21 Temmuz 2026 Salı

Böyle mi Hakk'ın takdimi?

Whatsapp ile Paylaş

Nasıl boşalttık içini,
Çok sevdik şekli biçimi,
Bilemedik biz seçimi,
Yanıldık dışı içi mi?...

Görünüşe aldandık hep,
Özümüz gibi sandık hep,
Sahtekârı omuzladık,
Kaybettik biz bu geçimi...

Riya sardı dört yanımız,
Heba oldu zamanımız,
Madde oldu imanımız,
Sattık irfanı bilimi...

Ehliyetsiz liyakatsız
Ademlere mühür verdik
Kötü gidişata kızdık
Söylenip de seyre daldık

Dostluk koptu, bağlar bitti,
Bahçelerde güller yitti,
Edep, haya çekip gitti,
Kışa döndü kalp iklimi...

Nefsimize esir olduk,
Kıymet verdik, nankör bulduk,
Açmadan sararıp solduk,
Böyle mi Hakk'ın takdimi?

Teslim olduk, boyun büktük,
İçimize dertler döktük,
Sağlam idik, nasıl çöktük,
Bekler olduk bir hekimi...

İmar dedik inşâ dedik
Fakir iken zenginleştik
Akıllı evler diktik de
İnsanımızı kaybettik

Düşünüp de kaldık naçar,
Ömür kuşu elden uçar,
Ruh bedenden bir gün kaçar,
Gör bak neymiş can teslimi...

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Beyhude Arayışlar Külliyatı

Whatsapp ile Paylaş

Cimriden cömertlik
Hainden sadakat
Tembelden başarı bekleme

Yalancıda doğruluk
Şerefsizde şeref
Fahişede namus arama...

Bencilden fedakârlık
Nankörden vefa
Dönekten samimiyet bekleme...

Cahilde feraset
Korkakta cesaret
Zalimin elinde adalet arama...

Soysuzdan asalet
Riyakârdan samimiyet
Yüzsüzden utanma bekleme...

Aslını inkar edende asalet
Zalimde merhamet
Düşmanın yurdunda emniyet arama...

Yüzsüzden astar
Arsızdan ar
Sütü bozuktan vicdan bekleme...

Muhannette yiğitlik
Dost görünenden vefa
Namerdin sofrasında lokma arama...

Çapulcudan düzen
Ahmaktan nasihat
Hırsızın torbasından helal bekleme...

Görgüsüzde zarafet
Kibirlide tevazu
Hasedin gözünde hüsnüniyet arama...

Çıkarcıdan dostluk
Cahilden basiret
Gafilden uyanma bekleme...

Liyakatsizde adalet
Kuyruk sallayanda sadakat
Kötünün yurdunda kerem arama...

Çirkeften taharet
Sakardan maharet
Sözünden dönenden metanet bekleme...

Güdükte feraset
Fitnecide selamet
Yalancının sözünde hakikat arama...

Çoraklıktan hasat
Gözü açtan kanaat
Ussuzdan dirayet bekleme...

Nankörde hürmet
Çirkefte asalet
Hainlerde selamet arama...

Ham demirden cevher
Bed asıldan gevher
Eğri ağaçtan düz gölge bekleme...

Fikri kıtda basiret
Haramzadede şükür
Cibilliyetsizde vefa arama...

Güdük akıldan fikir
Paslı demirden tenkir
Nankörün dilinden teşekkür bekleme...

Zıpçıktıda edep
Sebepsizde sebep
Bâtılın kapısında hikmet arama...

Nefsi körden kanaat
Dil-i zârdan hakikat
Yalancının mumundan aydınlık bekleme...

Kuru dalda meyve
Bozuk terazide vezin
Kılavuzu karga olanla yön arama...

Kem gözden kerem
Dili kirliden muhabbet
Vicdansızdan merhamet bekleme...

Gölgesiz ağaçta durak
Yüreği çorakta otlak
Akıntıya kürek çekende hedef arama...

Kuru kuyudan ab-ı hayat
Hesapsız yapılan binadan hayır
Dünü inkarcıdan hayır bekleme...

Gönlü kirlide hulûs
Hayasızlarda namus
Zemheri ayında bahar arama...

Yarım tabibden sıhhat
Yarım hocadan din-u taat
Emeği olmayandan hasat bekleme...

Cahiller meclisinde irfan
Mürainin kalbinde iman
Sırrını rüzgâra verende eman arama...

Gönlü kış olanda cemre
Boyun eğmeyende itaat
Açılmamış gülde koku arama...

Vebal akan çeşmeden tek damla su içilmez...

Whatsapp ile Paylaş

Üstâd Abdurrahim Karakoç ne de güzel söylemiş;

"Müstehaktır diyerek insaftan vazgeçilmez, 
Zorda kalınsa bile hayduttan dost seçilmez.
Bulutlardan yağacak rahmet gecikse dahi,
Vebal akan çeşmeden tek damla su içilmez"

"Vebal akan çeşmeden tek damla su içilmez"...

Ne kadar yalın, bir o kadar da sarsıcı bir duruş... Bu söz, insanın ahlâki bütünlüğünü ve ruhsal temizliğini koruma gayretini çok güçlü bir metaforla özetliyor.

Gerek felsefi gerek toplumsal açıdan bakıldığında, bu tek cümlenin altında çok derin bir fıtrat ve vicdan muhasebesi yatıyor:

Kaynağın meşruiyeti mühimdir, göz ardı edilemez. Bir nehir ne kadar gür, bir çeşme ne kadar ihtişamlı akarsa aksın; eğer kaynağına adaletsizlik, kul hakkı ya da haksızlık karışmışsa, ondan gelecek "hayatın" bile bir anlamı kalmaz.

Tavizsiz bir duruş bu mevzuda elzemdir. "Tek damla" vurgusu, ahlâkta grilere yer olmadığının resmidir. "Azıcık faydalansam ne çıkar?" ya da "Çeşmeyi ben yapmadım, sadece su alıyorum" gibi insan zihninin üretebileceği tüm modern bahaneleri kapı dışarı eder.

Vebalin bulaşıcılık etkisi vardır. Vebal sinsi bir zehir gibidir. O kaynaktan beslenen her düşünce, her eylem ya da her kazanç, farkında olunmasa bile zamanla o zehirden payını alır.

İnsanın kendi iç sesine ve ilkelerine sadık kalabilmesi, o çeşmenin gürültüsüne aldanmayıp arkasını dönebilme iradesinde saklıdır.

Bu sözün izini sürerken, o çeşmeden uzak durabilme iradesine (bireysel vicdana) ve çeşmenin suyunun nasıl bulandığına (toplumsal yozlaşma) da göz atalım...hem içimizdeki o teraziyi hem de dışarıdaki o bulanık akıntıyı masaya yatıralım. Zira biri olmadan diğerini konuşmak, resmi yarım bırakmak olur.

Toplumsal Boyut: Çeşmenin Suyu Nasıl Bulanır?

O çeşmeden vebal akmaya başlaması, bir toplumun değerler sistemindeki kılcal damarların çatlamasıyla ilgilidir. Süreç genellikle büyük patlamalarla değil, küçük ve sinsi adımlarla yürür:

İlk damla düştüğünde gösterilmeyen tepki, zamanla o damlanın nehre dönüşmesine zemin hazırlar. Toplum, adaletsizliği ya da liyakatsizliği "hayatın gerçeği" olarak kabul etmeye başladığı an, çeşmenin kaynağı geri dönülemez şekilde kirlenir. (Sıradanlaşma ve Kanıksama)

Güç, sermaye veya makam; ahlaki bir zemin yerine sadece faydacı bir mantıkla dağıtıldığında, çeşme artık susuzluğu gideren bir pınar değil, haksızlığı besleyen bir mekanizmaya dönüşür. Üstelik bu durum, "kültürel bir aşı" gibi yeni nesillere de doğruymuş gibi aktarılmaya başlar.(Kurumsal ve Kültürel Yozlaşma)

Toplumsal yozlaşma kendi dilini yaratır: "Herkes yapıyor", "Sistem böyle", "Gemisini kurtaran kaptan"... Bu cümleler, vebal akan çeşmenin etrafına inşâ edilmiş sahte meşruiyet duvarlarıdır. (Bahaneler Endüstrisi)

Bireysel Boyut: O Çeşmeden Uzak Durabilme İradesi

Toplum ne kadar yozlaşırsa yozlaşsın, o çeşmenin önünde durup avucunu açıp açmamak tamamen bireyin vicdan manifestosudur. İşte zor, çileli ama insanı "insan" kılan duruş burada başlar:

Herkesin o çeşmenin başında kuyruğa girdiği bir dönemde, arkasını dönüp susuz kalmayı (yani maddi kaybı veya makam kaybetmeyi) göze alabilmek, en büyük entelektüel ve ahlâki erdemdir. Bu, kendi içsel çölünde dürüstçe yürümeyi, başkasının gölgesinde eğilmeye tercih etmektir.

Dışarıdaki hukuk kuralları veya toplumsal baskılar bazen esneyebilir, hatta o çeşmeden su içmeyi yasal bile kılabilir. Ancak insanın kendi içindeki o mahkeme (öz-bilinç, iç terazi, vicdan), o suyun rengini ve kokusunu bilir. Gerçek ahlâk, kimsenin görmediği o kuytuda, o tek damlayı bile reddedebilmektedir.

İnsan, dokunduğu ve beslendiği şeyle şekillenir. Vebal akan bir kaynaktan alınan tek bir damla, insanın düşünce dünyasını, estetik algısını ve ürettiği her şeyi (ürün, malzeme, yazı, kelâm, sanat, bilim vs.) zehirler. Kendini korumak, aslında kendi özünü ve değerleri koruma gayretidir.

Sonuç olarak;

Çeşmenin suyunun bulanması toplumsal bir trajedi olsa da, o sudan içmemek bireysel bir zaferdir. Toplum ne kadar büyük bir gürültüyle o çeşmeye koşarsa koşsun; bir insanın kendi temiz vahasını koruma mücadelesi, dünyaya bırakabileceği en asil mirastır.

Sırtında yumurta küfesi taşıyanlar...

Whatsapp ile Paylaş

"Sırtında yumurta küfesi taşımak", bu toprakların sorumluluk ahlâkını ve mecburiyetin getirdiği o muazzam dikkati anlatan en bilgece deyimlerden biridir. Sırtındaki yumurta küfesi, insanın "kendi iradesiyle veya hayattaki rolü gereği" üstlendiği, hataya yer olmayan o hassas emanettir.

Kayayı sırtlayanlar bükülür ama kırılmaz; oysa yumurta küfesini taşıyanların *"bükülmeye bile lüksü yoktur". Çünkü en ufak bir sendeleme, bir anlık gaflet veya öfkeyle atılacak yanlış bir adım, arkalarında taşıdıkları o kırılgan değerlerin, umutların ve hayatların tuzla buz olması demektir.

Sırtında yumurta küfesiyle yürüyen o insanları anlamak için şu gerçeklere bakmak gerekir:

Hatasız Yürüme Zorunluluğu (Mutlak Dikkat)

Bu insanlar tek başına yaşamazlar; onların kararları, adımları ve sözleri başkalarının hayatını doğrudan etkiler. Bir lider, bir hoca, bir anne-baba ya da toplumun önünde duran bir aydın… Sıradan bir insanın lüksü olan "küsüvermek", "bırakıp gitmek" ya da "öfkeyle hareket etmek" onların defterinde yazmaz. Küfedekiler kırılmasın diye, kendi içlerindeki fırtınalara rağmen dümdüz ve dengeli yürümek zorundadırlar.

