17 Mayıs 2026 Pazar

Bir günlük ömrün kıymetini bilmek

Whatsapp ile Paylaş

Hergün güneş doğudan doğuyor, batıya yürüyor ve insan bunu mutad/alışılmış bir rutin gibi gördüğünden üzerinde hiç düşünmüyor...

Dünya telâşesi ile insan, gündüz ile gecenin içinden geçerken ömrünü tüketiyor, geçmekte olan zaman içinde... Biraz derin ve sarsıcı bir tefekkür ufku ile bunun üzerinde düşünmek lazım... 
Zaman, mutlak uzunluğuyla değil, onun içindeki idrak ve eylemle değer kazanır, kozmik bir ihtişamla ve muazzam bir sorumlulukla zamanı değerlendirmelidir insan...

Kozmik Dekor ve İnsanın Sorumluluğu (Varlık Karşısındaki Hayret)

İnsan; bir gününü sıradan, gelip geçici bir yirmi dört saat olmaktan çıkarmalı...

Güneş hergün doğudan batıya adeta bir semazen gibi dönüyor, koşturuyor; ayaklarımızın altında koca bir dünya durmaksızın dönüyor, değil mi ?

Bunu düşünmek bile, insanı kozmik bir tiyatronun merkezine yerleştirir. Güneş senin bir günün için doğudan batıya süzülüyor, dünya senin altında bir beşik gibi dönüyor. Bütün kâinât muazzam bir nizamla, adeta senin uyanman, görmen ve bir şeyler yapman için hizmet ediyor.

Derinlik de tam burada başlıyor: "Bütün evren benim bir günüm için bu kadar azametle hareket ederken, ben bu sahnenin ortasında nasıl atıl kalabilirim?"

Kâinâtın bu hareketine karşılık, insanın durağanlığı bir tezat, hatta bir haksızlık oluşturur. O halde bir günlük ömür bile, arkasındaki bu kozmik emek düşünüldüğünde "az bir şey" değildir.

Varoluşun borcu, hizmet ve merhametle ödenir ancak.  Bu kadar uygun, bu kadar "müsait" bir vakit diliminde; ülkesi için hayırlı bir iş yapmayan, insanlığa menfaatli bir hizmet görmeyen insan huzurlu ve mutlu olabilir mi?

Anadolu irfanında "vakit" nakittir derler ama buradaki nakit, maddi bir birikim değil, hizmettir. Yunus Emre’nin "Biz gelmedik dava için, bizim işimiz sevi için" dediği ya da tefekkürün insanı ulaştırması gereken o nihai noktadır: "Diğergamlık".

Bir gün bile yaşayacak olsak, o günün şükrü, evvela kendimizden dışarıya doğru taşmaktır. Bir insanın sadece kendi nefsini doyurarak, haz ve tad peşinde geçirdiği bir gün, altındaki dünyanın ve üstündeki güneşin dönüşüne ihanettir. Gerçek bedbahtlık; elinde parıldayan o yirmi dört saatlik elması, bir hiç uğruna toprağa gömmektir.

Ariflerin dünyasında "an" her şeydir. Dün geçmiş gitmiştir, gelecek ise meçhuldür. Elimizde sadece "bu gün" ve hatta "bu an" vardır. Dolayısıyla, bir günlük ömrü hakkıyla değerlendiren bir insan, aslında bütün bir ebediyeti değerlendirmiş olur. Çünkü ebediyet, hakkı verilmiş anların toplamından başka bir şey değildir.

Bir kuşun kanat çırpışı, gölgeye sığınan bir kediye uzatılan bir kap su, bir insanın zihnine bırakılan hayırlı bir fikir ya da bir gönle dokunan sıcak bir kelâm... İşte o zaman, ayaklarımızın altında dönen dünya ile başımızın üstünden gelip geçen güneş, bizim o küçük hizmetimize şahitlik eden iki aziz dosta dönüşür.