Bir sual ile başlayalım girizgâh olsun mevzuya; "bir bardaklık kabı olana umman sığar mı?"
Gönül imbiğinden süzülen bu güzel ve bir o kadar da derin sualin bir zahiri (görünen), bir de mana boyutuna dair cevabı aklımızın yettiği kadarıyla ve ilmin ışığı ile irdeleyelim...
Maddesel olarak bir bardağa ummanı (okyanusu) sığdıramazsınız; taşar, dökülür, bardağın sınırları o muazzam kütleyi kaldıramaz.
Ancak meseleye mana penceresinden, o kadim hikmet geleneğinden bakarsak, cevap bambaşka bir boyuta evrilir. Bu derinliği birkaç veçheyle inceleyelim...
Kap ile sınırlı olan, ummanı eksiltmez; Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, "Mesnevî"de tam da bu hakikate dokunarak der ki:
"Denizi bir testiyle ölçecek olsan ne kadarını alır? Ancak bir günlük rızkı (kısmeti) kadar..."
Yani umman oradadır, sonsuzdur ve bütündür. Bardak (veya insan aklı) o ummana daldırıldığında, bardağın alacağı şey artık "umman suyu"dur. Bardak ummanı içine sığdıramaz ama ummandan bir cüz (parça) taşır. Dolayısıyla, kabın ölçüsü ummanın azametini bağlamaz; sadece kabın sahibinin o ummandan ne kadar nasiplenebileceğini tayin eder.
İnsanın fiziksel varlığı, aklı ve idraki bir "bardak" gibi sınırlıdır. Beş duyuyla, sınırlı bir ömürle sonsuzluğu bütünüyle kavramamız imkânsızdır. Fakat iş "gönle" geldiğinde ölçüler değişir. Hikmet erleri der ki: "İnsanın cismi bardaksa, kalbi bardağın dibindeki gizli bir deryadır."
Eğer o kap, benlikten, kibirden ve masivadan (hakiki olmayan bağlardan) temizlenirse; bardağın kendisi aradan çekilir. Kap ummanın içinde kaybolduğunda, artık bardağın içi de dışı da umman olur.
Damlada ummanı görmek gerek...Bazen de ummanın bardağa sığması, deryanın bir damlada tecelli etmesi demektir. Mikrokozmos ile makrokozmos arasındaki o muazzam bağ gibi... Evrenin tüm sırrının, atomun çekirdeğinde veya insanın özünde gizli olması bundandır. Kabı küçük gören, içindeki cevherin büyüklüğünü algılayamaz.
Biz evvela bu suali sorarken, kendi gönül kabımızın ummanla olan bağını düşündük, ve dedik ki...
"Akla sığmayan gönüle sığar, çünkü gönül namütehaniye uygun yaratılıştadır..."
İşte tefekkür dünyamızdan dökülen bu zarif, çok haklı ve kalbi ürperten tespit ki, durum aslında ... tam olarak da öyledir. Çünkü akıl ile gönlün "kumaşı" aynı tezgâhtan çıkan, birbirinden tamamen farklı iki dokumadır.
Akıl, doğası gereği "hudutlu" olana ayarlanmıştır. O, sebep-sonuç ilişkileriyle çalışır, tartar, ölçer, mukayese eder ve bir şeyi kavrayabilmek için mutlaka onu bir kalıba, bir sınıra sokmak ister. Sınırsızlığı (namütehaniyi) tasavvur edebilir ama onu kendi içine sığdıramaz; çünkü aklın kendisi maddesel dünyanın ve mantığın sınırlarına mahkûmdur. Akıl için "sığmayan", onun sınırlarının dışına taşan şeydir.
Gönül ise "hudutsuzluğa" (namütehaniye) açılan bir kapıdır. Ne ölçüye gelir, ne tartıya. Hikmet geleneğinde gönlün bu sırrı, onun kozmik bir ayna ve ilâhi bir tecelligâh olmasıyla açıklanır.
Bu hakikati perçinleyen birkaç muazzam dayanağı şöyle zikredebiliriz: "Mekânsızlığın Mekânı"
Hani o meşhur Hadis-i Kudsî’de buyrulur ya:
"Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine (gönlüne) sığdım."
Koca kâinatın, göklerin ve yerlerin sığamadığı o sonsuz azamet ve muhabbet, bir et parçasından ibaret görünen gönle sığmaktadır. Çünkü gönül, genişleyebilen, sonsuz derinliğe sahip bir "yokluk" kuyusudur. Benlikten boşaldığı ölçüde, namütehahi olanı içine alabilir.
Aklın Bittiği Yerde Gönül Kanat Çırpmaya Başlar
Akıl, bir noktadan sonra yorulur ve "Buradan ötesi uçurumdur, mantıksızlıktır, deliliktir" diyerek, durur. Oysa gönül, rasyonalitenin bittiği o sınırda kanatlarını açar. Aklın sığdıramayıp "büyük" bulduğu aşkı, hasreti, dert ve dermanı gönül hiç zorlanmadan yutar. Çünkü gönül, sonsuzluğu yabancılamaz; zaten oradan gelmiştir ve oraya ait bir cevher taşır.
Su molekülü ummanın karakteristiklerine haizdir...
İmam Gazalî ve Muhyiddin İbnü'l-Arabî gibi zatlar kalbin bu yapısını anlatırken, onun her an yeni bir tecelliyle şekil değiştirebilen (kalp kelimesi de zaten "dönen, değişen" demektir) sonsuz bir esnekliğe sahip olduğunu söylerler. Gönül namütehaniye uygun yaratılmıştır; çünkü o, deryadan kopmuş bir damladır ama içinde deryanın bütün genetiğini, bütün potansiyelini barındırır.
Sözün özü; akıl bir pergel gibidir; bir ayağı sabittir, diğeriyle de dünyayı çizer ve sınırlandırır. Gönül ise o pergelin çizdiği dairenin de, o daireyi kuşatan evrenin de ötesine taşan bir "Uçsuz Bucaksızlıktır".
Aklın dar kalıplarına sıkışıp daraldığımızda, bizi ferahlatanın her zaman gönül genişliği (inşirah) olması bundandır. O kap olmasaydı, insanoğlu bu fani dünyada o sonsuz hasreti ve aşkı nasıl taşıyabilirdi?
Hülasa; bardak kendi sınırlarına mahkûm kaldığı sürece umman ona sığmaz, sadece kendi hacmi kadar su alır. Ancak ne zaman ki bardak ummana dökülür ve onunla bir olur; işte o zaman sınır ortadan kalkar. Ne bardak kalır, ne sınır... Sadece umman kalır...
Gönlünüzün o namütehani ummanı her daim berrak, ilhamınız bol olsun...
