Ruhun dehlizlerinde yankılanan o kadim sual, modern insanın yüzüne bir kırbaç gibi iniyor: Özün mü parlıyor, yoksa sadece kabuğun mu cilalı? Görkemli bir avize hayal edin; billur kadehleri güneşin raksıyla yıkanan, altın varakları ihtişamın türküsünü söyleyen bir sanat eseri... Lakin damarlarında "mânâ cereyanı" kesikse, o devasa heybet, karanlık çöktüğünde dilsiz bir taşa, sadece yer kaplayan bir "biblo"ya dönüşür. İnsan da böyledir; içindeki o ilahi ışığı söndürdüğünde, sırtındaki ipekler ve zihnindeki kurulukla, ancak bir "vitrin süsü" kadar varlık sahası bulabilir.
I. Mânâsız Maneviyat: Sönmüş Bir Kandilin Kış uykusu
Günümüzün en hazin aldanışı, şekli ruhun önüne bir perde gibi germektir. Ritüelleri birer mekanik alışkanlığa dönüştüren, bilgiyi hikmete dönüştüremeden heybesinde bir yük gibi taşıyan insan; cereyanı kesik bir lambadır. Bu, bir mecburiyet değil, bir tercihtir. Karanlığın konforuna sığınıp tozlu bir rafın "mostralık" eşyası mı olacağız, yoksa niyetin ateşini harlayıp bir şafak vakti gibi etrafımızı mı aydınlatacağız? Pazarlarda sönük lambalar çoktur, değerleri ise birer bozuk paradan farksızdır. Oysa hakiki bir "yanış", adanmış bir yürek ve mânânın okyanusuna atılacak cesur bir kulaç ister.
II. Medeniyetin Gözbebeği: Mânâ Müdriki Ruhlar
Medeniyet; betonun soğukluğu veya çeliğin sertliği değildir. O, taşın bağrına üflenen ruh, sokağın nabzında atan adalettir. Mânâdan bîhaber olanların, sadece "arpa" ve "parsa" peşinde koşanların lügatinde medeniyet yazmaz.
Onlar, tarihin karanlık sayfalarından fırlayıp gelen birer Moğol İstislası gibidirler. Girdikleri bahçeyi ihyâ etmek yerine, güllerin boğazını sıkan, kütüphaneleri birer kağıt mezarlığına çeviren bu "zombi kılıklı" zihniyet için dünya sadece bir yağma sofrasıdır. Oysa medeniyetin hakiki mimarı, elindeki fırçayı erguvanînin asaletine, ebrulînin gizemine batırandır. O, yıkan değil; harabeyi saray kılan, tüketen değil; bir tohuma can suyu verip onu ormana dönüştüren bir gönül eridir.
III. Libasın Görkemi mi, Gönlün Cevheri mi?
Mevlânâ’nın o asırları aşan feryadı, bugün kulaklarımızda bir çığlık gibi çınlıyor: "Ne insanlar gördüm üzerinde elbise yok, ne elbiseler gördüm içinde insan yok." Sûretin insan olması, medenî olmaya kâfi gelmez. İnsanı göklere yükselten, adımlarının hızı değil, yürüdüğü yolun gayesidir. Öküzün ufku bir tutam otla, bir avuç samanla tükenir; insanın ufku ise mânânın o uçsuz buçaksız ufkuna düğümlenmiştir. Mânâ müdriki olan o asil ruh;
Toprağı imâr eder; ona estetiğin mührünü vurur.
Geleceği inşâ eder; zamanın ötesine köprüler kurar.
Ölü ruhları ihyâ eder; bir bakışıyla bin kandil yakar.
MÂNÂ VE MEDENİYET İÇİN BİR DİRİLİŞ MUŞTUSU
Öze dönüş: Işık vermeyen, sadece yer kaplayan o sahte parıltılara razı değiliz. Biz dekorun sığlığında boğulmaya değil, hakikatin denizinde ışımaya talibiz.
İhyâ: Şehirleri beton yığınına çeviren Moğol ruhlu istilacılara karşı; gönülleri nakış nakış işleyen birer sevda mimarı olacağız.
Sûretten Sîrete: Elbisenin içindeki boşluğu dünyalıklarla dolduranlara inat; insan olmanın o ağır ama kutlu yükünü omuzlarımızda taşıyacağız.
Aydınlanma: Masrafsız bir karanlığın kölesi olmaktansa, bedeli ömür olan bir ışığın pervanesi olmayı şeref biliriz.
Nihai kelâm: Hayatın vitrininde bir "eşya" gibi seyredilmek mi, yoksa karanlık bir çağın bağrında kandil olup yanmak mı? Karar insanın... Ya elindeki o sihirli fırçayı mânânın boyasına daldırıp dünyayı cennete çevirirsin ya da ruhsuz bir heykel gibi zamanın tozlu raflarında kaybolup gidersin.
Bu sönük vitrinlerin esaretinden usananlar diyor ki: "Biz, şafağın söküşüne şahitlik etmeye geldik..."
.jpg)