımız her nefesin cana can kattığını bilmektir. Huzurda olalım ve huzurumuz daim olsun."

Sükûtun Yankısı, Aras’ın şahsında hepimizin içinde bir yerlerde yankılanmaya devam edecekti...