İnsan ömrü, eşyanın hakikatine hangi pencereden baktığıyla şekillenen bir idrak yolculuğudur.
Hayatı sığ bir nazarla tüketenler ile her anı bir sır ve emanet bilenler arasındaki mesafe, gaflet ile uyanıklık arasındaki kadim çizgidir.
Gönlünü muhabbete, vaktini tefekküre açanlar için bu âlem bir rahmet iklimiyken; kadir kıymet bilmeyenlerin dünyası, kendi elleriyle ördükleri bir gam ve gussa yurdudur.
Bu çerçevede her gördüğünü Hızır, her geceyi kadir bilenlerin huzurlu hayatından nasipdar olmak varken, insanın kıymetini bilmeyen, muhabbet ve hürmetin neşvesinden yoksun, vaktin kıymetinden bî-haber olanın gam ve gussa kazanında kıvranması mukadder olur kanaatimizce...
Bu çerçevede her gördüğünü Hızır, her geceyi kadir bilenlerin huzurlu hayatından nasipdar olmak varken, insanın kıymetini bilmeyen, muhabbet ve hürmetin neşvesinden yoksun, vaktin kıymetinden bî-haber olanın gam ve gussa kazanında kıvranması mukadder olur kanaatimizce...
Böylesi güzel, derin ve hakîmâne bir tefekkür ikliminde, hakikaten de hayat, keskin bir tercih eşiğinde akıp gidiyor: Gönül gözü açık olanların nazarında her anın bir rahmet soluğu, her insanın bir sır kapısı (Hızır) olmasına mukabil, gaflet perdesiyle mühürlenmiş zihniyetlerin ise nefsânî ihtirasların ve bitmek bilmeyen şikâyetlerin gam ve gussa kazanında kendi kendilerini tüketmesi de mümkündür...
Muhabbetin, hürmetin ve vaktin kadrini bilenlerin ikliminde soluklananlar için dünya bir imtihan yurdu olmaktan ziyade bir ma'bed hükmüne geçer. O neşveden mahrum kalanlar ise kendi elleriyle ördükleri karanlıkta kaybolmaya mahkûmdurlar.
Göz var ki dağda taşı seyreder, göz var ki taşı söker de altındaki sırra eremez. Âlem, Hakk'ın nazargâhı olalı beri, arayan için her köşe bir nur, her misafir bir Hızır soluğudur. Lâkin insanın en büyük yanılgısı, dünyayı kendi dar kalıbına sığdırmaya çalışması, zamanı ise hoyratça harcayıp sonra da ömrün kısalığından yakınmasıdır.
Hâlbuki vakit, kıymeti bilinirse bir ömürluk hazine, kadrinden bî-haber olunursa sadece bir tüketim vasıtasıdır. Muhabbet dediğimiz o nâzenin iklim, gürültülü çarşı pazar yerlerinde değil, ancak sükûtun ve tefekkürün demlendiği gönül ikliminde neşvünema bulur.
İnsanın kıymetini bilmeyen, hürmetin o zarif edep zincirini koparan kimse; kendi elleriyle harladıkları o nefsânî hırs ateşinde, gam ve gussa kazanında erimeye mahkûmdurlar. Oysa marifet, dünya kazanında erimek değil; o kazanı sevgiyle, kanaatle, hilim ile arıtıp bir ma'bed huzuruna çevirebilmektir.
Kim bilir, belki de asıl mesele, her gecenin kadrini bilmekte saklıdır; zira ömür dediğimiz, nihayetinde sayılı gecelerin ve uyanık kalınabilen nefeslerin toplamından ibarettir.
Hülasa-i Kelâm; ömür dediğimiz nâzenin emanet, sayılı geceleri kadir bilmek ve her insanı bir Hızır nazarıyla kucaklamakla manâ kazanır. Hürmetin neşvesinden ve vaktin kıymetinden bî-haber yaşamak, insanın kendi ocağına odun sürüp kaynattığı kendi hırs ve gam kazanında erimesinden başka bir şey değildir. Aslolan, kesretin gürültüsünde kaybolmadan, sükûtun ve kanaatin demini yakalayarak bu kubbede hoş bir sadâ, berrak bir hatıra bırakabilmektir.
