16 Ocak 2026 Cuma

Gölge oyunu ve Asa...

Whatsapp ile Paylaş

 

Vaktiyle, ne zaman olduğu bilinmez ama her zaman olduğu kadar eski bir diyarda, bir "Gölge Ustası" yaşarmış. Bu usta, şehrin en büyük meydanına devasa bir çadır kurar, insanlara bedava oyunlar sergilermiş. Perdenin arkasından sadece kendi sesi duyulur; Karagöz’ü bir sesle, Hacivat’ı başka bir sesle konuştururmuş.

Bir gün Karagöz’ü dövdürür, halkı güldürürmüş. Ertesi gün Hacivat’ı hapse attırır, halkı ağlatırmış. Ama asıl kurnazlığı şuymuş: Perdede bir yangın çıkartır, figüranları feryat figan bağırtır, sonra perde arkasından çıkıp elinde bir kova suyla "Kurtarıcı" edasıyla halkın karşısına dikilirmiş. Halk, evi yakanın da, suyu atanın da aynı el olduğunu hiç düşünmezmiş.

Bu ustanın bir de "Akl-ı Menâfi" (çıkarcı akıl) dediği bir çırağı varmış. 

Çırak sormuş: — "Efendim, bu oyun ne zamana kadar sürer? Ya bir gün perdenin arkasını merak ederlerse?"

Usta gülmüş: — "Onlara birbirlerini suçlayacakları hikayeler verdiğin sürece perdeye bakmazlar. Sağdakine soldakini kötüle, alttakine üsttekini... Onlar 'ben' kavgasına düştüğünde, biz 'biz' olur, dünyalarını yönetiriz."

O sırada meydandan, sırtında bir hırka, elinde budaklı bir asa olan bir ihtiyar geçiyormuş. Durmuş, çadırın önündeki kalabalığa bakmış. İhtiyarın gözlerinde ne korku varmış ne de hayranlık. Gölge Ustası, bu ihtiyarın kayıtsızlığından rahatsız olup yanına gitmiş.

— "Hey ihtiyar! Görmüyor musun? İçeride devran dönüyor, kader yazılıyor. Sen neden diz çöküp izlemiyorsun?" demiş mağrur bir edayla.

İhtiyar tebessüm etmiş, asasını toprağa vurmuş: — "Senin perden pamuktandır, bir kıvılcıma bakar. Senin sesin ise rüzgârdandır, bir sessizliğe mağlup olur. Sen insanları paralamakla kul, titrinle aciz sanırsın. Ama bilmezsin ki; Akl-ı Selim sahibi bir kalp, senin bin hileli aklını tek bir 'Hu' ile dağıtır."

Gölge Ustası alay etmiş: — "Benim akıl oyunlarım dünyayı sarıyor. Senin 'insan' dediğin nedir ki? Üç kuruşa sattığım, bir yalanla birbirine düşürdüğüm varlıklar mı?"

İhtiyar, ustanın gözlerinin içine bakmış ve şöyle demiş: — "İnsan, senin o zakkum pınarından içtiğin iksirle deliren değil; diger-kâm olup başkasının yarasını kendi sızısı bilen candır. Ne zaman ki biz 'ben' demekten utanırız, ne zaman ki düşeni kaldırmayı ibadet sayarız; işte o gün senin ne perden kalır ne de oyunun. Sen 'üst akıl' olduğunu sanadur, biz "Akl-ı Küll"e ram olmuşuz; senin sapanınla vurduğun taş, ancak kendi aynanı kırar."

İhtiyar yürüyüp gitmiş. Arkasında ne bir rütbe bırakmış ne de bir mal... Sadece o meydandaki birkaç kişinin zihninde şu soru kalmış: "Biz bu oyunun seyircisi miyiz?"

Sonuç olarak; kılık kıyafetin, statünün ve o "şeytani" kurnazlığın insanı "insan" yapmaya yetmediği bir çağdayız. Gerçek insanlık; pazar yerinde değil, vicdanın o sessiz mahkemesinde inşâ ediliyor.

Modern dünyanın o karmaşık ve biraz da karanlık labirentine tutulmuş bir aynadan bakınca, "oyun kurucu" akıl, sahnenin arkasında ipleri elinde tutarken seyirciyi de kendi yazdığı trajedinin figüranı haline getiriyor değil mi?

Bir yanda  "şeytani akıl" bir yanda "insani" ruhun karşılaşması, hep var olmuş...

"Üst aklın" kurduğu tuzaklardan korunmak için "irfan bilinci" nasıl inşâ edilebilir, düşünmek gerek...