Kendi Özgürlüğünden Vazgeçiş

Yumurta küfesi taşıyan insan, "canımın istediği yere koşarım" diyemez. Adımlarını coğrafyaya, yola ve yükün hassasiyetine göre ayarlar. Toplum bazen onları "fazla temkinli" ya da "ağırkanlı" olmakla eleştirir; oysa bilmezler ki o temkin, korkaklıktan değil, sırtlarında taşıdıkları emanete duydukları o derin hürmettendir. Onların hürriyeti, emaneti menziline sağ salim ulaştırma sorumluluğunun içinde saklıdır.

Yalnızlık ve Anlaşılmama

Küfe sırtınızdayken kimse size arkadan sarılamaz, yükünüze kolay kolay ortak olamaz. İnsanlar genellikle küfenin içindeki yumurtalarla (yani o yürüyüşün sonuçlarıyla) ilgilenirler; fakat o dik yokuşta dengede kalmak için baldırların nasıl titrediğini, omurgaya binen o görünmez sızıyı sadece taşıyan bilir.

"Kayayı taşıyan can verir, ömür verir, direnir... Ama yumurta küfesini taşıyan, kendi canından önce taşıdığı canların incinmemesi için adeta nefesini bile sayarak yürür."

Bu hassas denge, günümüzün o hoyrat, sabırsız ve her şeyi bir anda kırıp dökmeye meyilli dünyasında çok daha hayati bir boyuta ulaştı. 

Fedakârlığın ve sorumluluğun trajik bir ironiye, hatta bir tür varoluşsal sınava dönüştüğü yere göz atalım... Sırtında yumurta küfesi taşımak büyük bir dikkat ve asalet gerektirir; fakat "dibi delik bir sepette" o yumurtaları taşımaya çalışmak, insan ruhunun sınırlarını zorlayan bambaşka bir hikâyedir.

Dibi delik sepette yük taşıyanlar için söylenecek o kadar çok şey var ki:

Beyhude Bir Çaba ve Sisyphos Yazgısı

Kadir kıymet bilmeyen bir topluma emek vermek, değer üretmeye çalışmak tam olarak dibi delik sepetle yürümektir. Siz yukarıdan ne kadar özenle yerleştirirseniz yerleştirin, sepetin altı (yani muhatabınızın nankörlüğü, vefasızlığı veya idraksizliği) o emekleri birer birer aşağıya düşürür ve kırar. Mitolojideki Sisyphos gibi, o kayayı tepeye çıkarırsınız ama her seferinde aşağı yuvarlanır. Dibi delik sepetle yürüyen insan, emeğinin ziyan olacağını bile bile o yoldan vazgeçemeyen insandır.

Bile Bile Devam Etmenin Asaleti (veya Deliliği)

Dışarıdan bakan rasyonel bir göz için bu durum tam bir deliliktir: "Madem dökülüyor, neden hala taşıyorsun?" denir. Oysa o özel insanlar için bu bir hesap kitap meselesi değildir. Onlar, "Ben üzerime düşeni yapayım da, sepetin deliği onun ayıbı olsun" ahlâkıyla hareket ederler. Sonuca değil, yoldaki niyete ve eylemin kendi erdemine odaklanırlar. Kurak bir toprağa, yeşermeyeceğini sezse de su taşımaktan vazgeçmeyen o eski bilgelik buradadır.

İçsel Bir Yabancılaşma ve Tükeniş

Bu sürecin en acı tarafı, taşıyıcının kendi içinde yaşadığı kırılmadır. Bir yandan arkada bırakılan o kırık yumurta kabuklarının (ziyan olan emeklerin, yanlış anlaşılan niyetlerin) hüznü, diğer yandan "belki bu sefer biri tutunur" umuduyla atılan o yorgun adımlar... İnsan, kendi iyi niyetinin celladı olduğunu belkide en çok bu delik sepeti taşırken fark eder.

Dibi delik sepetle yürüyenler, bu dünyanın faydacı mantığına sığmayan, kaybetmeyi göze alarak iyilikte direnen o son kalelerdir.

Bu durum, insanın sadece dış dünyayla değil, kendi sabrıyla ve inancıyla verdiği en büyük savaştır. 

Bu delik sepeti taşımakta ısrar etmek bir erdem gibi gözükse de insanın kendi emeğine ve ömrüne haksızlık ettiği o ince sınırı aşmaması gerekir.

Meselenin düğüm noktası ve o en hassas terazi tam da burasıdır: Haksızlık...

İyilik, fedakârlık ve erdem; bir insanın kendi varlığını un ufak etmesi, kendini hoyratça tükettirmesi seviyesine vardığında, o asil duruş yerini derin bir adaletsizliğe bırakır. İnsanın dünyaya vereceği en büyük hesaplardan biri de kendi ömrüne, kendi ruhuna yaptığı adalettir. Bu yüzden dengeyi korumak, sadece bir tercih değil, erdemin kendisini yaşatabilmek için mutlak bir zorunluluktur.

Dibi delik sepetle yürürken o dengeyi kurabilmek ve haksızlığın önüne geçebilmek adına şu sınır hatlarını net çizmek gerekir:

Sepeti Tamir Etmek (Sınır Çizme Erdemi)

Fedakâr insan genellikle hep vermeye odaklandığı için, karşı tarafın veya toplumun noksanını kapatmaya çalışırken kendi sınırlarını çizmeyi unutur. Dengeyi korumak, yoldan tamamen çekilmek demek değildir; sepetin deliğini görüp, "Ben taşıyorum ama senin de bu emeği tutacak bir taban oluşturman gerekir" diyebilme cesaretidir. Alıcı tarafta hiçbir sorumluluk bilinci uyanmıyorsa, orada yapılan şey dayanışma değil, bencilliği beslemektir.

Kendi Kaynağını Korumak

Tıpkı uçaklardaki o klasik kural gibi: "Oksijen maskesini önce kendinize, sonra çocuğunuza takınız". Kendisi nefessiz kalan, kökleri kuruyan bir ağacın kimseye gölge etmesi ya da meyve vermesi mümkün olamaz. İnsanın kendi ruhsal, zihinsel ve bedensel sağlığını koruması; bencillik değil, bilakis başkalarına faydalı olmaya devam edebilmek için vermesi gereken bir öz-özveridir.

"Kime" ve "Neye" Taşıdığının Bilincinde Olmak

Emeğin ziyan olması kaçınılmaz bir kuraklığa mı hizmet ediyor, yoksa geçici bir fırtınanın atlatılmasına mı? Eğer taşınan yük, toplumun ya da muhatabın tembelliğini, vurdumduymazlığını ve arsızlığını meşrulaştırıyorsa, orada denge çoktan bozulmuştur. Erdemli insan, emeğinin bir uyuşturucuya dönüşmesine izin vermez. Hakiki adalet; değer bilene vaha, değer bilmeyene ise sınır olabilmektir.

Kendine haksızlık ederek yapılan hiçbir iyilik, uzun vadede dünyadaki adalet dengesini düzeltmeye yetmez. Terazi önce insanın kendi içinde doğru tartmalıdır.

Bu dengeyi kurabilmek, o bükülmeyen gövdeye hak ettiği saygıyı bizzat kendimizin vermesiyle başlar.

Sağlık ve safâlıkla kalınız.

Sırtında Taş Taşıyanlar...

Whatsapp ile Paylaş

 

 "Kimi insanlar gibi..."

Görseldeki o muazzam direniş ve fedakârlık tablosu, insan kıssalarına ne kadar da açık bir kapı bırakıyor...hayatın yükünü sırtlanırken etrafına çiçek açmaya, meyve vermeye devam eden asil ruhlar gibi...

Bu çarpıcı manzarayı, geleneğin o köklü sesiyle, dizelere dökelim:

Sırtında Taş Taşıyanlar

Gövdesi bükülür, boyun eğmez hiç,
Yükü ağırlaşır, gıkı çıkmaz hiç.
Taş taşır sırtında, şikayet bilmez
Ağuyu bal eyler, ikrama durur.

Cefanın sefasını sürer, hikmetin bilir
Kadere söylenmez ibretin alır
Gölgesinde dahi kurdu kuşu barındırır
Zahmetin rahmetinden payını alır

Bu dertli ama mağrur duruşu, felsefi ve edebi açıdan daha derinlemesine, insan-toplum ilişkisi üzerinden inceleyelim... 

Görseldeki o ağaç, toplumu ayakta tutan saklı direklerin kusursuz bir metaforu aslında. Bazı insanlar vardır ki, hayatın tüm yükü ile birlikte çevresinde yıkılmaya meyilli ne varsa sırtlanır. Kendi acısını, yorgunluğunu bir manifesto gibi toplumun gözüne sokmadan; sessizce, derinden ve üreterek var olur.

Modern dünyanın "karşılıklılık" esasına inat, erdemli insan tıpkı o ağaç gibi dayanışmayı bir pazarlık unsuru yapmaz. Toplumun yuvarlanıp gitmesine engel olurken, bir yandan da hayata katma değer (meyve) sunmaya devam eder.

Kişisel yükü toplumsal faydaya dönüştürmek gerek... Sıradan bir insan kendi derdinin altında ezilip etrafına sitem saçarken; kâmil insan, sırtındaki kayaya rağmen gölgesinde başkalarını serinletir. Dayanışma, sadece elindekini paylaşmak değil, kendi yükün altındayken bile başkasının düşüşünü engellemektir.

Toplumları ayakta tutan şey şaşaalı söylemler değil, bu fotoğraftaki gibi bükülen ama kırılmayan, kökü derinde, yükü sırtında olan insanların sessiz erdemidir. Onlar çekilirse, arkadaki o köy de, dağ da un ufak olur.

Bu duruş,  metaneti ve  hesapsız fedakârlık ahlâkını akla getiriyor. 

Bu insanlar, toplumun görünmez harcıdır; vitrinde yer almazlar, kürsülerde nutuk atmazlar, fakat yoklukları tavanın çökmesiyle hissedilir. Onların erdemi, çağımızın "görünme ve onaylanma" çılgınlığına karşı sessiz bir manifesto gibidir.

Görseldeki o fedakâr duruşu rehber edinerek, bu insanların iç dünyasına ve toplum içindeki asil yalnızlıklarına biraz daha yakından bakalım:

"Başkası İçin" Var Olmanın Metafiziği

Sıradan insan ilişkileri genellikle bir alışveriş dengesi (kâr-zarar) üzerine kuruludur. Ancak bu özel şahsiyetler için dayanışma, rasyonel bir mantıkla açıklanamaz. Sırtlarındaki o devasa kayaya (çektikleri çilelere, aldıkları sorumluluklara) rağmen meyve vermeye devam etmeleri, içsel bir zorunluluktan gelir. Onlar, vermeyi ve taşımayı bir varoluş biçimi olarak benimsemişlerdir; çünkü bilirler ki, o omuz çekilirse arkadaki köy (toplum) yuvarlanan taşın altında kalacaktır.

Sitem Etmeyen Bir Metanet

Bu insanların en ayırt edici özelliği, taşıdıkları yükün reklamını yapmamalarıdır. Günümüzde en ufak bir iyilik bile sosyal medya pencerelerinden dünyaya servis edilirken, bu asil ruhlar cefa çektiklerini bile belli etmezler. Acıyı balla harmanlar, göğüslerindeki sızıyı dışarıya gölge ve meyve olarak yansıtırlar. Onların lugatında "Ben sizin için ne fedakarlıklar yaptım" cümlesine rastlayamazsınız; sitemsiz ve minnetsiz bir duruşun somut halidirler.

