21 Ocak 2026 Çarşamba

İnsanın "Nesne"leşme Serüveni...

Whatsapp ile Paylaş

 

Modern insanın en büyük paradoksu: Sahip oldukça eksilmek, tükettikçe tükenmek, un ufak olmak galiba... bu "un ufak olma" halinin sosyolojik ve psikolojik temellerine göz atmak gerek...

Tüketim Çarkında Öğütülen Varlık: İnsanın "Nesne"leşme Serüveni

Modern dünya, bireye "tükettiğin kadar varsın" mottosunu fısıldarken, aslında insandan en büyük varlığını, yani kendi özünü geri alıyor. İnsan bir zamanlar güneşi ve dünyayı avuçlarında tutmak isteyen o devasa iddiadan, bugün "tüketici" kod adıyla anılan bir figürana dönüşmüş durumda. Peki, bizi bu "un ufak olma" haline getiren süreç nasıl işledi?

1. Değirmen Taşları Arasında Kaybolan Öz

Geleneksel anlamda insan, bir "özne" olarak dünyayı anlamlandıran ve değer üreten varlıktı. Ancak modern tüketim kültürü, insanı bir değirmen taşı gibi iki büyük baskı arasına sıkıştırdı: Daha fazlasına sahip olma arzusu ve yetersizlik hissi. 

Bu çarkın dişlileri arasında öğütülen sadece maddi kaynaklar değil; merhamet, aşk, vefa ve dostluk gibi kadim erdemlerdir. İnsan "daneliğini" kaybedince, yani karakter bütünlüğünden ödün verince, rüzgârda savrulan bir "un ufak" kütleye dönüşmektedir.

2. Mutluluk Sanrısı ve Seçeneklerin Esareti

"Nirvanaya erişeceğini zannetmek" modern insanın en büyük yanılgısını özetlemektedir... Tüketim toplumu, mutluluğu bir varış noktası olarak pazarlar. Bir sonraki model telefon, daha lüks bir ev veya daha popüler bir hayat... Oysa seçenekler okyanusunda yüzen insan, aslında bir akıntıya kapılmıştır. Seçenek çokluğu, özgürlük getirmek yerine karar yorgunluğu ve "en iyisini kaçırma korkusu" doğurur. Neticede, her yeni "meta", insanın içindeki boşluğu doldurmak yerine o boşluğu biraz daha genişletir.

3. "Özne"den "Nesne"ye: Ruhun İflası

"Et kemik torbası" olarak tasvir edebileceğimiz vücut, ruhun tahliyesinden sonra geriye kalan maddesel kalıntıyı temsil eder değil mi?... İnsan, çevresindeki her şeyi nesneleştirdikçe (eşyayı, doğayı ve hatta diğer insanları), zamanla kendisi de bir nesneye dönüşür. Ve elde iki şey kalır, bunlar; tatminsizlik ardından gelen tükenmişlik sendromu...

İnsanlık erdemlerini zaman değirmeninde öğüten birey, "ben" dediği kalenin yıkıldığını ancak "kaybedenler listesinde" ismini gördüğünde fark edecektir.

4. Yitik İnsanı Aramak

İnsan, insanlığını tüketirken aslında kendi türünün sonunu hazırlar. Bugün modern insanın yaşadığı derin yalnızlık ve huzursuzluk, aslında kendi elleriyle sürgüne gönderdiği "kadim insanı" aramasıdır. Vicdanın, edebin ve paylaşmanın olmadığı bir sofrada, hayallerin sığabileceği bir yer yoktur.

Özellikle "erdemlerin yitilişi" ve insanın bir "özne"den "nesne"ye evrilme sürecini, felsefi bir derinlikle ve daha edebi bir üslupla şu şekilde detaylandırabiliriz:

Modern Simya: Altından Pula, Özneden Nesneye

İnsanlık tarihi, insanın doğaya ve eşyaya hükmetme çabasının tarihidir. Ancak bu serüvende beklenmedik bir tersyüz oluş yaşandı: İnsan, eşyaya hükmettiğini sandığı noktada, eşyanın kölesi; dünyayı anlamlandıran "özne" iken, sistemin istatistiksel bir "nesnesi" haline geldi.

