11 Eylül 2026 Cuma

Karanlığa ışık tut...

Whatsapp ile Paylaş

 

İnsanın içinde bir iyi taraf bir de kötü taraf var. Asıl mesele içimizdeki iyiyi muhafaza etmek, kötülüğü kontrol edebilmektir...

İnsanın kadim hakikati tam da bu dengede saklıdır. İçimizdeki bu çift kutupluluk, varoluşun en temel çelişkisi olduğu kadar tekâmülün de yegâne motorudur.

İyilik, doğası gereği nazlı ve kırılgandır; tıpkı bir bahçedeki nadide çiçekler gibi sürekli bakım, özen ve muhafaza ister. Kötülük ise yabani otlar gibidir; kendi hâline bırakıldığında, çaba gerektirmeden bünyeyi sarıp sarmalar. Bu yüzden iyiliği korumak aktif bir irade, derin bir idrak ve kesintisiz bir uyanıklık gerektirir.

Burada asıl incelik, kötülüğü tamamen yok etmeye çalışmak değil, onun farkında olup kontrol altında tutabilmektir. Çünkü nefsin ve karanlık tarafın varlığı, insanın kendi içindeki erdemi sınaması ve seçme özgürlüğünü kullanabilmesi için gereklidir. Karanlığın varlığını kabul etmeden, aydınlığın kıymetini bilmek ve onu muhafaza edecek gücü bulmak mümkün değildir.

İçimizdeki aydınlığı beslemek; kalbi kin, kibir ve cehaletten uzak tutup şefkat, hikmet ve zarafetle imar etmekten geçer. Ham bir ruhu yoğurup olgunlaştıran, karanlık dürtülere rağmen iyiyi seçebilme kararlılığıdır.

İnsanın bu içsel mücadelesinde asıl kırılma noktası, nefsin ve hırsın kamçıladığı o "kötü tarafı" bir düşman sayıp yok saymak yerine, onun dilini çözmektir. Kötülük çoğu zaman tek başına gelmez; arkasında gizlenmiş bir korku, doyurulmamış bir ego, yetersizlik hissi veya terbiye edilmemiş bir arzu barındırır. İçimizdeki karanlığı kontrol edebilmenin ilk adımı, onun nereden beslendiğini dürüstçe teşhis edebilmektir.

Bu teşhis konulmadığında insan, farkında olmadan kendi karanlığına gerekçeler üretmeye başlar. "O bana böyle yaptı, ben de haklıyım" diyerek kötülüğü meşrulaştırmak, içteki aydınlık surlarında açılan en büyük gediktir. İyiliği muhafaza etmek, tam da bu gerekçelendirme tuzağına düşmemektir. Başkalarının çirkinliği karşısında kendi zarafetini kaybetmeme dirayetidir.

Nitekim insan, bünyesindeki bu çelişkiyle "insan" olur. İçindeki gölgeyi tanıyan ama yüzünü daima güneşe dönen ruhlar; hamlıktan pişmeye, fikirden hikmete doğru yol alır. Asıl zafer, karanlığı tamamen yok etmek değil; o karanlığın ortasında iyiliğin kandilini titretmeden tutabilmektir. Çünkü insan, içindeki çirkinliğe rağmen güzelliği seçebildiği ölçüde derinleşir ve kendi hakikatine erer.

Ehl-i kelâm bu mevzuda neler söyler, kulak verelim:

"Âdem odur ki vasl-ı hakîkat kılup heves
Zabt eyleye derûnunu kılmaya tâbi‘-i heves"
-Nâbî

(Gerçek insan, hakikate ulaşmayı arzulayan ve içindeki nefsi/kötü arzuları kontrol altında tutarak heveslerine köle olmayan kimsedir.)

"Dehr bir kâse-i zehr-âb u derûnu pür-kîn
Şerbet-i merhamettir ana panzehir olan"
-Fuzûlî

(Dünya kinle dolu bir zehir kasesidir; onun içindeki kötülüğe ve kine panzehir olacak yegâne şey ise kalpteki merhamet şerbetidir.)

"Nefstir seni yolda koyan, yolda kalır nefse uyan
Söylemeyen kalır naçar, söyleyen durur gürler"
-Yunus Emre

(İnsanı yoldan çıkaran ve menzile varmasını engelleyen kendi nefsidir; nefsinin karanlığına ve heveslerine uyan yolda kalır.)

"Bir safâ bahşedelim gel şu dil-i nâ-şâda
Giderelim tozunu ayîne-i kalbin a‘dâdan"
-Bâkî

(Gel, şu kederli gönle bir ferahlık verelim; kalp aynasının üzerindeki kin, kibir ve kötülük tozunu temizleyip içimizdeki aydınlığı ortaya çıkaralım.)

Hasıl-ı kelâm;
insan, kalbinde hem geceyi hem gündüzü taşıyan bir seyyahtır.

Mesele geceyi tamamen yok etmek değil, karanlığın ortasında dahi gündüzün nuruna sahip çıkabilmektir. İyilik muhafaza edildikçe kökleşir, kötülük dizginlendikçe insanı hamlıktan olgunluğa taşır.

Nihayetinde ruhu kâmil kılan da karanlığın yokluğu değil, o karanlığa rağmen aydınlığı seçebilme iradesidir.