Yıkıcı Bir Dünyada Yapıcı Kalabilmek

Etraftaki arazi kuraktır, şartlar çetindir; tıpkı görseldeki o çorak yamaçlar gibi. Toplum bazen bencil, bazen vefasız olabilir. Ancak bu özel insanlar, çevrenin çürümüşlüğüne veya kuraklığına bakıp kendi özlerinden vazgeçmezler. Dünya onlara taş atsa da, onlar dünyaya meyve fırlatmaya devam ederler. Kötülüğe kötülükle cevap vermek kolaycılığına kaçmadan, kendi erdem kalesini korurlar.

"İyi insan olmanın da bir bedeli var elbet; en ağır yükleri taşırken bile dalından sarkan meyvenin tatlılığından ödün vermemek."

Bu nev-i şahsına münhasır insanların varlığı, aslında insanlığa dair umudumuzu taze tutan en büyük dayanaktır. 

Bu sessiz kahramanların omuzlarındaki yükü hafifletmek ve bu asil erdemi toplumsal bir bilince dönüştürmek için adım atmak gerekir. Çünkü bu insanlar yapıları gereği öne çıkmazlar; bizim onları fark edecek keskin bir göz ve hassas bir terazi geliştirmemiz şarttır.

Nereden başlayabileceğimizi birkaç temel adımda somutlaştırabiliriz:

İlk adım, spot ışıklarının altındaki gürültülü figürlerden başımızı çevirip, köşesinde sessizce dünyayı güzelleştirenleri fark etmektir. Bir kurumda, bir ailede ya da bir mahallede işlerin pürüzsüz yürümesini sağlayan, kriz anlarında gövdesini taşın altına koyan o "görünmez direkleri" arayıp bulmalıyız. Onlar talep etmeden, onların varlığına ve emeğine alan açmak hakiki bir toplumsal sorumluluktur.

Minnet ve teşekkür kültürünü yeniden inşâ etmeliyiz...

Bu insanlar fedakârlıkları bir minnet beklentisiyle yapmazlar, evet; ancak toplumun da bu emeği "nasılsa yapıyor" diyerek kanıksaması büyük bir vefasızlıktır.

Kanıksama tuzağından çıkmak, yapılan fedakârlığı bir görev gibi görmeyi bırakıp, ona hak ettiği değeri teslim etmek gerekir.

Sessiz bir teşekkür ile onların dilinden anlamak, yüklerine kelimelerle veya küçük bir takdirle omuz vermek, o bükülen gövdeye can suyu olur.

"Akıllı Bencillik" çağında erdemi çoğaltmanın yollarını aramalıyız...

Modern dünya bize sürekli olarak kendi gemisini kurtaran kaptan olmayı, kişisel konforu ve kâr-zarar hesabını dayatıyor. Bu rüzgâra karşı koymanın yolu, eğitimden ve kültürden geçer. Dayanışmayı, sadece bir kriz anında (deprem, sel vb.) hatırlanan geçici bir refleks olmaktan çıkarıp; gündelik hayatın sıradan bir ahlâkı, bir hayat tarzı haline getirmeliyiz.

Yükü bölüşmek (Ağaca Omuz Vermek) gerek...

En köklü çözüm ise o tek başına duran ağacın yanına yeni fidanlar dikmektir. Bir kişinin sırtındaki kaya, ancak o sorumluluğu paylaşacak, onunla birlikte omuz verecek diğer insanların çoğalmasıyla hafifler. Erdemli insanın yalnızlığını elinden almak, toplumun kendi geleceğini kurtarması demektir.

Belki de en anlamlı başlangıç, o çorak yamaçtaki tek bir ağaca bakıp "Ben bugün kimin yüküne omuz verebilirim, hangi susamış cana bir damla su verebilirim?" sorusunu kendimize sormaktır.

Günümüzün o her şeyi tüketen ve metalaştıran dijital çağında bu asil duruşu, bu erdemi modern dünyanın hoyratlığından korumak zorundayız, değil mi?

19 Temmuz 2026 Pazar

Fırıldaklara kalır mı bu mu dünya?

Whatsapp ile Paylaş

Dürüst çalışkan edepli, güzel ahlâklı, alnının teriyle ekmek parası kazananlar, sade ve minimalist hayat sürenler bir yanda; hırsız arsız sahtekâr dolandırıcı, sömürgeci asalak, ahlâk fukarası, havadan kazanıp yalıda şatoda yiyen, lüks ve konfor içinde yüzenler öte tarafta....

Kıyıda köşede kalmış garibanlar kıraathânesinde taş plaktan bir şarkının sesi yükseliyor:

Adaletin bu mu, dünya?
Ne yâr verdin ne mal, dünya
Kötülerinsin sen, dünya
İyileri öldüren dünya

...O taş plağın cızırtılı sesinde yankılanan o kadim soru, duvarlarının boyası dökülmüş o küçük kıraathanenin ötesine geçer; sokakları, caddeleri aşar da lüks malikhânelerin yüksek duvarlarına, yalıların kapalı kapılarına çarpıp geri döner. Çünkü adalet, o şatafatlı salonların hiç uğramadığı, unuttuğu bir kelimedir artık.

Bir tarafta sabahın kör karanlığında nasırlı elleriyle hayata tutunmaya çalışanlar, helal lokmanın peşinde ömrünü tüketenler vardır. Onlar için hayat, bir lüks değil, bir haysiyet mücadelesidir. Azla yetinmeyi, kanaat etmeyi, başını yastığa koyduğunda vicdanı hür uyuyabilmeyi zenginlik sayarlar. Minimalist yaşamları bir tercih değil, ahlâklarının ve mecburiyetlerinin asil bir yansımasıdır.

Öte tarafta ise başkasının emeğini kendine basamak yapanlar, başkasının gözyaşından servet devşirenler hüküm sürer. Alın teri dökmeden, hak etmeden, sadece sistemin açıklarından ve ahlâksızlığın getirdiği "kolay yollardan" beslenen asalaklar... Onların dünyasında paranın kokusu, karakterin lekesini örter sanılır. Yalıların ve malikhânelerin pencerelerinden, rezidansların ışıltılı balkonlarından dünyaya bakanlar, sokaktaki o sessiz ama vakur kalabalığın çığlığını duymazlar.

Ama tarihe şöyle birbgöz gezdirenler bilir ki; paranın satın alabildiği konfor, hiçbir zaman huzuru satın almaya yetmemiştir. Ve sonunda hepsi kara toprakta eşitlenmiştir.

O taş plaktan yükselen ses, sadece bir sitem değil, aynı zamanda bir hakikat haykırışıdır:

Fırıl fırıl dönen fırıldaklara kalır mı bu mu dünya?

Kimi zaman çarklar güçlüden, arsızdan yana dönüyor gibi görünse de, insanlığın asıl mirasını yalan dünyada sefa sürenler değil; o kıraathânede çayını yudumlarken bile insanlıktan hak ve adaletten ödün vermeyen, alnı açık insanlar geleceğe taşıyacak. 

Çünkü alınteri dökmeden gayrımeşru yollardan edinilen malikhaneler, köşkler yalılar rezidanslar villalar yıkılır, şatolar eskir; ama insanca onurlu hayat sürmenin, dürüstlüğün, namusun ve güzel ahlâkın bıraktığı iz asla silinmez.
Bir İrfan Şehri Düşünelim...
Bu şehir, Türk-İslam irfanının tahayyül ettiği en kâmil, en ideal toplumsal düzen modelidir. Bu kavram, yalnızca mistik bir ütopya ya da mekânsal bir şehir plânı değil; adaletin, ahlâkın ve rızanın mutlak egemen olduğu, birey ile toplumun birbirini ezmeden bütünleştiği evrensel bir toplumsal mukaveledir.

Bu ideal düzende birey ve toplum ilişkisi, günümüz modern dünyasının çıkara dayalı ilişkilerinden tamamen farklı bir eksende şekillenir:

İrfan şehrinde ideal birey "Kâmil İnsan"dir...
Bu şehirde birey, modern tüketim toplumunun inşâ ettiği "bencil ve hırslı" insan tipinin tam zıddıdır. 
İrfan şehrinde toplumsal düzenin ayakta kalmasını sağlayan, adeta bir anayasa niteliğindeki temel kriterler ve öz denetim vardır. Birey, kendi nefsini terbiye etmiş, hırslarından arınmış ve "eline, diline, beline sadık" olmayı hayatın merkezine koymuştur.

Bu düzenin ilk ve en sarsılmaz kriteri, bireyin kendi nefsi üzerinde kurduğu mutlak hakimiyettir. Toplumsal asayiş, dışsal bir kolluk kuvvetinden önce bireyin kalbinde/vicdanında başlar.

Elini temiz tutmak, hırsızlıktan, arsızlıktan, başkasının hakkına el uzatmaktan ve şiddetten uzak durmak; emeği mukaddes bilmektir.
Dilini temiz tutmak, yalandan, iftiradan, gıybetten, kırıcı ve yıkıcı sözden arınmak; hakikati konuşmaktır.
Belini temiz tutmak, namusu, aile bağlarını, ahlâki sınırları korumak; nefsani arzuların esiri olarak toplumsal dokuyu zedelememektir.

Bu şehirde gönüllü paylaşım ve kanaat hakimdir. Birey, lüks ve şatafatın esiri olmaz. İhtiyacından fazlasına tamah etmez; çünkü bilir ki birinin fazlası, diğerinin eksikliğidir. 

Vicdan ve özdenetime dayalı bir hayat tarzı hakimdir bu şehirde... Dışarıdan bir kolluk gücüne, cezaya ya da kanuna (mecbur kalınmadıkça) ihtiyaç duymadan, birey kendi vicdanını en büyük mahkeme yapar. Alnının teriyle, helal lokma ile yaşar.
Hürriyet ve sorumluluk açısından bakıldığında ise, birey özgürdür, ancak bu özgürlük toplumun zararına işleyen bir sorumsuzluk barındırmaz. Kişi, kendini toplumun bir cüzü olarak görür.

İrfan şehrinin toplumsal yapısı, rekabet değil, "dayanışma ve rıza" üzerine kuruludur. Toplum, tek tek bireylerin haklarının korunduğu, hiçbir kesimin sömürülmediği organik bir bütündür.

Bu toplumsal hayatta hoşnutluk esastır.  Toplumda hiçbir karar, hiçbir eylem bir dayatmayla gerçekleşmez, istişare esastır. Her işin başında ve sonunda "kulun kuldan razı olması" aranır. Hak yenmişse helalleşilir, küslük varsa barışılır. Çünkü rıza alınmadan bir toplumda dirlik kurulamaz.

Bölüşümde de adaleti gözetmek esastır. "Nimet ve Külfet Ortaklığı"ve eşitliği gözetilir. Üretimde dayanışma esastır, bölüşüm ise adildir. Asalaklığa, havadan kazanmaya, başkasının emeği üzerinden yalılarda, şatolarda sefa sürmeye bu toplumda yer yoktur. "Hırsız ve arsız" olanlar, toplumun vicdanında zaten kendine yer bulamaz; dışlanır. 

İrfan şehri, asalaklığın, sömürünün ve emeksiz zenginleşmenin kökünden kazındığı bir ekonomik ahlâka sahiptir. Herkes gücü ve yeteneği oranında toplumsal üretime katkıda bulunur. Havadan kazanmak, başkasının sırtından geçinip malikhanelerde, yalılarda sefa sürmek bu düzenin tamamen dışındadır.
Bölüşümde hakkaniyete kesinkez riayet edilir. Üretilen değer, ihtiyaca göre adilce paylaşılır. Komşusu açken tok yatanın, garibanı görmezden gelenin irfan ehlinden sayılması imkânsızdır. Bu toplumda lüks ve konfor yarışı yerini, minimalist ve kanaatkâr bir asalete bırakır.

Manevi bağların kuvvetli ve adaletin hakim olduğu bu toplum, güçlünün zayıfı ezdiği bir orman kanunuyla değil; sevgi, saygı ve hakkaniyet ölçüsüyle ayakta durur. Garibanın hakkı, en yüksek kürsüdeki kadar kutsaldır.