Erdemlerin Öğütülüşü: Bir Değerler Erozyonu

"Zaman değirmeni"nin çarkları dönerken, aslında sadece vakti değil, ruhu ayakta tutan kolonları da öğütüyor. Vicdan, edep ve ahlâk; insanın sosyal dokusunu ören ince ipliklerdir. Tüketim kültürü bu iplikleri tek tek çekerek dokuyu bozmaktadır. Meselâ:

 * Sevginin Metalaşması: Aşk ve sevda, artık kalplerin birbirine mühürlenmesi değil, bir imajın veya statünün tüketilmesi haline geldi.

 * Bilginin Malumatlaşması: Derinleşmek için gereken "sabır", hızın kurbanı oldu. Bilgi artık bir hikmet arayışı değil, "sahip olunması gereken" bir veri yığınıdır.

 * Vefanın İflası: Dost kalmak, "maliyetli" bir zanaata dönüştü. Çıkarların çatıştığı yerde, paylaşmanın yerini hoyratça bir savurganlık aldı.

"Özne"nin İntiharı ve "Nesne"nin Yükselişi

İnsan, bir zamanlar eylemlerinin merkezinde duran, kararlarıyla dünyaya yön veren "Özne" idi. Bugün ise pazar araştırmalarının, algoritma hesaplarının ve reklam stratejilerinin bir hedef kitlesi, yani pasif bir "Nesne" konumuna indirgendi.

Kendi iradesini moda akımlarına, teknolojik dayatmalara ve "daha iyisi" illüzyonuna teslim eden birey, artık kendi hayatının mimarı değil, kendisine sunulan senaryoların figüranıdır. "Kendi"likten vâreste olmak, insanın kendine ait bir iç dünyasının kalmaması, sadece dışarıdan gelen uyaranlara tepki veren bir mekanizmaya dönüşmesidir.

Tükenmişlik: Ruhun Sessiz Çığlığı

Bugün tıbbın "tükenmişlik sendromu" dediği olgu, aslında felsefi bir feryattır. Bu, ruhun; "Bana sunduğun bu eşyalar, bu hız, bu gürültü beni doyurmuyor," deme biçimidir. Güneşi ve dünyayı avuçlarında isteyen o yüce gönül, plastik bir dünyanın dar kalıplarına sığmaya çalışırken nefessiz kalmıştır.

"Et kemik torbası"na dönüşen insan, içindeki o kutsal boşluğu maddiyatla doldurmaya çalıştıkça, boşluk daha da büyümekte ve insanı yutmaktadır. Kaybedenler listesinde ismini gören insan, aslında sahip olduğu her şeyin altında ezilen insandır.

Oysa insan, bir "tüketici" değil, bir "üretici" ve "hissedici" olarak tasarlanmıştır. Bu devasa tüketim sofrasından kalkıp, un ufak olmuş parçalarımızı toplama vaktidir. "Özne"liğimizi yeniden kazanmak, meta peşinde koşmayı bırakıp anlam peşinde yürümekle mümkündür. 

Yitik İnsana Dönüş Yolu

Yitik olanı bulmak için dışarıdaki gürültüyü kısmak ve "içerideki" sese kulak vermek gerekir. İnsanı yeniden "özne" yapacak olan şey; tüketmek değil, üretmektir; sahip olmak değil, şahit olmaktır. Erdemler fukarası kalmamak için, un ufak olmuş parçalarımızı merhamet ve bilinçle yeniden birleştirmeliyiz.

Aksi takdirde, her yeni alışveriş, bizi kendimizden bir adım daha uzaklaştıran bir ayrılık mektubu olmaya devam edecektir.