25 Nisan 2026 Cumartesi

Bazen bulanık, bazen berrak akan nehir: "İnsan"

Whatsapp ile Paylaş

 

Tolstoy der ki; "İnsan bir nehir gibidir; bazen bulanık, bazen berrak akar. Önemli olan akıştan vazgeçmemektir"

Tolstoy’un bu tespiti, insanın içsel devinimini ve hayatın doğasını anlamak adına mühim bir tespit... Bir nehir, yatağını bulana kadar taşlara çarpar, kıvrılır, bazen çamura bulanır ama nihayetinde denize ulaşma amacından vazgeçmez.

Bu metaforu birkaç farklı pencereden ele alarak değerlendirirsek:

İnsan statik bir varlık değildir. Duygularımız, düşüncelerimiz ve ruh halimiz gün içinde bile defalarca renk değiştirebilir. "Bulanık akmak" bir başarısızlık değil, sürecin bir parçasıdır. Önemli olan, bulanıklığın geçici olduğunu bilip akışa devam etmektir. Durmak, nehrin bataklığa dönüşmesine neden olur; akış ise temizlenmenin tek yoludur.

Bu metaforun modern psikolojideki "akış" kavramıyla da örtüşen bir yanı var... Hayatın getirdiği zorluklara karşı katı bir direnç göstermek yerine, bir nehir gibi esnek olup engellerin etrafından dolanmak, enerjiyi korumamızı sağlar. Nehir, karşısına çıkan kayayla kavga etmez; sadece yanından geçer ve yoluna devam eder.

Çünkü nehrin bir amacı vardır, "Deryaya kavuşmak"... İnsanın hayat yolculuğunda da "akıştan vazgeçmemek", aslında özündeki o manayı aramaya devam etmek demektir. Bazen yorgun düşebiliriz, bazen suyumuz azalabilir (duraklama dönemleri), ancak içsel dinamizmimiz (irademiz) sürdüğü müddetçe varlığımız anlamını korur.

Bulanık akan su, hareket ettikçe tortularını dibe bırakır ve zamanla durulur. İnsan da tecrübelerle, hatalarla ve o "bulanık" dönemlerle yoğrularak berraklaşır. Yani berraklık, durağanlığın değil, uzun ve zahmetli bir yürüyüşün mükafatıdır.

İnsanın "bulanık" aktığı dönemlerde, o akışı devam ettirecek sığınacağı bir limanı, güçlü bir motivasyon kaynağı mıtlaka olmalıdır.

Diğer taraftan, insanın içindeki durmak bilmeyen merak duygusunu da kontrol etmesi gerekir, aklın uçukluğu çıkmaz sokaklarda oyalanmaya ya da uçurumların kıyısında dolanmaya da sebep olmamalıdır.

Çünkü; merak, rotası çizilmemiş bir rüzgâr gibi estiğinde gemiyi menzile ulaştırmak yerine kayalıklara da çarptırabilir. Nehir metaforuna bu "denetimli akıl" perspektifinden bakarsak, nehrin akması yetmez; bir de yatağının olması gerekir.

Yatağı olmayan su, sel olur; yıkar geçer ya da bataklıkta kaybolur. "Aklın uçukluğunu kontrol etme" gerekliliği, aslında o nehrin sınırlarını belirleyen sağduyulu kıyılardır.

Bu dengeyi şu üç açıdan derinleştirebiliriz:

Merak ve Hikmet Dengesi

Merak, "ne?" ve "nasıl?" sorularıyla başlar; ancak bu sorular bir edep ve gaye süzgecinden geçmezse insanı beyhude uğraşların içinde yorabilir. Çıkmaz sokaklarda oyalanmamak için merakın, kişiyi hakikate ve faydalı bilgiye yönlendiren bir "hikmet" ile dizginlenmesi gerekir.