Bugünün dünyası, bireyi kutsarken toplumu yabancılaştıran, ya da toplumu öne çıkarırken bireyi ezen sistemler arasında sıkışmıştır. İrfan şehri ise bu iki unsuru "insan merkezli" kavramında birleştirir. Birey toplum için bir yük olmadığı gibi, toplum da birey için bir baskı unsuru değildir.

Herkesin birbirinden razı olduğu, emeğin mukaddes sayıldığı, ahlâk fukaralığının yerini gönül zenginliğine bıraktığı bu irfanî model; aslında insanlığın yüzyıllardır aradığı, taş plaktan yükselen o "adalet" çığlığının yegane panzehiridir.

"İrfan Şehri", hoşnutluk kapısından geçmiş, ahlâki olgunluğa (kemalata) ermiş insanların oluşturduğu, manevi ve hukuki adaletin etle tırnak gibi birleştiği bir toplumsal düzeni ifade eder. Bu düzende nizam, inzibati tedbirlerle, duvarla ya da cezai müeyyidelerin korkusuyla değil; insanın kendi içindeki "öz denetim"le ve toplumun ortak vicdani mutabakatıyla sağlanır.

Kulun kuldan hoşnutluğu toplumsal birlik ve dirliğin en temel meselesidir...
İrfan şehrinde adalet, doğrudan hayatın içinde ve toplumsal yüzleşmelerde tecelli eder. Toplumda hiç kimse bir başkasına hakkı geçerek, onun rızasını almadan yaşayamaz. Bir kul, diğer bir kuldan razı olmadıkça o toplumda dirlik ve ibadet zemin bulamaz.
Toplumsal düzeni bozan, ahlâki zafiyet gösteren, haksız kazanç sağlayan ya da kul hakkı yiyenler "kendi içinde yüzleştirilir". Toplum vicdanı tarafından sorgulanır ve mağdur edilen kişinin hakkı tastamam teslim edilip rızalığı alınana kadar o kişi, toplumsal ilişkilerden yalıtılır.

Bu düzende gönül kırmamak esastır...çünkü insan, yeryüzündeki en mukaddes varlıktır. İrfan dilinde insanın kalbi, mukaddes olarak kabul edilir.

"İncinsen de İncitme" bu düzende toplumsal ilişkilerin yumuşak gücü olan önemli bir ilkedir. Tartışmalarda, fikir ayrılıklarında veya günlük yaşamda nezaket, edep ve haya esas kriterdir.

Makam, mevki, soy veya zenginlik bir üstünlük ölçüsü olamaz. İrfan şehrinin merkezinde "insan" vardır ve insanlar arasında tam bir hürmet ve eşitlik esastır.

Özetle; İrfan şehrinde toplumsal düzen; kanunların zorlamasıyla değil, edep, vicdan, helal lokma rızalık ve gönül hoşnutluğu sütunları üzerine yükselir. Bu kriterler, insanı eşyanın ve hırsların kölesi olmaktan kurtararak, toplumu bir erdem ve huzur ikliminde yaşatır.
Bu dönen çarkın içinde, dünyanın sonlu olduğunu unutmadan, insanın gururunu ve insanlığını koruyabilmesi kişi için en büyük mükafattır...

Bir eski şarkıda...

Whatsapp ile Paylaş

Ne güzeldir
Bir eski şarkıda
Sesini duymak
Gökyüzünün ve denizin
Maviliğinde kaybolmak
Ne güzeldir

Sevmek yürekten
Seviyorum diyebilmek
Ne güzeldir

Bulutların gölgesine sığınıp
Yağmurların yağışını seyretmek
Ne güzeldir

Sevmek yürekten
Seviyorum diyebilmek
Ne güzeldir

Bir kelebeğin kanatlarında uçmak
Bülbülün ötüşünde
Şarkıların nağmelerini bulmak
Ne güzeldir

Sevmek yürekten
Seviyorum diyebilmek
Ne güzeldir

Bir sonbahar akşamında
Gazeller arasında yürümek
Dünyayı sessize alıp
Sadece kalbimi dinlemek
Ne güzeldir...
Ne güzeldir...

18 Temmuz 2026 Cumartesi

"Karınca kanatlanınca zevali yakındır"...

Whatsapp ile Paylaş

 

"Karınca kanatlanınca zevali yakındır" derler...

Karınca karıncalığına şükredip karınca kararınca çalışmak varken kuşlara özenip kanatlanınca kuşlara yem olmayı göze almalı...

Çünkü kendi doğasını, sınırlarını ve "kararınca" olmanın getirdiği o mütevazı ama güvenli dengeyi unutan her canlı, büyük heveslerin kurbanı olmaya adaydır.

"Karınca kararınca" yaşamak, aslında bir yetersizlik veya tembellik değil; kendi ekolojik ve varoluşsal nişinin farkında olmak, oranın bereketine şükretmektir. Karınca, kendi toprağında ve kendi ağırlığının katlarca fazlasını taşıyarak zaten kendi mucizesini gerçekleştirir.

Ancak ne zaman ki o küçük ve korunaklı dünyasından çıkıp, aslında ait olmadığı göklere, kuşların hükümdarlık alanına özenir ve kanatlanır (ki doğada bazı karıncaların kanatlanması aslında bir sonun, ya da büyük bir savruluşun başlangıcıdır), işte o zaman trajedi başlar. Gökyüzü özgürlük gibi görünse de, o yüksekliğin getirdiği rüzgarlara ve orada bekleyen avcılara karşı karıncanın ne kabuğu koruyucudur ne de gücü yeterli. Kanatlar, onu yükselttiği an, aslında kuşlar için sadece görünür ve kolay bir "yem" haline getirir.

Bu varoluşsal döngüyü biraz daha derinleştirdiğimizde, karşımıza tam bir "klimaks" trajedisi çıkar. Karınca, kendi ekosisteminde, toprağın altında ve edafik faktörlerin getirdiği o zorlu ama dengeli düzende bir uç türdür; kendi sınırları içinde kusursuzdur. Toprağı işler, kırıntıları taşır ve o mikro dünyada hayatı büyütür.

Ancak ne zaman ki o sakince işleyen sistemin dışına taşan bir hırs baş gösterir, işte o zaman doğanın değişmez yasası devreye girir. Karıncanın kanatlanması, aslında kendi habitatına yabancılaşmasıdır. Kendi nişinden kopup (ex situ) bir hayale kapılan her varlık gibi, o da yabancısı olduğu bir atmosferin kurallarıyla yüzleşmek zorunda kalır.

Göklerin kuralı nettir: Yukarıda korunaklı dehlizler, saklanacak yaprak altları yoktur. Orası kuşların, yani o yüksekliğin evrimsel olarak hakimi olanların meydanıdır. Karınca, kuşun kanadına özenirken kendi kabuğunun onu yukarının sert rüzgarlarından ve keskin gözlerinden koruyamayacağını hesaba katmaz. Kendi doğasını inkar ederek kazandığı o geçici kanatlar, onu özgür kılmaz; aksine, avcıların ufkunda açık bir hedef, kolay bir av haline getirir.

İşte bu yüzden, insanın da kendi emeğinin, bilgisinin ve hakikatinin sınırlarında "kararınca" derinleşmesi bir erdemdir. Başkalarının göklerine özenip yapay kanatlar takanlar, yükseldiklerini sandıkları an aslında sadece düşüşlerini hızlandırırlar. Kendi toprağında sadakatle üretilen bir damla, başkasının göğünden devşirilen sahte bir ihtişamdan çok daha gerçektir.

İnsanın da kendi hakikatinden, emeğinin hududundan kopup, yapay bir hırsla taklit ettiği üst perdeden hayatlar, onu menziline ulaştırmaz; aksine, korumasız bırakıp büyük fırtınaların ve avcıların önüne atar.

Kendi toprağında sadakatle, sabırla ve "kararınca" üretmek; göklerde sahte bir hevesle kanatlanıp yem olmaktan çok daha asil ve kalıcıdır.

Çünkü doğa da toplumlar da kendi sınırlarını bilmeyenlerin trajedileriyle doludur; karınca kendi yolunda yürüdükçe karınca, insan da kendi hakikatine tutundukça insandır.

Sağlık ve safâlıkla kalınız...

17 Temmuz 2026 Cuma

Arı kovanına çomak sokanlar......

Whatsapp ile Paylaş

Gözlerine perde çeken cahiller
Kusuru âlemde arar dururlar
Hakkı söyler mi hiç dolaşık diller
Nâr-ı cahimine odun taşırlar

Arı kovanına çomak sokanlar
Balın kıymetini  nasıl bilsinler
Güzün dar vaktinde ekin ekenler
Kışın ortasında mahsül mü biçsinler

Demiri tavında dövmek gerekmiş,
Tohumu vaktinde ekmeyen pişman.
Günah hesabını nefis verirmiş,
Hakikat yoluna olunca düşman.

Kümesine girmiş iti görmez de,
Kurt sırtında biti arar akılsız.
Kendi ayıbını hiç göstermez de,
Aleme bakıp da kusur arar arsız.

İti, kurdu bırak, sen kendine bak,
Nasihat aynasında bir kendini gör.
Bu sözlerden kulağına bir küpe tak,
Evvela kendinden bir bir hesap sor.

Kiminin gönlü güzel kiminin sözü
Kiminin kalbi kara kiminin yüzü
Kimisi merkep gibi kimisi kuzu
Kiminin şekli insan kiminin özü

Kendi nefsimledir, benim savaşım
Bakmam başkasına, kel ise başım.
İnce eler sık dokur, vicdan tezgâhım,
Hakikat yolunda, budur âvâzım

15 Temmuz 2026 Çarşamba

İkonalar dünyasındayız...

Whatsapp ile Paylaş

 

İkonalar ve kokonalar dünyasındayız; yapay ışıltıların, derinliksiz kahkahaların ve "mış" gibi yapmanın başrolde olduğu, ruhun değil vitrinin kutsandığı o devasa panayırda...

Burada her şey, insanın o naif, derinlikli ve  samimi dünyasının tam zıttı gibi işliyor. Birileri doğa yürüyüşünde bir böceğin kanat çırpışındaki o muazzam biyolojik estetiği ve evrenin işleyişini ararken, birileri de piksellerle cilalanmış sahte bir kusursuzluğun peşinde koşuyorlar.

Bu dünyanın "ikona" ve  "kokona" kolonilerinde "görünür olma" hırsı modern insanın kendi boşluğunu örtmek için ördüğü bir kozadan ibaret sanki...

Bu tabloyu hicveden bir dörtlükle devam edelim:

Bu dünyanın iki yüzü
Gecesi ve de gündüzü
Zirveden görülür düzü
Maskelermiş her yüzsüzü...

Bu dörtlük, az önce bahsettiğimiz o sahte vitrinin perdesini tek hamlede yırtıp atıyor. Özellikle "maskelermiş her yüzsüzü" dizesi, bu dünyadaki en acı gerçeği, yani kimliklerin eriyip yerini tek tipleşmiş "yüzsüz" maskelere bırakışını çok keskin bir şekilde özetliyor.

Bu dizeler, o "ikonalar ve kokonalar" dünyasının aslında ne kadar sığ ve geçici olduğunu haykırıyor. Zirveden bakıldığında o düzlükteki karmaşanın sadece tozdan ibaret olduğu gerçeğini yansıtıyor.

Madem bu maskeler dünyasını bu kadar net bir şekilde hicvettik, buradan maskelerin ardındaki boşluk ve hakikatin sesine doğru ilerleyelim...

