8 Ocak 2026 Perşembe

Hikâye: Ahlat ağacı ve tutmayan aşı...

Whatsapp ile Paylaş

Kökü kuruyan bir ağacın tepesine en iyi cins meyve aşılasanız da, o ağaç can suyunu toprağın derinindeki o kadim hafızadan almadıkça vereceği meyve ya kekremsi olur ya da sadece bir görüntüden ibaret kalır. "Altı kaval üstü şeşhane" teşbihi ile mühürlenecek bu durumu, bir hikâye kurgusuyla somutlaştıralım.

Aşı Tutmayan Bahçe

Bir zamanlar, bereketli toprakların bittiği, dağ rüzgarlarının sert estiği bir sınır kasabasında "Eski Bahçıvan" derler bir adam yaşarmış. Bahçıvan’ın bahçesi, sadece meyve değil, huzur ve hakikat verirmiş. Çünkü o, her ağacın dilinden anlar, toprağın rızasını almadan tek bir fidan dikmezmiş.

Günün birinde kasabaya, cebinde gıcır gıcır sertifikaları, elinde cetvelleri ve "modern tarım" kitaplarıyla genç bir mühendis gelmiş. Mühendis, bahçıvanın asırlık armut ağaçlarına bakıp dudak bükmüş: "Baba," demiş, "Bu ağaçlar çok yavaş büyüyor. Gövdeleri eğri büğrü, meyveleri de öyle tek tip değil. Gel bunları sökelim, yerlerine laboratuvarda genetiğiyle oynanmış, her mevsim ürün veren, standardı belli 'android' fidanlar dikelim."

Eski Bahçıvan gülümsemiş: "Evlat, bu ağaçlar bu toprağın altındaki damarlarla akrabadır. Dışarıdan getirdiğin o parıltılı fidanlar buranın kahrını çekemez. Onlar sadece bilgiyle üretilmiş, ilmi yok, ruhu yok."

Mühendis dinlememiş. Gece vakti işçilerini toplamış, asırlık kökleri söktürüp yerine dağdan topladığı yabanıl ahlatları dikmiş. Üstlerine de en pahalı, en "ithal" kalemlerden aşılar yapmış. "Bak," demiş, "Şimdi göreceksin asıl armudu!"

Aradan mevsimler geçmiş. Ağaçlar boy vermiş ama bir tuhaflık varmış. Yaprakları plastik gibi parlıyor, rüzgarda hışırdamıyor, kuşlar dallarına yuva yapmıyormuş. Meyve verme zamanı geldiğinde ise manzara ibretlikmiş: Dışarıdan bakınca en kaliteli "Paşa Armudu"na benzeyen meyveler, ısırıldığında insanın içini yakan, dili damağı buran, o eski yaban ahlatın kekremsi tadını veriyormuş. Ne tam armutmuş ne tam ahlat... Tıpkı o meşhur tüfek gibi; altı kaval, üstü şeşhane.

Kasaba halkı meyvelerden bir ısırık alıp yere atmış. Kimse o yozlaşmış tadı midesine indirmek istememiş. Mühendis şaşkınlık içinde Eski Bahçıvan’ın yanına koşmuş: "Nerede hata yaptım? Aşı en iyisiydi, teknik kusursuzdu!"

Bahçıvan, elindeki kurumuş bir kökü mühendise uzatarak şöyle demiş: "Evlat, sen bilgiyi aldın ama ilmi unuttun. Meyvenin tadını belirleyen şey tepesine taktığın kalem değil, o kalemi besleyen kökün topraktaki hikmetidir. Sen kökü söküp attın, yerine 'ben yaptım' kibrini diktin. Bilimle şekli uydurdun ama ilimle ruhu üfleyemedin. Şimdi elindeki ne yabana yarar ne insana... Sadece ayılara azık olur."

Genç ziraatçı mühendis şaşırmış: "Ama efendi, bak işte meyve veriyor, herkes armut diyor buna!"

Bahçivan gülümsemiş: "İsminin armut olması, onun armut olduğu manasına gelmez. Köksüz cemiyetler gibidir bu ağaç şimdi. Rüzgar biraz sert esse, kökündeki ahlat o yabancı dalları taşıyamayacak, kıracak. Çünkü bu dalın ruhu bu kökle beslenmiyor. Sen ona konfor verdin ama kimlik vermedin. Bu meyve ancak ayılara yem olur; insanın ruhunu doyuracak o eski lezzet, o 'yakîn' bilgi artık yok oldu."

Mühendis bahçeye dönüp baktığında, parıl parıl parlayan ama içi boş, manasız ve köksüz bir "taklitler ormanı" görmüş. Kalem ziyan olmuş, toprak küsmüş, hakikat sırra kadem basmış.

Bilgi işçisi ile alim/bilge arasındaki keskin ayrım, günümüz dünyasının en temel epistemolojik sorunudur. Bilim "nasıl?" sorusuna cevap ararken, ilim "neden/niçin?" sorusunun peşindedir.

Sekülerleşen bilgi, sadece maddeye hapsolduğu için insanı "konformist bir ben" hapishanesine kapatır.

İrfani kökler ise insanı kendi biyolojik sınırlarının ötesine, hikmete taşır.

Kök sağlam değilse bünye bunu er geç kusar...