Uçurumun Kıyısı: Risk ve Sorumluluk

Aklın sınırları zorlaması entelektüel bir cesaret gibi görünse de, ayağın altındaki zemini (değerleri, tecrübeyi ve mantığı) unutmak büyük bir savruluştur. İnsan, nehrin en coşkulu aktığı yerde bile kıyılarını muhafaza etmelidir ki o akış bir yıkıma sebep olmasın, bir inşâya dönüşsün.

Zamanın ve Enerjinin Liyakati

Mecazi olarak ifade ettiğimiz "çıkmaz sokaklar", ömür sermayesinin en büyük düşmanıdır. Her merak edilen şeyin peşine hesapsızca düşmek, insanın asıl odaklanması gereken "mana"dan uzaklaşmasına sebep olur. Aklı, uçuk fikirlerin peşinde heba etmek yerine, ayakları yere basan ve bir amaca hizmet eden bir derinleşme, akışı çok daha bereketli kılar.

Bu noktada, aklın o "uçukluğunu" dizginleyen en güçlü frene gerektiğinde basmak elzemdir.  Kadim geleneklerden süzülüp gelen bir gönül terbiyesi ve tecrübenin getirdiği vakur temkin halini ihmal etmemelidir.

Gönül terbiyesi ve tecrübenin getirdiği temkin birleştiğinde, insan o nehir gibi hem coşkulu hem de vakur akar. Bu ikili, adeta nehrin iki sağlam kıyısı gibidir; biri içsel bir pusula, diğeri ise dış dünyadaki engellere karşı bir zırh vazifesi görür.

Bu dengenin ayaklarından biri olan gönül terbiyesi, içsel bir filtre görevini üslenir.
Gönül terbiyesi, merakın yönünü tayin eder. Aklın o "uçuk" ve bazen bencilce olan merakını, bir gayeye bağlar.
Gönül, akla "Bu bilgi ya da bu yol beni hakikate yaklaştırıyor mu, yoksa sadece nefsimi mi eğlendiriyor?" sorusunu sordurur. ve manayı süzer.
Terbiye edilmiş bir gönül, uçurumun kenarında dolanırken sadece kendine değil, çevresine de zarar vermekten çekinir. Bu da aklın savrulmasını engelleyen manevi bir frendir. Neticede merhamet ve nezaketi doğurur.

Tecrübenin getirdiği temkin ise dışsal bir rehber olarak vazife görür. Tecrübe, nehrin yatağındaki taşları, gizli girdapları tanımasıdır. Daha önce bulanık aktığı dönemlerden ders çıkaran insan da, hangi akıntının çıkmaz sokağa, hangisinin açık denize çıkacağını bilir.

Bunun sonucunda vakur duruş tezahürü ile gençlikteki o kontrolsüz merak, yerini "demlenmiş" bir ilgiye bırakır. Artık her parlak fikrin peşinden koşmak yerine, neyin kalıcı neyin geçici olduğunu ayırt eden bir feraset gelişir.

Adımlar hesaplanarak atılır...Bu noktada uçurumun kıyısında dolanmak yerine, emniyetli ve bereketli yollar seçilir ki bu bir korkaklık değildir, ömür sermayesini doğru kullanma bilgeliğidir.

Gönül terbiyesi "neden?" sorusuna cevap verirken, temkinli akıl "nasıl?" sorusunu cevaplar. Bu ikisi el ele verdiğinde iki kıyının buluşması gerçekleşir, merak duygusu artık bir tehlike olmaktan çıkar; insanı hakikate götüren bir binek haline gelir.

Böyle bir akışta insan, ne bulanıklığın içinde kaybolur ne de sığ sularda kurur. Kendi yatağında, kendi ritmiyle ve liyakatle hedefe doğru ilerler.

İnsan bu olgunluğa eriştiğinde, artık o "bulanık" aktığı dönemlere bile bir "rahmet nazarı"yla bakar; çünkü bilir ki o çamur olmasaydı, bugünkü duruluğun kıymeti anlaşılmazdı.
Modern çağın insanı, aklın "uçukluğunu" dizginleyecek o kadim gönül terbiyesinden biraz uzak mı düştü acaba, ne dersiniz ?