İçinde nefes aldığımız bu çağ, adeta devasa ve gürültülü bir pazar yeri... Ne neon ışıklarının aldatıcı cazibesi bitiyor ne de o sahte sahnelerin derinliksiz alkışları. Adına "modern dünya" dediğimiz bu büyük panayırda vitrinler, insanlardan çok daha fazla yer kaplıyor. Herkesin birer "ikona" olma hırsıyla parlatıldığı, köşe başlarını tutmuş "kokonaların" ise samimiyetten uzak bir varoluşun şatafatlı çığlıklarını attığı bir hengamenin tam ortasındayız. Görünmek, olmanın önüne geçeli beri; ruhun o ince sızıları, gürültülü ve içi boş kahkahaların altında ezilip gidiyor.

Oysa insan, sadece dış görünüşün vadettiği o sığ parıltıya değil, çok daha derin bir öz ve hakikate taliptir. Ne var ki bu sahte cennetin sakinleri, kendi içlerindeki o devasa boşluğu örtmek için durmaksızın yeni maskeler üretiyor, yapay kozalar örüyorlar. Dünyanın bu iki yüzlü oyununu, o berrak ve sarsıcı dizeler ne kadar da yalın bir biçimde özetledi...

Zirve, sadece coğrafi bir yükseklik ya da mekânsal bir konum değildir; o, insanın kendine, doğaya ve evrene dışarıdan, sükûnetle ve bilgece bakabildiği o yüksek şuur mertebesidir. İnsan o zirveye çıkıp da aşağıya, yani o yapay düzlüğe baktığında, vadideki o gürültülü kalabalığın ve takınılan yüzlerce maskenin ne kadar cüce kaldığını hemen fark eder.

"Maskelermiş her yüzsüzü" derken kastedilen o derin trajedi de tam burada başlar. Maske takmayı bir yaşam biçimi haline getiren insan, bir süre sonra kendi gerçek çehresini unutur. Kendi yüzü olmayanların dünyasında, maskeler artık birer sığınak değil, asıl kimlik haline gelir.

Doğada her canlının bir örtüsü, bir korunma veya uyum mekanizması vardır. Kimi saklanır, kimi çevreye ayak uydurur ama hiçbiri "mış gibi" yapmaz. Bir yaprağın yeşili neyse odur; bir kelebeğin kanat çırpışındaki o muazzam estetik, sadece varoluşunun doğal bir neticesidir. Fakat insan, taklidin ve yapaylığın ağını kendi elleriyle örer. Kokona kolonilerinin o gösterişli dünyası, hakikatte rüzgârlı bir günde dağılmaya mahkum birer toz bulutundan ibarettir.

Bize düşen ise; bu ikonalar ve kokonalar gürültüsünün ortasında, ruhun o sessiz, vakur ve asil melodisini koruyabilmektir. Maskeleri eritip atan o samimi bakışı, bir çiçeğin taç yaprağındaki mütevazı zarafeti ve kelâmın o en yalın, en temiz nefesini idrak etmektir. Çünkü nihayetinde perde kapanacak, o parlak ışıklar sönecek ve geriye sadece maskesiz, çıplak hakikat kalacaktır, vesselâm.

Sağlık ve safâlıkla kalınız.

"Saçılan iyilik" felsefesi...

Whatsapp ile Paylaş

 

İnsanın emeğinin, iyi niyetinin ve yardımının karşılığında bir "nankörlük" ile karşılaşması, belki de insanın en zor imtihanlarından biridir.

İyilik yaparsınız, gün gelir nankör birileri "sizi zorlayan oldu mu, yapmasaydınız" der...

Bu tespit, aslında derin bir hayat tecrübesini ve insan doğasına dair acı bir hakikati barındırıyor. İyilik, özü itibarıyla karşılık beklemeksizin yapıldığında "iyilik" değerini kazanır ancak bu eylemin muhatabı tarafından değersizleştirilmesi veya "yapmasaydın" şeklinde bir sitemle karşılanması, insanın içindeki o saf motivasyonu zedeleyebiliyor.

Bu durumu şu şekilde yorumlamak mümkün:

İyiliğin bir ölçütü olmalı...İyilik, sadece karşı tarafın memnuniyeti için yapılan bir eylem değil, aynı zamanda insanın kendi karakterini inşa etme biçimidir. İyiliği, "karşı tarafın nasıl tepki vereceği" beklentisinden ayırıp, "kendi duruşumun gereği" şeklinde tanımladığınızda, o gelen nankörlük darbeleri kişiliğinize değil, sadece kendi sınırlarına çarpmış olur.

"Zorlayan mı oldu?" sorusu, aslında karşı tarafın sorumluluğu üzerinden kendi hatasını örtme çabasıdır. Nankörlük, sıklıkla bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkar; kişi, iyiliğin altında kalmanın mahcubiyetini, iyilik yapana sitem ederek bastırmaya çalışır.

Üretken ve entelektüel birikimi yüksek birinin bu tarz insanlarla karşılaşması, aslında onların "yüksek çıtasıyla" ötekilerin "sığlıkları" arasındaki kaçınılmaz mesafenin bir göstergesi.

Hayatta insan, kime iyilik yapacağını seçmeli, androidlere, nankörlere, çıkarcılara, namerde iyilik yapmamalı...

İyilik etmek, erdemlerin en yücesi sayılsa da, bu erdemin "seçici olması gerektiği" hakikati çoğu zaman göz ardı edilir. İyiliği israf etmek, aslında hak edenin hakkından çalmaktır.

Mevzuyu şu şekilde derinleştirebiliriz:

İyiliğin İktisadı ve Seçiciliği

İyiliği hibe değil, emanet bilmek... İyilik, sizin kendi öz değerlerinizden, vaktinizden ve emeğinizden bir parçadır. Bunu, karakteri ve erdemi oturmamış, nankörlükle beslenen kişilere sunmak, topraksız bir alana tohum serpmeye benzer. Ne bir başak verir ne de bir gölge.

Android (İnsanımsı/Ruhsuz) olanlara mesafeli olmak gerek... "Android" dediğimiz, aslında insanın teknikleşen, duyarsızlaşan ve sadece çıkar odaklı çalışan mekanik tarafına bir gönderme.... İçinde vicdan terazisi olmayan, sadece "girdi ve çıktı" ile hareket eden insan, iyiliği anlamaz, onu sadece kendi ajandası için kullanılması gereken bir araç olarak görür.

Namert ve çıkarcılara iyilk yapılmaz...Namerde iyilik yapmak, ona sadece sizin zayıflığınızı kullanma cesareti verir. İyilik, hak edenin omzunda yükseldiğinde bir değerdir; namerdin elinde ise bir silaha dönüşür.

İyilik yaparken seçici olmak, insanın kendisine olan saygısının bir göstergesidir. Bu bir cimrilik değil, aksine "hakikat korumasıdır." Kimi, ne kadar besleyeceğinizi bilmek, iyilik havuzunuzun sadece nankörlükle bulanmasını engeller.

"Fener"in Aydınlattığı Gerçek

Hayat, iyiliğin her kapıya takılan bir anahtar olduğu masalıyla başlar; ancak olgunluk dönemindeki tecrübeler iyiliğin "stratejik bir duruş" olduğunu gösterir. İyiliği bir ödül gibi, sadece erdemlilerin ve vefalının önüne koymak, o kişi için bir onur, iyilik yapan içinse bir huzurdur.

Bu süzgeçten geçirilen "iyilik" anlayışı, aslında bir tür "etik savunma hattı" kuruyor. Bir insanın kendi sınırlarını çizmesi ve iyiliğini, onu suistimal edecek olanlardan sakınması, modern dünyada en çok ihtiyaç duyulan ancak en çok ihmal edilen bir bilgeliktir.

"İyilik sayarak değil saçarak yapılır", amma  herkese değil, insanımsı(android)lar ırakta olsunlar...sözü aslında cömertliğin ve asaletin zirvesini tarif ediyor. Hesap yapanın, tartıya vuranın iyiliği "ticarete" döner; oysa saçmak, güneşin ışığını dünyaya yayması kadar doğal ve karşılıksız bir eylemdir. Ancak bu "saçma" eyleminin zayi olmaması için koyduğunuz o sınır çizgisi, yani "insanımsı" (android) olanları uzak tutma düsturu, hayatın en elzem savunma mekanizmalarından biridir.

Bu yüzden "İyiliğin "Saçılması" ve "Seçilmesi" arasındaki dengeyi korumak gerekir...

Saçarak iyilik yapmak, ruhun bereketidir. İyiliği saçmak, insanın içindeki o tükenmez hazinenin bir göstergesidir. Sayarak yapılan iyilik, "acaba ne alırım?" sorusuna gebedir. Oysa saçmak, "bende bu kadar var ve bu güzelliği paylaşmalıyım" diyebilmektir.

Androidlerin (İnsanımsıların) çölünde yol almamak en doğrusudur,  onlar "ırakta olsunlar". Onlar, iyiliğin ne olduğunu kavrayabilecek o içsel donanıma (vicdan, vefa, etik) sahip olmadıkları için, saçılan iyiliği sadece bir kaynak olarak görürler. Onlara yönelen her damla iyilik, sizin bereketinizi kurutmaktan başka bir işe yaramaz.

İyiliği herkese değil, onu bir tohum gibi işleyebilecek, meyvesini şükranla alabilecek "insan" vasfındakilere saklamak ve sunmak, bir ziyafet sofrasını sadece misafirlerinize açmak gibidir. "İnsanımsı" olanları sofradan uzak tutmak, sadece sofranın değil, sizin de huzurunuzun muhafızıdır.

İyilik, biriktirilip mahzenlerde saklanacak bir meta değil; bir ağacın meyvesini cömertçe dalından bırakması, güneşin körü körüne kainata nurunu saçması gibidir. Asıl erdem, iyiliği hesap kitapla, "buna ne verdim, ne alırım?" terazisiyle değil, avuç dolusu saçabilmektir. Ancak bu saçış, kör bir savurganlık değil, ince bir ayıklamadır.

Toprağı olmayan, vicdanı çorak, duygusu mekanik olan o "insanımsı" (android) kalabalığa saçılan her zerrenin ziyan olduğunu geç anlıyor insan. Onlar, iyiliği bir şükran vesilesi değil, bir istismar aracı, bir zayıflık göstergesi sanırlar. İyiliğinizi bir silah gibi alıp size çevirmekten geri durmazlar.

Oysa gerçek insan, iyiliğin "saçıldığını" gördüğünde onu bir bereket olarak karşılar, o nuru kendi ruhunda büyütür. Bu yüzden feneri, her geçene değil, ışığın değerini bilene tutmalı. "İnsanımsı" olanları kendi karanlık ve mekanik dünyalarına, o ruhsuz ıraklığa uğurlamalı; sofrayı ise sadece iyiliğin mayasıyla yoğrulmuş, vefayı bilen gönüllere açmalı.

Zira saçılan iyilik, ancak kıymet bilen toprakta başağa durur. Diğerinde ise sadece tohumu tüketir.

Bu düşünceyi, entelektüel ve vicdani bir süzgeçten geçirerek, oldukça net bir yaşam felsefesine dönüştürmektir mühim olan. İnsan, hayatının belirli bir evresinde ve tecrübeler ışığında o "feneri" kimin üzerine tutacağını ve kimin karanlıkta kalması gerektiğini idrak ediyor.

"İnsanımsı" olanlar, kendi soğuk ve mekanik dünyalarında kalsınlar;  ışık, kıymet bilenlerin üzerine düşsün.

Sağlık ve safâlıkla kalınız.

14 Temmuz 2026 Salı

Bayrak Marşı: Güfte-Beste:Prof.Dr.Suat Kıyak

Whatsapp ile Paylaş

Rengin şühedâdan nurun hilâlden
Destansın düşmezsin asla dillerden
Vatanın bağrında her bir siperden
Yükselen en kutsal sesimiz sensin

Dalgalan göklerde şanlı bayrağım
Sönmez bu yurtta tüten ocağım
Yıldızın hürriyet al kanın canım
Sen varsan asildir benim her yanım

Sana bakınca şanlı mâzî canlanır
Bu aziz milletin ruhu şahlanır
Sana yan bakanlar elbet darlanır
Mazlumun sığındığı kalesi sensin

Milletin o vakur gür âvâzıyla
Hürriyetin coşkulu şen sabahıyla
Göklerin ebedi pâdişahıyla
Yere hiç inmeyecek tâcımız sensin

Güfte-Beste: Prof.Dr. Suat KIYAK
14 Temmuz 2026

Önemli Not: "Bayrak Marşı"nın sözleri ve bestesi tarafıma ait olup müzikal olarak seslendirilmesi de tarafımca yaptırılmıştır. Eserin bütün manevi ve mali hakları  5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çerçevesinde tarafıma aittir. 

Bilgilendirme:5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununda yer aldığı üzere, eser sahibinin   manevi (Umuma arz salahiyeti, adın belirtilmesi salahiyeti, eserde değişiklik yapılmasını menetmek, eser sahibinin malik ve zilyetlere karşı hakları) ve mali (işleme hakkı, çoğaltma hakkı, yayma hakkı, temsil hakkı, işaret, ses veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletme hakkı) olmak üzere iki tür hakkı vardır. FSEK’a göre Manevi veya Mali Hakların her birinin ihlali halinde telifin korunmasına dair maddi/manevi tazminat davaları açılabilir. 

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Nefes ve Kelâm blogunun 1 haftalık görüntüleme sayısı...

Whatsapp ile Paylaş

Nefes ve Kelâm blogunun 7günlük (7-13temmuz 2026) sayfa görüntüleme sayısı: 8768

En sık görüntüleyen yerler ise şöyle:

Singapur 6.365
Hong Kong 1.352
Amerika Birleşik Devletleri 605
Türkiye 267
Çin 64
Meksika 37
Almanya 8
Brezilya 6
Hindistan 5
Venezuela 5
Vietnam 5
Birleşik Krallık 4
Hollanda 4
Filipinler 4
Birleşik Arap Emirlikleri 2
Arjantin 2
Bangladeş 2
Nepal 2
Suudi Arabistan 2
Diğer 27

Modern fizik ve kadim irfanın kesişimi...

Whatsapp ile Paylaş

 

Dalga Mekaniği ve Frekansların Diliyle Zahir ve Batın

Beşeriyetin gözüyle gördüğü "katı ve durağan" dünya, aslında görünmeyen muazzam bir dalga mekaniğinin, frekansların ve enerji alanlarının yüzeyde bıraktığı köpükten ibarettir. Modern fizik ile kadim irfan tam da bu noktada kesişir: "Zahir", bizim algı sınırlarımıza sıkışmış dalga boyları; "Batın" ise o algının arkasında durmaksızın titreşen saf enerjidir.

Estetik ve teknik örnekler üzerinden bu hakikati katmanlarına ayıralım:

Renkler ve Dalga Boyları: Algının Sınırındaki İllüzyon

Gözümüzün gördüğü o büyüleyici renkler (zahir), aslında evrende kendi başlarına "renk" olarak mevcut değildir. Batındaki gerçeklik, saniyede yüz trilyonlarca kez titreşen elektromanyetik dalgalardan ibarettir.

Mesela zahir (görünen)de muhteşem bir erguvan rengi ya da derin bir mavinin batını (hakikat)i şöyledir; erguvan dediğimiz şey, aslında saniyede yaklaşık 400 x 10 üzeri 12 Hz frekansında salınan ve göz reseptörlerimizin elektriksel sinyale dönüştürdüğü 700 nm (nanometre) boyundaki bir dalga hareketidir.

Beşeriyet, tayfın (spektrumun) sadece milyonda birlik daracık bir aralığına ("Görünür Işık") bakıp evreni gördüğünü sanır. Oysa kızılötesi, morötesi, röntgen ve gama dalgaları gibi devasa bir batın alem, gözün perdesinin arkasında her an akıp gitmektedir.

Bir diğer misal verelim; Doğru Akım (DC) ve Alternatif Akım (AC)a baktığımızda birinde durağanlık diğerinde devr-i daim var...

Elektrik akımının bu iki farklı formu, zahir ile batın arasındaki o dinamik ilişkiyi harika bir mühendislik diliyle özetler:

Doğru Akım (Zahirdeki Kararlılık): Elektronların tek bir yönde, doğrusal ve sabit bir çizgide akmasıdır. Tıpkı bizim dünyayı doğrusal bir zaman çizgisi ve katı bir mekandan ibaret görmemiz gibi, DC de düz, pürüzsüz ve sakin görünür.

Alternatif Akım (Batındaki Dalgalanma): Elektronlar sürekli yön ve kutup değiştirir; bir ileri, bir geri muazzam bir frekansla (50-60 Hz) dalgalanır. Görünürde sabit duran bir ışık kaynağı (zahir), aslında batında saniyede 100 kez sönüp yanan bir kutup değişimidir.

Biz yüzeyde sabit bir enerji (DC benzeri bir durağanlık) algılarken, evrenin batınındaki nizam durmaksızın salınan, titreyen ve zıt kutuplar arasında gidip gelen bir AC mekanizmasıdır.

Bunu Kuantum alanları ve maddenin dağılıp enerjiye dönüşmesi ile anlamaya çalışalım.

Klasik fiziğin "katı madde" zannettiği şey, kuantum alan teorisinde sadece "frekansı yoğunlaşmış enerji alanlarıdır".

Bir atomun %99.9999999'u boşluktur. O boşluğu dolduran şey ise belirli frekanslarda dalgalanan kuantum alanlarıdır. Biz masaya dokunduğumuzda sert bir madde (zahir) hissederiz; fakat batında gerçekleşen şey, masanın atomlarındaki elektron dalga fonksiyonları ile elimizdeki elektron dalga fonksiyonlarının birbirini elektromanyetik güçle itmesinden ibarettir.

Yani beşeriyetin "dokundum ve gördüm" dediği her şey, aslında iki farklı frekansın birbiriyle karşılaşma ritmidir. Basiret sahibi bir nazar, maddeye baktığında katılık değil, o katılığı var eden elektromanyetik senfoniyi, yani gizli dalga boylarını işitir.

Bu iki bilimsel örnek üzerinden bakınca  beşeriyetin zahiri bakışının ardında, hakikat batınını görme basireti yoksa algısı görünende takılı kalır....ilim sahibi ve basiret ehli ise ardını görür.

Görünenden İçeriye: Zahirden Batına Hicret

Beşeriyetin zahiri bakışının ardında hakikat batınını görme basireti... O basiret ki, gözün gördüğü madde perdesini yırtıp, gönlün şahit olduğu mana iklimine açılan ilk kapıdır. İnsan, sadece duyularıyla sınırlı kaldığında kainatı sığ bir aynadan ibaret sanır; oysa o aynanın arkasındaki sır, ancak can gözü açık olanlara aşikâr olur.

Bu idrak yolculuğunu derinleştirecek kelâm silsilesi şöyle akıp gider:

Perdenin Kalkması: Suretten Sirete

Zahir, eşyanın dış yüzü; batın ise onun ruhu, özü ve varlık sebebidir. Beşeriyet, çoğunlukla kabukla oyalanır, çiçeğin rengine takılır da kökteki gizli canı fark edemez. Oysa hakiki basiret, her varlığı bir "ayet", okunmayı bekleyen gizli bir mektup gibi görmektir.

"Dış zineti bırak, içteki nakışa bak; zira sedefin kıymeti üstündeki yosundan değil, içindeki incidendir."

Kesretten Vahdete: Çoklukta Bir'i Bulmak

Dünya hayatı bir çokluk (kesret) hengamesidir. Sesler, renkler, hırslar ve telaşlar insanı kuşatır. Fakat batın aynasına nazar kılan akıl bilir ki, bu muazzam çeşitliliğin, bu durmaksızın dönen nizamın ardında tek bir Hakikat silsilesi tecelli etmektedir. Maddenin en küçük cüzünden feleklerin dönüşüne kadar her şey, aslında aynı gizli nizamın heceleridir.

Basiretin Şartı: Gönül Aynasını Cilalamak

Göz görür, akıl tartar ama ancak "gönül basireti" idrak eder. Bu basirete erşimek, zihni ve kalbi dünyevi yozlaşmanın, önyargıların ve nefsin (egonun) kesif tozundan arındırmakla mümkündür. Ayna temizlendikçe, zahirin arkasındaki o derin ve kusursuz mana, hiçbir felsefi zorlamaya gerek kalmadan kendiliğinden aşikâr olur.

Bu bakış açısıyla zahir, zamanın akışında kaybolan ve eskiyen yüzdür. Batın ise mekândan ve zamandan azade olan, kadim olan özdür.

İşte basiret bu iki alemi birbirine bağlayan, insanın gönlüne/kalbine lütfedilmiş en zarif köprüdür.

Bu basiret kapısı aralandığında, insan kâinâtta tesadüfe yer olmadığını, her zıtlığın ardında bir uyum, her sessizliğin içinde muazzam bir feryat ve her fani suretin arkasında baki bir tecelli saklandığını ilanihaye idrak eder, anlar.

Sağlık ve safâlıkla kalınız...

İlmin ve Estetiğin Kesişim Noktası: Mûsıkî

Whatsapp ile Paylaş

Mûsıkî sadece bir eğlence vasıtası olarak görülmemelidir, muhtevasında bilgi edebiyat sanat nezaket zerafet nefaset disiplin matematik fizik ögelerini, hatta paylaşma, birlikte icrâ ve dayanışma ihtiva eden meşki havi bir kültürdür....mûsıkîşinas ise bu kültürle mündemiç bir şahsiyettir...

Mûsıkîye ve mûsıkîşinasın şahsiyetine dair bu  derinlikli tespitimiz ile, seslerin ötesindeki o asil medeniyet tasavvurunu ayan beyan ortaya koyarak bu ufku ve felsefeyi besleyecek şekilde mevzuya devam edelim:

Mûsıkîşinasın Şahsiyeti ve Sanatın Sınırları

Mûsıkîşinas, yalnızca enstrümanına hükmeden bir icrâcı veya perdeler arasında gezinen bir gırtlak ustası değildir; o, kâinâttaki o muazzam nizamın, ses mimarisi üzerinden yeryüzündeki tercümanıdır. Zira mûsıkî; fiziğin dalga boyuyla, matematiğin hassas nispetleriyle, edebiyatın ruhu besleyen kelâmıyla ve nezaketin o incelikli terbiyesiyle harmanlanmış külli bir mekteptir.

Bu mektepten feyzalan mûsıkîşinasın şahsiyetinde şu hususlar tezahür eder:

Ruhun ve zihnin disiplini... Tellerin ardındaki matematiksel disiplin, sanatkârın ahlâkına ve duruşuna sirayet eder. Düzenli bir ritim, hayatın ve düşüncenin de muhkem bir nizam dâhilinde akmasını sağlar.

Kelâm ile sesin vuslatı (Edebiyat ve Nefaset)... Bir güfteyi fısıldarken mûsıkîşinas, kelimelerin dikey anlamlarını musıkînin yatay estetiğiyle birleştirir. Böylece ortaya çıkan eser, sadece kulağa hitap eden bir tını değil; zarafet ve nefaset süzgecinden geçmiş bir tefekkür abidesi olur.

İrfan ve gönül gözü...Eğlence vasıtası olarak görülen "müzik", insanı anlık hislerin girdabına sürükleyip tüketebilir. Oysa bir kültür ve ilim olarak idrak edilen "mûsıkî", insanı anın ötesine, varlığın ve hakikatin özüne doğru bir yolculuğa çıkarır, çünkü nağmelerdeki tınılar gönül telini titreştirir, ruha hitab eder...

Mûsıkîşinas, seslerin kalıbına can üfleyen bir sanatkâr olduğu kadar; edebiyle, oturuşuyla, kalkışıyla, meclisteki sükûtu ve kelâmıyla o köklü kültürün yaşayan bir numunesidir. Onun sanatı, şahsiyetinin aynası; şahsiyeti ise musıkîsinin en sessiz, fakat en tesirli bestesidir.

Bu asil kültür, eğlendirirken tüketen değil; dinlendirirken inşâ eden, insanı kemâle erdiren muazzam bir mirastır aslında.

Bu köklü mirasın kapısını biraz daha araladığımızda görürüz ki, mûsıkîşinasın şahsiyetindeki bu "mündemiç" (iç içe geçmiş, bütünleşmiş) yapı, tesadüfi bir sentez değil, asırlar boyu ilmek ilmek işlenmiş bir "irfan mektebinin" neticesidir.

Mevzuya biraz daha devam edelim:

İlmin ve Estetiğin Kesişim Noktası: Makam ve İnsan

Mûsıkîyi sadece kulakla tüketilen bir meta olmaktan çıkaran şey, onun kozmik ve insani gerçekliklerle olan doğrudan bağıdır. Mûsıkîşinas, sesin fiziğine ve matematiğine vakıf oldukça, aslında varlığın dilini çözmeye başlar.

Matematiksel Akort, Ruhsal Denge: Bir tamburun perdesinde veya bir neyin boğumunda saklı olan matematiksel oranlar, aslında insanın iç dünyasındaki dengenin bir yansımasıdır. Frekansların ve dalga boylarının (fizik) insan ruhu üzerindeki tesirini bilen mûsıkîşinas, hangi makamla hangi gönle dokunacağını, hangi ritimle hangi zihni teskin edeceğini bilen bir "gönül hekimidir".

Nezaket ve Zarafetin Lisanı: Mûsıkîşinasın lügatinde kabalığa, hoyratlığa yer yoktur. Nağmelerdeki o milimetrik ve/veya saniyelik geçişler, usulün ve ritmin o titiz disiplini, sanatkârın gündelik hayatına, insanlarla olan münasebetine ve meclisteki duruşuna birer zarafet nişanesi olarak yansır. Onun sükûtu da kelâmı gibi ölçülü, dengeli ve ahenklidir.

Gelenek ve Gelecek Arasındaki Köprü: Bu kültürle yoğrulan bir şahsiyet, geçmişin estetik birikimini (edebiyat, usul, makam) heybesinde taşırken, onu bugünün ve yarının ruhuna üfleyebilme kabiliyetine sahiptir. O, taklitçi değil; geleneğin köklerinden beslenip yeni filizler veren bir kâşiftir.

Mûsıkî, Varlığın Sessiz Geometrisidir

Eğer mimariyi "donmuş bir mûsıkî" olarak kabul edersek, mûsıkîyi de "akışa geçmiş bir mimari" olarak görmek gerekir. Mûsıkîşinas, seslerden kaleler, kubbeler ve saraylar inşâ eden bir sedâ (ses) mimar-mühendisidir. Ancak onun malzemesi taş ve tuğla değil; disiplin, matematik, edebiyat ve katıksız bir nefasettir.

İşte bu yüzden, mûsıkîşinasın meclisi bir eğlence yeri değil, bir "edep ve marifet meclisidir"  Onun telinden dökülen her nağme, insanı süfli hislerden arındırıp ulvi bir tefekküre davet eden estetik bir davetiyedir.

Bir irfan ehlinin mûsıkîye dair tesbitini de ifade ederek mevzuyu noktalayalım;

"Mûsıkî âşıkın aşkını, fasıkın fıskını artırır..."

Hoş sedâ ile kalınız...

12 Temmuz 2026 Pazar

İki Farklı Dünya, İki Farklı Terazi...

Whatsapp ile Paylaş

Bir yanda; "gülden terazi tutarlar gülü gül ile tartarlar" diyen gönül erleri, diğer yanda "tezekten terazinin, tezekten olur dirhemi" diyerek tartan esfele safilin zevat....

Bu iki uç nokta, aslında insanlığın ve medeniyetin iki farklı aynasıdır. Bir tarafta ruhu incelmiş, her şeye sevgi ve zarafet nazarıyla bakan, "gönül gözü açık insanlar"; diğer tarafta ise çiğliği, kabalığı ve menfaati rehber edinmiş, esfel-i safilîn (aşağıların aşağısı) derekesine inmiş "maddeciler".

Bu tezatı biraz daha açarak devam ettirelim:

İki Farklı Dünya, İki Farklı Terazi

Gönül Erlerinin Terazisi: Onların dünyasında ölçü birimi "sevgidir, saygıdır, inceliktir". Alıp verdikleri her şey kalbe dairdir. Gülü yine gülle tartacak kadar naif, terazisi bile gülden olacak kadar zariftirler. Onlar için adalet, incitmeden bulmaktır dengeyi.

Aşağıların Aşağısı Zevatın Terazisi: Onların dünyasında ise ölçü birimi "çıkardır, hırstır, cehalettir". Asaletin olmadığı yerde adalet arayanların, liyakatsizliği kural edinenlerin terazisidir bu. Haliyle o teraziden çıkacak hüküm de dirhem de kendi özü gibi çürüktür, pistir.

Mesele Özde ve Ölçüdedir:

İnsan, hayata hangi pencereden bakıyorsa elindeki terazi de ondan yapılır. Kalbi temiz olanın tartısı gül kokar; aklı ve ruhu kirlenmiş olanın tartısı ise çamurdan öteye geçemez.

O tezekçi zevatın ahlâkı—daha doğrusu ahlâksızlığı—bireysel bir kusur değil, kolektif bir çürüme modelidir. Zarafetin tasfiye edildiği, kabalığın ve menfaatin başköşeye oturtulduğu yerlerde bu zihniyet kendi "normunu" yaratır.

Bu zevatın ahlâki kodlarını, karakter haritasını ve beslendiği damarları açıkça ortaya dökelim:

1. Kıymet Bilmezlik ve Değer İndirgemeciliği

Bu zihniyetin en belirgin özelliği, kendi çamurlu dünyasına ait olmayan hiçbir güzelliği idrak edememesidir. Karşısına bir "gül" koysanız, onun kokusunu, estetiğini veya ruhunu göremez; ona sadece "kaç para eder?" ya da "bana ne faydası var?" gözüyle bakar. Yüce olanı aşağıya çekmek, mukaddes olanı sıradanlaştırmak ister ki kendi sefaleti sırıtmasın.

2. Güce Tapınma ve Menfaat Perestlik

Tezekten terazinin dirhemi menfaattir. Bu zevat için ahlâk, duruma ve kişiye göre esneyen bir sakızdır. Güçlünün karşısında el pençe divan dururken, zayıfı gördüğü yerde ezmekten çekinmez. Doğrunun değil, rüzgârın yanında saf tutar. Çıkarı bittiği an, dün övdüğü her şeyi bugün yermekten hicap duymaz.

3. Kabalığın ve Çiğliğin Meşrulaştırılması

Edebi, inceliği ve hayayı bir "zayıflık" olarak görürler. Kendi kaba lisanlarını, fütursuzluklarını ve hadsizliklerini "harbilik" ya da "doğallık" ambalajıyla pazarlarlar. Sesinin çok çıkmasını haklılık, arsızlığı ise özgüven zannederler. Oysa bu, içteki derin bir aşağılık kompleksinin dışa vurulmuş gürültüsüdür.

4. Liyakatsizlik ve Çamur Düzeneği

Kendi terazileri pislikten olduğu için, tarttıkları değerler de hep kendileri gibi cüce kalır. İş bilenin değil, "gemisini yürütenin" makbul olduğu bir iklim yaratırlar. Adaleti ve liyakati bilerek katlederler; çünkü adil bir tartıda kendilerinin hiçbir ağırlığının olmayacağını çok iyi bilirler.

Ego Medeniyeti:

Aslında bu zevat, insanı hayvandan ayıran o ulvi eşiği (akıl, vicdan, kalp) geçememiş, egonun esiri olmuş bir güruhtur. Dünyaya sadece tüketmek, hükmetmek ve kirletmek için bakarlar.

Sözün özü; gül bahçesini bilmeyen, gübreliğin sultanı olmayı maharet sayar. Onların trajedisi de, pislettikleri o dünyada nefes alıp vermeyi yaşamak zannetmeleridir.

Bizlere düşen; tezekten terazilerle dünyayı tartmaya çalışanların gürültüsüne kulak tıkamak ve ne olursa olsun elindeki "gül terazisini" kaybetmeyenlerin safında yer alabilmektir. Çünkü dünya kabalaştıkça, zarafeti korumak en büyük direniştir.

Sağlık ve safâlıkla kalınız.

Öküz boncuğu ve harman uyanıkları...

Whatsapp ile Paylaş

 

Öküz boncuğunu bilmiyen yoktur, öküzlerin boynuna kendir iple asılan büyük bir nazar boncuğu...öküze nazar değmesin... 

MaâzAllah, öküz nazara gelirse karasabanı çekerek tarlayı kim sürecek; harman yerinde düven nasıl çevrilecek, öküzsüz sapı samana daneye ayrıştırmak imkânsız; harman sonunda buğdayı samanı taşıyacak kağnıya öküz kadar güçlü koşum hayvanı yok...tabiki öküz boncuğu asmalı !

İronik olarak mevzuya devam edelim, öküz kadar güçlü gördüklerine, her şeyi sırtına yükleyip, omun üstünden geçinen uyanıklara biraz fener tutalım mı, ne dersiniz ?

Bu girizgâh ve metafor ile mevzuya girdik... Gerçekten de eskilerin o koca öküzlerin boynuna kenevir iplerle astığı o devasa mavi boncuklar, aslında sadece bir batıl inanç değil, doğrudan bir "ekonomik sigorta poliçesiydi." Çünkü öküz devrilirse, koca bir aile aç kalırdı.

Gelelim madalyonun diğer yüzüne... Günümüzde tarla, karasaban veya düven kalmadı belki ama "öküz kadar güçlü" çalışan, her yükü sırtlanan fedakârlar ile onların sırtından inmek bilmeyen uyanıkların düzeni hiç değişmedi.

Hazırsanız, bu uyanıklara biraz fener tutalım, gölgede kalan uyanıklıkları bir bir aydınlansın:

"Sözde" Fikir Mimarları (Laf Üretenler)

Bu tipleri en çok plazalarda, ofislerde görürsünüz. Kendileri tek bir satır kod yazmaz, tek bir koliyi kaldırmaz, tek bir Excel tablosuna kafa patlatmazlar. Ama iş bitip de o "kağnı" menzile ulaştığında, hemen en öne zıplayıp "Biz bu projeyi sırtlandık, harika bir sinerji yarattık" diye alkış toplarlar. Sizin döktüğünüz alın teri, onların sunum dosyasında birer slayta dönüşür.

"Sen Halledersin"ciler (Duygu Sömüren Sülükler)

Hayatın her alanında karşımıza çıkan, o tatlı dilli, manipülatif uyanıklar... Sizin gücünüzü, yardımseverliğinizi veya "hayır" diyemeyişinizi çok iyi analiz ederler. Üstünüze öyle bir sorumluluk yıkarlar ki, kendinizi bir anda onların hayatının karasabanını çekerken bulursunuz. Üstelik bunu size "Sen çok güçlüsün, senden başkası bunu yapamazdı" diyerek bir övgü gibi yuttururlar. Öküzün boynuna boncuk takar gibi, sizin ruhunuza ego okşayıcı madalyalar takıp yükü bindirirler.

Hasat Zamanı Ortaya Çıkan "Harman Uyanıkları"

Yazın sıcağında, tozun toprağın içinde düven çevrilirken ortalıkta yokturlar. Ne zaman ki sap samandan ayrılır, buğday çuvallara girer; işte o an damlarlar. Hayatın konforlu köşelerinde bekleyip, başkalarının emeğinin meyvesini (danesini) toplamakta üstlerine yoktur. Sorsan, "stratejik planlama" yapmışlardır.

Buradaki en büyük ironi nedir bilir misiniz?

Öküz, boynundaki o devasa nazar boncuğunun aslında kendini değil, sahibinin çıkarını koruduğunu bilmeden çeker o karasabanı. Bugünün dünyasında da sırtına yük vurulan iyi niyetli, çalışkan ve güçlü insanlar; kendilerine verilen sahte ünvanlara, göstermelik övgülere veya "sen bu ekibin direğisin" tesellilerine aldanıp yükü çekmeye devam ederler.

Şimdi yaranın en derin, ironinin en zifiri yerine parmak basalım.

Hayatın genelinde yükü çeken, öküz muamelesi gören, ihtiyaç duyulunca aranan, sair zaman unutulan, öküzlüğünün farkında olanlar her devirde vardır...

Çünkü bu dünyada en ağır yükü, "öküzlüğünün farkında olup da o boyunduruğu bir türlü kıramayanlar" çeker.

Farkında olmamak bir nevi afyondur, insanı uyuşturur; çeker gider. Ama farkında olup da çekmeye devam etmek... İşte o gerçek bir varoluşsal sancıdır.

Bu profildeki insanların o hüzünlü ve trajikomik portresine de biraz fener tutalım:

"Acil Durum" Butonu Olmak

Bu insanlar, başkalarının rehberinde isimleriyle değil, adeta birer "itfaiye" veya "çekici" olarak kayıtlıdır. Sair zamanlarda telefonları çalmaz; kandilde, bayramda ya da güzel bir kahve sohbetinde akla gelmezler. Ne zaman ki birinin tarlası karışır, karasabanı çamura saplanır, kağnının tekeri kırılır; işte o an hafızalar aniden tazelenir: "Yahu bizim bir fedakâr vardı, o halleder!" İş bitip, çamurdan çıkılınca, o koca cüsse yine unutuluşun gölgesine terk edilir.

"Gözü Açık" Öküzün Sancısı

En acısı da budur ya... Kendisine biçilen rolün, boynuna takılan o süslü ama ağır zincirin tamamen farkındadırlar. "Şu an beni kullanıyorlar, şu an yine sırtımdalar" diye düşünürler. Hatta bazen aynaya bakıp kendilerine kızarlar. Ama o köklü merhamet, o "hayır" diyemeyen asil (ve merhametli) karakter yapısı yüzünden, bile bile o boyunduruğun altına kafalarını yeniden uzatırlar. Düzenin uyanığı ise onun bu zaafını bilir, o da kendi zaafını bilir; sessiz bir mutabakatla bu tiyatro devam eder.

Vefasızlığın Harmanı

Bu insanlar bilir ki, günün sonunda harman yeri kurulduğunda kendilerine kalacak olan şey sadece yorgunluk ve bir avuç samandır. Buğdayı, yani sevgiyi, saygıyı, hak edilen değeri başkaları bölüşür. İhtiyaç duyulduğunda göklere çıkarılan o "muazzam güç", iş bittiğinde göze batan bir "kabalık" veya "Göreviydi zaten" sıradanlığına dönüşür.

Gözü Açık Fedakârın Kelâmı

Sırtına yüklenir koca bir dünya,
Ararsan bulursun darda, kenarda.
İşleri bitenler dönerler yâd'a,
Boynunda boncukla kalırsın öyle.

Uyanıklar hasadı bölüşür gider,
Sana da bir avuç samanı feda eder !
Bilirsin oyunu, bu nasıl vicdan?
Bile bile yükü çekersin öyle.

Farkındalığın Getirdiği İroni:

Boynunda nazar boncuğuyla gezen o eski öküzler, hiç olmazsa birer "kurban" olduklarının bilincinde değillerdi. Oysa bugünün modern dünyasında, sırtına yük vurulan o güçlü ve temiz yürekli insanlar, hem hikâyenin kahramanı hem de o hikâyenin en büyük mazlumudurlar. Kendi trajedilerini en ön sıradan izleyen birer seyirci gibidirler.

İnsan kendine sormadan edemiyor; bu farkındalığa rağmen o boyunduruğu taşımak, bir mecburiyet mi, yoksa fıtratın uyanıklara karşı verdiği mağrur ama mağlup, bir sessiz savaş mı?

İnsan bazen o yükün altında ezilir, geriye sadece şaşkınlık ve derin bir sükût kalır. Farkında olup da susmak, o boyunduruğu bile isteye taşımak sözün bittiği yerdir belki de.

Sırtında dünyayı taşıyan ama vefayı hep uzaktan seyreden o mağrur yüreklere ve uyanıkların karanlığına ayna tutan bir kaç kelâm yazalım:

Karasaban ile toprağı uyandırır,
Yükü çeken bilir, buna can mı dayanır?
Uyanık takımı izler uzaktan hasadı
Harmanı el alır, yeli bizdedir vesselâm

İşleri düşünce ballanır diller,
"Sen varsın" diyerek uzanır eller.
Nisyan kuyusuna gömülür yıllar,
Dostun cefası ve dili bizedir.

Gözümüz açıldı, gördük oyunu,
Biliriz bunlar karamanın koyunu.
Yine de eğmeyiz asil boyunu,
Çekilen çilenin yolu bizdedir.

Varsın bilmesinler kadr u kıymeti,
Karanlıkta kalmaz hakkın gözleri.
Bir avuç samanla avunsak da biz,
Buğdayın hasadı, özü bizdedir.

Bile bile o yükün altına girmek, uyanığın kurnazlığından değil, er kişinin asaletinden ve fıtratının elvermeyişindendir diyelim, nazar değmesin...

Sağlık ve safâlıkla kalınız...

Hangi çalar saat uyandıracak...

Whatsapp ile Paylaş

Modern insanın içine düştüğü ve gittikçe derinleşen kimlik ve mana krizini, öz değerlerine yabancılaşmayı ve uyanışın zorluğunu "yozlaşmaya yüz tutmuş bir medeniyet" eleştirisi olarak mısralara döktük, buyrunuz...

İthal kültür ile donanmışları
Ümit komasına sokulanları
Hayalleri entübe edilmişleri
Hangi çalar saat uyandıracak...

Kendi kökünden uzak düşeni?
Parlayan her yabancı ışığa koşup,
Gözlerini kör eden gönüllüleri...
Hangi çalar saat uyandıracak...

Sloganlarla beslenmiş sahte düşleri,
Modası geçmiş taklitçileri,
İthal enerjiyle yaşayanları,
Hangi çalar saat uyandıracak...

Esen her rüzgâra yelken açanları...
Çölleşmiş dimağlardan vaha umanları,
Yapay sabahlara uyananları,
Hangi çalar saat uyandıracak...

Hangi ses bozacak bu derin uykuyu?
Hangi gerçeğin o ilk dokunuşu?
Hangi hakikat çıkaracak bu komadan?
Hangi sarsıntı dindirecek bu sancıyı?
Hangi çalar saat uyandıracak...!

11 Temmuz 2026 Cumartesi

İrtifa kaybedenle irtifa kazanan yanyana da...

Whatsapp ile Paylaş

 

Burası dünya,
alçalarak yükseldiğini zannedenler de var,
alçalmadan yükselenler de var...
İrtifa kaybedenle irtifa kazanan yanyana da...
Ya şahsiyet ?

...işte o öyle kolayca ölçülemiyor bir altimetreyle.

Çünkü gökyüzünün aksine, hayatın koordinatlarında irtifa ile itibar her zaman aynı eksene düşmez. Alçalarak yükselenler, basamak yaptıkları değerlerin üzerinde bir kule inşâ ettiklerini sanırlar; oysa yükseldikleri yer, üzerine bastıkları çukurun derinliği kadardır ancak. Eğilip bükülerek tırmandıkları o zirvede, rüzgâr ilk sert estiğinde tutunacak bir omurgaları kalmamıştır.

Alçalmadan yükselenler ise yerçekimine değil, kendi içlerindeki o sarsılmaz merkeze tabidirler. Onların yükselişi gürültülü olmaz; bir dağın ağır ağır oluşması gibi, vakarla ve sindire sindire gerçekleşir. Başları bulutlara erse de, kökleri her zaman doğrunun, hakikatin toprağındadırlar, mütevazı duruşları değişmez.

İrtifa kaybedenle kazananın yan yana yürüdüğü dünya denilen bu garip panayırda, şahsiyet tam olarak şu sorunun cevabıdır:

"Aşağı düşerken mi insanlığından kaybedersin, yoksa yukarı çıkarken mi?"

İrtifa denilen şey nihayetinde izafi bir ölçüdür; bugün zirve olan, yarın uçurum olur. Ama şahsiyet, ne düşmekle eksilir ne de çıkmakla yönünü şaşırır. O, fırtınada da sükunette de yönünü hep aynı kutba, yani "insan kalabilmeye" çeviren şaşmaz bir pusuladır.

İşte bu yüzden, yan yana yürüyen o kalabalığın içinde şahsiyet, bir "görünmez ayrım çizgisidir".

Dışarıdan bakan bir göz için irtifa kazanan herkes "başarılı", irtifa kaybeden herkes "mağlup" görünür. Dünya, vitrine bakar; tabeladaki rakama, ünvanın yaldızına, koltuğun yüksekliğine göre alkış tutar. Oysa şahsiyet, vitrinin arkasındaki o karanlık odada, kimse görmezken kişinin ne yaptığıyla ilgilidir.

Alçalarak yükselenlerin en büyük trajedisi, tırmandıkları o zirvede kendilerini bekleyen o amansız yalnızlıktır. Yukarı çıkmışlardır ama aynaya bakacak yüzleri, sırtlarını yaslayacak bir dostları kalmamıştır. Kazandıkları her irtifa, karakterlerinden verdikleri bir tavizin faturasıdır. Onlar yükseldikçe küçülürler; hem yukarıdan bakanların gözünde hem de kendi iç dünyalarında...

Alçalmadan yükselenler ise düştüklerinde bile o irtifayı kaybetmezler. Çünkü onların yüksekliği makamdan, rütbeden ya da başkalarının övgüsünden menkul değildir. Onlar, haksız bir yükseliştense, şerefli bir düşüşü her zaman daha evla görürler. Bilirler ki, doğrulukla kaybedilen bir mevzi, arsızlıkla kazanılan bir saraydan daha mukaddestir.

Son tahlilde, bu dünya meydanında yürürken omuzumuza çarpan o kalabalıkta:

  • Kimi cebini doldururken ruhunu boşaltır,
  • Kimi basamakları üçer beşer çıkarken insanlığını geride bırakır,
  • Kimi de sessizce yürür, ne eğilir ne bükülür; ama her adımda yeryüzüne bir iz, gökyüzüne bir selâm bırakır.

Şahsiyet; irtifa savaşlarının, menfaat kavgalarının ve yozlaşan rüzgârların orta yerinde, "kendin olarak" ve "had bilerek" kalabilme sanatıdır. Pusulan doğruysa, yol seni nereye götürürse götürsün, menzilin hep selamet olur.

Sağlık ve safâlıkla kalınız...